MAYORKA(MALLORCA) ADASI

Ben Mayorka(Mallorca) adasını Marmara Denizi’ndeki adalarla kıyaslıyorum. Örneğin Avşa adası 36 kilometre kare, adayı bir günde yürüyerek dolaşabilirsiniz. 36 km.karelik adanın iki köyü var. Marmara Adası, Marmara Denizi’ndeki  en büyük adamız,yüz ölçümü 119 kilometre kare ve altı yerleşim yeri bulunuyor. Adaların kaç kilometre kare olduğunu söylememin nedeni  Mayorka adasının büyüklüğünü anlatabilmek.  Mayorka adası, 3640 kilometre kareymiş. Bizim Marmara Denizi’ndeki en büyük adamızdan kaç misli büyük bir ada. Marmara adasının ortalarında yaşayan denizi görmeyen insanlar bu zamanda bile var. Nasıl böyle bir şey olabilir diye düşünüyor insan; ama oluyor işte. Bir adada yaşayıp da deniz nedir bilmeyen kişiler var. Acaba Mayorka adasında yaşayıp da deniz  görmemiş insanlar var mıdır? Böyle bir şeyi herhangi bir yerde okumadım ve duymadım.

köln-mayorka 011köln'den mayorkaya giderken Paris'in uçaktan görünüşü a

Köln’den Mayorka’ya Giderken Karlar Altındaki Paris

Köln’den uçakla Mayorka’ya bir buçuk saatte gittik. Almanya’dan Mayorka Adası’na giderken karlar altındaki Paris’in üzerinden geçtik.

köln-mayorka 043 a

Uçaktan Mayorka’nın Görünüşü

Sonra da baharı yaşayan Mayorka’ya vardık. Almanya ve Fransa karlar altındayken, Mayorka’da bademler açmış, bahar gelmişti.

köln-mayorka 191 ag

Mayorka- Palma Limanı’ndaki Tekneler

Ama Mayorka’nın bir turizm cenneti olduğunu, güzel plajları, tarihi yerleri, mağaraları, çok büyük ve yaşlı ağaçları olduğunu hem okudum, hem de gördüm.

mayorka-2 060 a

Mayorka-Palma Kentinde Bir Payton(Fayton)

Turistler akın akın geliyor Mayorka’ya. Sanki Mayorka Almanların arka bahçesi gibi. Bunu Almanlar söylüyor. Uçakla bir buçuk saatte Almanya’dan geliyor turistler. Pek çok Alman buradan yazlık ev almış, sadece ev almakla kalmamışlar özellikle Mayorka’nın başkenti Palma’da iş yerleri açmışlar.

Almanlar gibi İngilizler de Mayorka’da tatil yapmaktan hoşlanıyorlarmış. Özellikle hafta sonları yüzlerce uçak inip kalkıyor binlerce kişiyi adaya getiriyormuş. Ve her yaz milyonlarca kişi Mayorka’ya geliyormuş. İstanbul’da paytonlar, prens adalarında ve İzmir Kemeraltı’nda olsa da pek fazla değil, ama İspanya’nın -Palma dışında- deniz kenarındaki dört şehrine gittik ve bu şehirlerde paytonlara rastladık, sadece İspanya’da değil İtalya’da da rastladık paytonlara, turistlerin çok ilgisini çekiyor paytonlar. Özellikle şehirleri paytonla gezmek  hoşlarına gidiyor.

mayorka-kamu binaları2 070a

Palma’daki Kamu Binaları

Katedralin önündeki yolu takip ettik, Palma’nın ünlü mağazalarının arasından aşağı yukarı yirmi dakika yürüdük, kendimizi bir meydanda bulduk, bu meydandaki bin yıllık zeytin ağacını  görmek bizleri o kadar memnun etti ki anlatamam. Ağaç kök ve gövdelerini çekmeden duramayan ben hemen ağacın fotoğrafını çektim ve ağaçla birlikte fotoğraf çektirdim. Ağacın olduğu Plaza de Cort adlı meydanda muhteşem zeytin ağacından başka Belediye ve Yönetim Binası gibi kamuya ait binalar vardı.

Malorca-1000 yıllık zeytin ağacı-photomerge a

Bin Yaşındaki Harika Zeytin Ağacı

Biz yazın sıcakta değil Şubat ayında Mayorka’daydık. Hava soğuk değildi. Bizim Ege kıyılarımızın sıcaklığındaydı. Rahatlıkla gezip dolaştık. Yılın o ayında her yer turist kaynıyordu, sadece bizim yolculuk yapacağımız  gemide bile çalışanların dışında üç bin kişi bulunuyordu ve dört kişi dışında hepsi Alman’dı.

mayorka-2 062-a

Mayorka- Palma Kenti-Katedralin Ön Tarafı

İspanya kıyılarıyla Cezayir arasında bulunan bir milyon nüfuslu Balear Adaları’nın en büyüğü ve en kalabalığıymış Mayorka(Mallorca) Adası. Mayorka’da bir milyon kişinin sekiz yüz bini yaşamaktaymış. Bu sekiz yüz bin kişinin büyük çoğunluğu da Mayorka’nın baş kenti Palma’daymış. Biz,  Aida Bella ile yaptığımız geziye Palma’dan başladık.

köln-mayorka 068 a

Palma Katedrali-La Seu

Palma’da insanı çok etkileyen bir yapı aniden sizi çarpıyor. Sarı renkli kireçtaşından yapılmış   yüksekliği 44 metre olan, 400 metre karelik bir alanı kaplayan geçmişi 14. yüzyıla kadar giden kocaman bir yapı bu! Adı Palma Katedrali, katedral neredeyse denizin içinde olduğu için Katalanca La Seu(Deniz) da deniyormuş katedrale.

-mayorka- katedral 2 057a

Palma Katedrali

Mistik bir havası vardı katedralin, bize doğunun esintilerini getirdi. Ne yazık ki içini göremedik, biz gittiğimiz zaman katedrale bakım yapılıyormuş, onun için kapalıydı.Yazılanlardan okuduğuma ve görenlerden duyduğuma göre katedralin içi çok güzelmiş. Katedralin yerinde eskiden Mağribiler zamanında yapılmış bir cami varmış.

mayorka-katedral2 044-a

Mayorka-Palma Katedrali ve Almudania Sarayı

DSC04180

Mayorka, Palma Katedrali ve Limanı

Katedralle ilgili şöyle bir öykü anlatılıyor: Aragon Kralı,  1. Jaime(Aragon, 11. -15.yy arasında bugünkü İspanya’nın kuzeydoğusunda var olan ve Endülüs’teki İslam Devletine son veren Hristiyan Krallığı) Müslümanların elinde olan Mayorka’yı almak için askerleriyle bir sefer düzenlemiş. Mayorka Adası’na gelirlerken büyük bir fırtınaya yakalanmışlar. Askerlerin başındaki kral 1. Jaime fırtınadan çok etkilenmiş ya da korkmuş, sağ kalırsa karaya ayak bastığı yere büyük bir kilise yaptıracağını söylemiş. Söylediğini de yapmış, gerçi katedral ha deyince bitmemiş, yapımı neredeyse beş yüz yıl sürmüş. Bunun için de farklı pek çok mimari tarzdan oluşmuş.

antoni gaudi(1852-1926) İspanya

Antoni Gaudi

Barselona’ya damgasını vuran meşhur mimar Gaudi bile Palma Katedrali’yle ilgili çalışmalar yapmış. Fakat her ne olduysa Katedralle ilgili çalışmalarını sonlandırmış Gaudi. Neyse pek çok mimari tarzdan etkilenmiş olsa da hakim olan mimari tarz Katalan Gotik tarzı ve de kuzey Avrupa mimarisinin etkilerini taşımaktaymış..

mayorkapalma-katedralin yan tarafı-2 046a

Mayorka-Palma Katedrali Önündeki Canlı Heykellerden Biri

Daha sonraki günlerde Barselona’nın ünlü La Rambla caddesinde gördüğümüz canlı heykellere ilk kez Palma Katedrali önünde rastladık. Bize bu canlı heykeller çok şirin göründü. Yüzlerini boyayıp giyinmişler ve öylesine hareketsiz duruyorlardı ki, önce onları gerçek heykel zannettik, sonra canlı olduklarını anlayınca hiç hareket etmeden sürekli aynı şekilde durmaları karşısında onları çok takdir ettik, önlerinde duran şapkalara ya da kutulara bozuk para attık.

mayorka-palma-katedral yanı2 047a

Almudaina Sarayı-Mayorka-Palma

Palma Katedrali’nin tam karşısında bulunan Almudaina Sarayı  Mağribiler(Müslüman Kuzey Afrikalılar) tarafından yapılmış. Vikipedi’den okuduğuma göre 1281 yılında temeli atılmış. Mağribiler bu sarayı hükümdarlıkları sürdüğü müddetçe kullanmışlar, onlardan sonra saray İspanyollar tarafından kullanılmaya başlanmış. Şimdilerdeyse kraliyet ailesi resmi törenlerde ve seramonilerde kullanıyorlarmış. Anlatılanlara göre bu sarayı en fazla Mağribilerin kullandığı anlaşılıyor

mayorka-porto kristo 029a

Palma – Monacar Arasındaki Topraklar ve Taş Evler

mayorka-porto kristo evleri- 019 a

Mayorka-Porto Kristo’daki Bazı Evler

mayorka-porto kristo plajları 024 a

Mayorka-Porto Kristo’daki Plajlardan Biri

mayorka-porto kristo-deniz 026 a

Mayorka-Porto Kristo-Deniz

 

Mayorka Adası’nın başkenti Palma’dan Monacor’a Drach Mağaralarını görmeye giderken Porto Kristo’ya uğradık. Porto Kristo’nun limanı, plajı, evleri pek hoşumuza gittik. Sonra gezmenin güzel bir şey olduğunu bir kez daha anladık. Palma’dan başlayan gezimiz yine Palma’da son bulacaktı; ama arada bir sürü farklı şehre ve ülkeye uğrayıp güzel yerler görecektik, bunun heyecanıyla doluyduk.

 

Faydalanılan Kaynaklar:

Mayorka(Mallorca) -Vikipedi

Palma de Mallorca-Vikipedi-Wikipedia

https://www.travelingturks.com/avrupa/ispanya

Fotoğraflar: Sevil Okay-Mithat Okay-Detlef Bringmann

PALAMUT BÜKÜ’NDE YÜZMEK(Datça’da Üç Kadın ve Bir Minik Karavan)

      Minik bir karavan ve onu çeken araç, tepeden aşağı indi, köye girdikten sonra sola döndü. Denize paralel yolda iki yüz metre kadar ilerleyip bir ılgın ağacının gölgesine park etti. Araçtan inen üç kadın karavanlarının durduğu yere göz atıp onu araçtan ayırdılar, karavanın arka tarafındaki ayakları indirdiler. Ağacın gölgesinin bir köşesine masalarını, koltuklarını yerleştirip kendilerini denize attılar.

My captured picture

Palamutbükü Sahili           Fotoğraf: Mithat Okay

Sahil tamamen taştı ve taşlar güneşten kızmıştı, terliklerini çıkaramadılar, çünkü taşlar yalınayak basılacak gibi değildi. Taşlar ne kadar kızgınsa -Temmuz ayı olmasına rağmen- deniz suyu bir o kadar soğuktu; hayır hayır soğuk değil buz gibiydi. Yüzdükçe ısınırız diye düşündüler; ama ne mümkün! Ne suyun ne de bedenlerinin ısısı değişti.

My captured picture

Datça-Palamutbükü’nde deniz ve taşlar    Fotoğraf: Mithat Okay

Denizden çıkmak istediler, çıkamadılar. Denizden çıkmak olanaksızdı. Su öylesine parlak, öylesine temizdi ki… Suyun dibindeki iri iri taşlara dokunmak için büyük bir istek duydu her biri. Ellerini uzatsalar taşlara dokunabileceklerdi. Onlar da ellerini uzattılar. O ne? Yakın gibi görünen taşlar, eller uzandıkça uzaklaşıyordu. Ayaklarını suyun dibine değdirmeye çalıştılar, ayakları yere değmiyordu. Su onlara nasıl bir oyun oynuyordu? Bu kadar soğuk! Bu kadar pırıl pırıl! Bu kadar şeffaf bir denizle yıllardır karşılaşmamışlardı.

DSC03594-Marmara Denizi a

Marmara Denizi      Fotoğraf: Sevil Okay

Yıllar önce Marmara Denizi de böyle temiz ve parlaktı. Suyun yüzeyinden otuz-kırk metre derinlik rahatlıkla görülebilirdi. Şehirler büyüdükçe, kalabalıklaştıkça, konutlar… konutlar yapıldıkça, atıklar arıtmadan geçmeden denize döküldükçe; Marmara Denizi’nin etrafı sanayi bölgesi haline getirilip fabrikalar… fabrikalar kurulup pahalıya çıkıyor diye arıtma tesisleri yapılmadıkça ya da yapılıp da kullanılmadıkça o kirlenmez sanılan canım Marmara Denizi kirlendi. Mega kentler oluştu; ancak kentlerin billur denizleri artık kentlilerin faydalanamadıkları çöplükler haline geldi. Marmara Denizi gibi folluk özelliği olan, en lezzetli balıkların üreme ve yaşam alanları da yok oldu!!!

Buzzzzz gibi berrak deniz suyunun, onlara Marmara Denizi’ni anımsatması onları denize daha çok bağladı. Günün yorgunluğu, sıcağın ölümcül etkisi, virajlı, dar yollarda yapılan yolculuğun güçlüğü her şey denize akmış, o parlaklık ve soğuklukta yok olmuştu. Üçü de hem ruhen hem de bedenen yenilenmişlerdi. Bir saatten fazla sürdü denizle dostlukları.

Palamutbükü’nün son yıllarda çok tutulmasının nedenini böylece anladılar. Bu denize girenler onun soğukluğuna ve billurluğuna sevdalanıyor, defalarca defalarca Palamutbükü’ne geliyor ve herkese denizin eşsizliğini anlatıyorlardı. Doğrusu hakları da yok değildi.

My captured picture

Datça- Palamutbükü ve Adası                    Fotoğraf: Mithat Okay

Kadınlardan en genci karşıdaki adayı gösterip:

-Bu ada bana Ekinlik Adası’nı anımsattı, Palamutbükü’ne girdiğimizde sahilde kiralık deniz bisikletleri ve kanolar gördüm. Onlardan birini kiralayıp adaya gidelim mi?

DSC04481 Avşa'dan Ekinlik Adası'na bakış a

Marmara Denizi’ndeki Avşa Adası’ndan Ekinlik Adası’nın Görünüşü  Fotoğraf: Sevil Okay                       

Sevim:

-Ben oldukça yorulmuşum, hiçbir yere gidemem, burada kalıp güneşleneceğim, sen Semra’yla git!

Semra:

-Hadi Funda yürü! Gidip bakalım şu kiralık deniz araçlarına. Funda:

-İki dakika bekle, gözlük, şinorkel ve paletlerimi alayım. Seninkileri de getireyim mi?

-Yok canım istemem, ben yeteri kadar denize girdim bugün.

On beş dakika sonra iki kadın, iki kişilik bir kano kiralayıp yola çıkmıştı bile. Deniz kıpırtısızdı, onlar da sakin sakin kürek çekiyorlardı. Adaya varmaları yarım saati bulmadı. Uzaktan adanın yüzeyi toprakmış gibi görünüyordu, adaya yaklaştıkça kaya-ada olduğunu anladılar. Üstelik yüzeyi düz bir kaya da değildi; sanki deniz altından fışkıran lâvlar bu adayı oluşturmuştu. Adanın yüzeyi iğneli fıçı gibiydi. Kayaların her parçası iğne şeklindeydi ve sivrilmiş iğneler göğe bakıyordu. Şaşkınlıkla birbirlerine dönen kadınlar, ne yapalım der gibi birbirlerine baktılar. Semra:

-Bu adaya nasıl çıkacağız, sivri kayalar ayaklarımızı delik deşik eder.

Funda:

-Spor ayakkabılarımız çantanın içinde, onları giyer öyle çıkarız. Önce kanoyla adanın etrafını dolaşsak mı? Semra:

-Adanın burnuna doğru bir gidelim de cazip gelirse dediğini yaparız.

-Su ne kadar parlak! İnsanın kendini suya atası geliyor.

-Haklısın, çok güzel! Bak şurası karaya çıkmaya uygun, ne dersin?

-Tamam, kanoyu karaya çekelim, bir an önce denize girmek istiyorum.

Adanın karaya çıkmaya uygun yerine kürek çektiler. İyice kıyıya geldiklerinde gördüler ki kaya-iğneler her yerde. Kanoyu kayalıklara yanaştırdılar, Semra kayaları tuttu Funda karaya çıktı, arkadan Semra… Kanoyu iki tarafından tutup kaya-iğnelerin üzerine oturttular. Ayakkabılarını iyi ki kanoda giymişlerdi, bu sivri kayalar kendilerini ayakkabılardan bile hissettiriyordu.

can foto 8image4

Datça- Palamutbükü Adası Su altı                                        Fotoğraf: Kubilay Mayadağlı

Funda hazırlanıp denize atladı, gözlük ve şinorkeli taktı, arkadan paletlerden birini giydi, ikinci paleti ayağına geçirebilmek için başını suya soktu, su altının görüntüsü, renkleri onu adeta büyüledi. Açık maviden turkuaza, turkuazdan laciverte dönüşen en az kırk-elli metre derinliğin görülebildiği sular… Gözlerini derinliklerden güçlükle ayırıp elindeki palete ve paletsiz ayağına baktı. Paleti giymek için hamletti, paleti ayağına bir türlü giyemedi, paletle ayağını buluşturamadı. Su o kadar temiz, o kadar parlaktı ki ona oyun oynuyordu. Ayağının yakında mı uzakta mı olduğunun ayırdına varamadı. İki-üç denemeden sonra paleti ayağına geçirebildi. Su altının gizemli dünyasına bıraktı kendini. Bir ara başını sudan çıkarıp Semra’nın ve kanonun bulunduğu yere baktı, Semra birtakım işaretler yapıyordu. Sudan çıkmasını istediği belliydi, kaya-iğnelerin tepesinde durmaktan sıkılmıştı anlaşılan. Kıyıya yüzüp karaya çıktı.

Semra:

-Deniz keyfini bozmak istemezdim, rüzgâr çıktı, deniz de dalgalandı, dönsek iyi olacak.

-Tamam, dönelim.

Aslında Funda dönmeyi hiç istemiyordu, ablası denize girmediği için hem sıkılmış hem de dalgalardan huzursuz olmuştu. Dönüşe geçtiler. Adadan uzaklaştıkça rüzgâr şiddetini arttırdı, dalgalar irileşmeye başladı. Kanonun burnu dalganın içine dalıyor, dalgayı yarıyordu, dalga suyun bir kısmını kanoya ‘şarrr!‚ diye boşaltıyordu. Önden giren su arkada birikiyordu, Funda’nın oturduğu yer su içinde kalmıştı.

Kürekleri mümkün olduğunca hızlı çekmeye çalışıyorlardı, Adayla Palamutbükü’nün ortalarında hava daha da kötüleşti, baştan ayağa ıslanmışlardı. Kanonun içindeki su arttıkça artmış, tüm eşyaları sular altında kalmıştı. Her ikisi de kaygılıydı, birbirlerini daha da kaygılandırmamak için konuşmuyorlardı. Herkes kaygısını kendi içinde yaşıyordu. Tüm güçleriyle asıldılar küreklere, karaya sırılsıklam; ama sağ salim varacaklardı. Öyle de oldu. Kanonun burnu Palamutbükü sahilinin çakıltaşlarına gömüldüğünde yarı bellerine kadar suyun içinde oturuyorlardı. Kanoyu onlara kiralayan adam, sahilde onları bekliyordu, tedirgin olduğu halinden anlaşılıyordu. Kanoyu teslim ettiler, marketten alışveriş yapıp karavanlarının yolunu tuttular.

can foto 5image7

Datça-Palamutbükü Su altı                                           Fotoğraf; Kubilay Mayadağlı

Ertesi gün, bulundukları koydan bir sonraki koya yürüdüler. Buraya Akvaryum deniyordu. Sıcaktan bunalmışlardı, kendilerini

My captured picture

Palamutbükü-Akvaryum Koyu                Fotoğraf: Mithat Okay

Akvaryum’un parlak sularına bıraktılar. Yüzerken gözlerinin tuzlu sudan yanmadığını ve su altındaki her şeyi en ince ayrıntısına kadar gördüklerini fark ettiler. Su tuzlu değildi, denizin dibindeki kumun bazı yerlerinden kabarcıklar yükseliyordu, demek ki burada tatlı su kaynağı vardı.

can foto 7image5

Palamutbükü-Akvaryum Koyu Su altı                                     Fotoğraf: Kubilay Mayadağlı

Su altının manzarası görülmeye değerdi… Yosunlar sağa sola sallanıyorlardı dans eder gibi… Minik balıklar da yosunların dansına katılıyor, gün ışığı suyun dibinde türlü ışık oyunları yapıyordu. Başını sudan çıkarınca da denizle ormanın aşkına tanık oluyordu insan. Ormanın yeşiliyle denizin mavisi; irili ufaklı taşlı bir sahilde gözlerden uzak bir yerde buluşmuş, birlikteliklerinin tadını çıkarıyor, kendilerini izleyenlere keyifli anlar yaşatıyorlardı.

YEDİ TEPELİ ŞEHİR İSTANBUL ve BİRİNCİ TEPESİ (Kentlerin Kraliçesi İstanbul 2)

1453 yılında Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethedince Anadolu’dan göçler olmuş. Sultanahmet de bu göçlerden nasibini almış, gelenler Sultanahmet’te yerleşmişler, yeni mahalleler kurmuşlar. Ve çoğu ev Büyük Saray’ın üzerine yapılmış, bu evlerde yaşayanlar Bizans Sarayı’nın üzerinde yaşadıklarını bilmeden yüzlerce yıl yaşamışlar.

Osmanlı Dönemi’ne hipodromun pek fazla kalıntısı kalmamışsa da Osmanlılar hipodromun olduğu meydana At Meydanı derlermiş.

-Yurdanur! Ben tarihten hiç hoşlanmam, ama anlattıkların ilgimi çekti, büyük bir zevkle dinliyorum. Peki sarayın üstündeki evlerde yaşayanlar ne zaman öğrenmişler bu durumu?

SAMSUNG-Aslında hiçbir zaman öğrenmeyebilirlerdi. Ancaaak 1912’de büyük bir yangın çıkmış Sultanahmet’te. Birçok tahta ev yanmış yıkılmış. O yangından sonra bu evlerin Büyük Saray’ın yıkıntılarının üzerine yapıldığı anlaşılmış.

dsc02189

Büyük Saray Mozaikleri Müzesi’nden

dsc02184

Büyük Saray Mozaikleri Müzesi’nden

dsc02172

Büyük Saray Mozaikleri Müzesi’nden

Bir de Büyük Saray’ın mozaiklerinin olduğu bir yer bulunmuş, buranın sarayın salonlarından biri olduğu tahmin ediliyormuş. İlerde burası müze olabilirmiş.

-Yani 50 yıl önce çıkmış yangın ve sarayın mozaikleri bulunmuş.

-Yurdanur, dediğin gibi orası müze yapılır mı?

-Belki yapılır yapılır da kim bilir ne zamaaan? Peki, Gönül sen Sultanahmet Camii’nin yapıldığı tarihi biliyor musun?

-Hah, tam adamına sordun. Sultan l. Ahmet’in yaptırdığını  biliyorum da zamanını ve yapan mimarı bilmiyorum.

dsc04889

Sultanahmet Camii

-Doğru! Sultan l. Ahmet, Mimar Sedefkâr Mehmet Ağa’ya (l609-l6l6) Ayasofya’nın tam karşısına yaptırmış Sultanahmet Camii’ni. Avrupalılar bu camiye ‘Blue Mosque’ yani ‘Mavi Cami’ diyorlar. Caminin içi 20.000’den fazla mavi, yeşil, beyaz İznik çinileriyle bezeli olduğu ve kubbelerinin içi mavi kalem işi ile süslendiği için. Ayrıca Türkiye’nin altı minareli ilk camisiymiş.

-Yurdanur, Büyük Saray’ı anlatırken Sultanahmet Camii’ne geldin. Bunun altından bir şey çıkacak gibi geliyor bana.

-Çıktı bile canım… Ansiklopedilerin yazdığına göre Sultanahmet Camii de Büyük Saray’ın kalıntıları üzerinde oturmaktaymış.

-Deme yaaaa! Bu iş gittikçe ilginçleşiyor.Sen Sultanahmet Camii’nden konuyu Ayasofya’ya da getirirsin… arkadan Aya İrini, Topkapı Sarayı, Arkeoloji Müzesi, Sultanahmet Ceza Evi, Gülhane Parkı, Binbir Direk ve Yerebatan Sarnıcı dersen yandık valla.

-Evet canım, iyi tahmin ettin, onlardan da söz edecektim, sen benden önce davrandın.

-Ben şunu anlayamıyorum, bizim bunlarla ne işimiz var? Bizim ödevimiz İstanbul’un tepeleri özellikle birinci tepesi değil miydi? Haydi birinci tepe neredeyse oraya gidelim. Bırakalım sarayları, camileri, müzeleri…

-Bırakamayız! Zira İstanbul’un birinci tepesi burası!

-Neeee? Sultanahmet mi?

SAMSUNG

Kız Kulesi ve Tarihi Yarımada           Sarayburnu/İstanbul

-Bir bakıma öyle sayılır. İstanbul’un birinci tepesi Sarayburnu Tepesi’ymiş. Bu tepede Ayasofya, Topkapı Sarayı, Sultanahmet Camii bulunuyor.

-Aaaa! Şaştım buna! Yani biz birinci tepede yaşıyoruz desene. Tepe deyince insanın aklına yüksek bir yer geliyor. Sarayburnu Tepesi bana çok yüksekmiş gibi gelmiyor.

-Bulunduğumuz yerden bakarsan düz bir yermiş gibi görünüyor. Deniz kenarından baktığında 40-45 metrelik yükseltiyi rahatlıkla fark ediyorsun. İstanbul’un tepeleri zaten öyle çok yüksek tepeler değil; bir tepesi yetmiş metrenin üzerinde, diğerleri kırk metre civarındaymış.

-İstanbul, daha doğrusu eski İstanbul niçin yedi tepe üzerine kurulmuş, altı, sekiz veya on tepe üzerine kurulamaz mıydı?

-Kimi dini inanışlarda yedi sayısı kutsal sayılıyormuş. Yedi sayısına yüklenmiş olan bu kutsallıktan dolayı Roma yedi tepe üzerine kurulmuş.

-Yurdanur, ne yaptın sen? Konumuz İstanbul, Roma ne alâka şimdi?

-Canım Gönül’üm! M.Ö. 7. yüzyılda Yunanistan’ın Megara Bölgesi’nden gelen bir koloni şimdi İstanbul dediğimiz yere gelmiş, burayı öyle beğenmişler ki yurt edinip küçük bir koloni halinde yaşamlarını beş-altı yüz yıl sürdürmüşler. Kolonilerine, ilk gelen Megaralıların lideri Byzas’ın adını vermişler.

M.S. 195’te Roma İmparatoru Septimus Severus, Bizantion’u ele geçirmek için saldırınca, Bizantionlular olanca güçleriyle direnmişler Roma’ya. Severus, Bizantion’u yerle bir etmiş; Roma imparatoru daha sonra yaptığının yanlış olduğunu anlayıp kenti imar etmiş; yeniden surlarla çevirmiş.

-Offf! Kafam karıştı yine! Tarihi bunun için sevmiyorum işte! Günümüzden Osmanlıya, oradan Bizans’a, Bizans’tan Roma’ya gittik. O da yetmedi Megaralılara kadar indik.

-Canım, sana sıkıcı gelen bana çok enteresan geliyor, tarih beni içine çekiyor. Düşünsene doğup büyüdüğümüz yerde bizden önce ne kadar farklı koloniler, devletler, uygarlıklar ve tüm bunları oluşturan insanlar yaşamış. Değişik diller konuşmuş, farklı tanrılara inanmışlar. Ortak noktamız Sultanahmet ve geçmişin, geleceğin altın anahtarının sahibi İstanbul. Üç imparatorluğa başkentlik etmiş, kentlerin kraliçesi İstanbul’un kalbindeyiz.

Hangi sokağına dalsan, hangi taşa bassan tarih fışkırıyor; uygarlık, yaşanmışlık kokuyor. Ben bu güzelliklerin tadına doyamıyorum!

dsc04915-sultanahmet-yerebatan-sarnici-ab

Yerebatan Sarnıcı- Sultanahmet

Saraylar, müzeler, camiler, hamamlar, kiliseler, türbeler, medreseler, sarnıçlar, dikilitaşlar, tarihi evler, çeşmeler, asırlık ağaçlar… Üzerinde gün ışıklarının oynaştığı masmavi, güneşin doğumuyla kıpkırmızı, ayın on dördüyle önce altın sonra da gümüş renge bürünen Marmara Denizi.

Her gün turist otobüsleriyle karşılaşıyoruz Sultanahmet’te. Yabancılar dünyanın dört bir yanından geliyorlar ‘Kentlerin Kraliçesi’ni görmek için.

-Sanırım haklısın. Yedi tepeli şehrimizin kuruluşuna devam edelim, karşı çıkmadan anlattıklarını dinleyeceğim.

-Şairlerimiz, yazarlarımız yedi tepeli şehrimiz İstanbul için şiirler, yazılar yazmışlar.

Ne demiş şair: ‘Yedi tepeli şehrimde / Bıraktım gonca gülümü…’

Fotoğraflar: Sevil Okay

GRANİT ADA AVŞA

Avşa, adayı yumuşacık, sıcacık saran kumsallarla ve bu kumsalları birbirinden yer yer ayıran, karadan denize inen ya da denizden karaya yükselen granit kayalarla çevrilidir. Bu kumsalların en önemli özelliği birileri tarafından parsellenmemiş olmasıdır.

DSC03636avşa ab

Avşa Adası'nın granit kayaları

Avşa Adası’nın granit kayaları

Avşa Adası

Avşa Adası

Avşa’da kumsal ve deniz herkesindir, istediğiniz yerden özgürce denize girebilir, kumsallarında güneşlenebilirsiniz, çoğu yerde olduğu gibi siteler, oteller, moteller, pansiyonlar, villalar kumsallara el koymamıştır.

Yıllar önce; elektriğin, iskelenin olmadığı, gemilerin açıkta demirleyip gemiye yanaşan motorlara yolcularını  indirdiği zamanlarda kumsaldan başlayıp dağların eteklerine kadar uzanan bağlar bulunmaktaydı adada. Yemyeşil bağlar, boydan boya uzanan kumsallar; masmavi, tertemiz bir deniz.

DSC03594avşa ab

Gemiden motora atlarken mutlaka bir heyecan yaşardınız, bu heyecanın yanı sıra başka bir heyecan daha sarardı insanı denize baktığı anda; çünkü otuz metre derinliği net olarak görürdünüz. Pırıl pırıl su sizi kendine çeker bir an önce denize atmak isterdiniz kendinizi.

Sonra sonra ne oldu? O bağlar parsellendi, adaya gelip gönülden bağlanan yerli turistlere satıldı. Parsellenen bağlara evler yapıldı, belli yerlerin dışında Avşa’da bağlık alan kalmadı.

Avşalılar sattıkları bağlardan önce kazançlı çıktıklarını sandılar; ancak çoğu bağların parasını kısa zamanda tüketince daha yoksullaştı, arazileri sattığına pişman oldu. Adanın şarapçılıktan elde ettiği gelir de azaldı.

Adanın artık elektriği ve iskelesi var; ama bağları, bu bağlardan elde edilen şarapları, otuz metre dibin görülebildiği denizi yok. Gerçi Avşa Adası ve çevresindeki adalar Marmara Denizi’nin en temiz yerlerinden de olsa bana göre deniz eski deniz değil!

Avşa Adası İskelesi

Avşa Adası İskelesi

Avşa’ya gemiyle-ne yazık ki artık gemi seferleri yok- daha doğrusu deniz otobüsüyle gelirken yemyeşil bağlar görünmüyor, görünenler her geçen sene çoğalan binalar ve ağaçsız tepeler, tepelerdeki  granit kayalar…

DSC03684 granit kayalar abGranit kayalar! Beni etkileyen, çok sevdiğim kayalar! Ve Avşa bir granit ada.

Adada Ay Kokusu Var /Artshop Yayıncılık Sayfa:20-21

ERDEK 1. KYZİKOS ULUSLARARASI HEYKEL SEMPOZYUMU

Kyzikos Antik Kenti; Marmara Denizi kıyısında, Türkiye’nin ilk sayfiye yerlerinden biri olan Erdek ilçesinin yakınlarında bulunan bir antik çağ kentidir. Bandırma’dan Erdek’e giderken Düzler Mahallesi’nin sağ tarafında zeytin bahçeleri bulunur, bu alanda Kyzikos Antik Kenti ve Hadrianus tapınağı kalıntıları, ziyaretçilerini beklemektedirler. Kyzikos tabelası bErdek’e giden turistlerin kimisi kahverengi Kyzikos tabelasını görüp Kyzikos Antik Kenti’ne girip kalıntılar arasında dolaşarak yüz yıllar öncesini yaşayabilir, kimisi de o kahverengi tabelayı görmeden geçer gider.

SAMSUNG3000 yıllık geçmişi olan Kyzikos Antik Kenti pek çok heykeltraş ve mimar yetiştirmiş, özellikle M.Ö. 334-30 yılları arasında Helenistik Çağda, daha sonra da Roma zamanında sanatta-heykel, mimaride ve ticari alanda en iyi seviyeye ulaşmış.

SAMSUNG
SAMSUNGKyzikoslu mimarlar Milet, Efes, Bergama’daki bazı mabedlerin süslemelerini ve sütun başlıklarını; Kyzikoslu heykeltraşlar da krallara, kraliçelere, imparatorlara saraylar, tapınaklar, saray ve mezar süslemeleri, sütun başlıkları, su kemerleri ve daha nice yapıtlar yapmışlar. Kyzikos’taki dünyaca ünlü -hatta dünyanın sekizinci harikası olmaya aday- Hadrianus Tapınağı da İmparator Hadrianus adına Kyzikoslu mimarların eseridir.

23 Haziran akşam üzeri Erdek’e girdik, Erdek’in girişindeki benzin istasyonundan yakıt alırken, yolun karşısındaki reklam panoları dikkatimizi çekti. Dört-beş pano yan yana Erdek’te 15 Haziran-15 Temmuz 2015 tarihleri arasında 1. Kyzikos Uluslararası Heykel Sempozyumu yapıldığını; Çin, Ukrayna, Gürcistan, Bulgaristan ve Türkiye’den heykel sanatçılarının, ayrıca Mimar Sinan Üniversitesinden beş öğrencinin de sempozyuma katıldığını, sanatçıların  Erdek merkezde ve Ocaklar köyünde-Ocaklar Mahallesi – çalışmalarını sürdürdüğünü bildiriyordu.

SAMSUNG

Erdek

Erdek

SAMSUNG

Sempozyumun gerçekleştirildiği alana gittik; deniz kenarında, balıkçı teknelerinin yanı başında genişçe bir alandı, belediye tarafından her sanatçıya bir bölüm ayrılmıştı.

Mert Çıkılmazkaya-Türkiye

Mert Çıkılmazkaya-Türkiye

SAMSUNG

SAMSUNG

İvane Tsiskadze- Gürcistan

SAMSUNG

Petre Petrov-Bulgaristan

Petre Petrov-Bulgaristan

Tonlarca ağırlıktaki mermerler ve granitler büyük bir emekle verilmek istenen şekli alıyordu. Sanatçılar mermer ve granit üzerinde çalışıp heykellerini gerçekleştiriyorlardı. Mermer ve graniti işledikçe her bölümden yoğun bir toz tabakası havaya karışıyor, her yeri sarıyor, rüzgâr eşliğinde oraya buraya savruluyordu. SAMSUNGÇevredeki çam ağaçları ne yazık ki bu toz bulutundan etkilenmiş, ağaçların rengi yeşilden griye dönmüştü. Heykeltraşların taşları kırdıkları, yonttukları el aletleri büyük bir gürültü çıkarıyordu.

Lin Shenghuang-Çin Halk Cumhuriyeti

Lin Shenghuang-Çin Halk Cumhuriyeti

Sanatçılar gürültüden ve tozdan etkilenmemek için kulaklıklarını ve maskelerini takmışlar, hatta bazıları havanın sıcak olmasına aldırmadan uzun muşamba önlükler giymiş öyle çalışıyorlardı. Büyük bir titizlikle ve güçle heykellerini oluşturma çabası içindeydiler.

Biz tozdan ve gürültüden dolayı sempozyum alanında fazla kalamadık, heykeltraşların işleri çok zor! Onları mermer ve granit kayalarla, toz, gürültü ve sıcakla baş başa bıraktık. 15 Temmuz’dan sonra o tonlarca ağırlıktaki kayalardan her biri bir sanat eserine dönüşecek ve Erdek Meydanı, sahilleri bu heykellerle şenlenecek, güzelleşecek. SAMSUNG21. yüzyılın eserleriyle 3000 yıllık Kyzikos eserleri bütünleşecek. Böyle bir heykel sempozyumunun çok daha önce yapılması gerekiyordu Erdek’te; ancak hiç olmamasındansa ilk adımın atılıp 1. Kyzikos Heykel Sempozyumu’nun başlaması çok önemli bir olay. Her yıl bu sempozyumun tekrarlanmasını ve uzun ömürlü olmasını diliyorum. Turizmle, yazlıkçılarıyla tanınan Erdek’in bundan böyle sanat yönüyle de tanınacağını, Erdek halkının sanata sahip çıkacağını umuyorum