AYRILMAZ İKİLİ: ÖĞRETMEN ve ÖĞRENCİ

“Öğretmen her şeyi bilen veya bilmesi gereken kişidir,” düşüncesi yaygındır toplumumuzda. Öğretmen her şeyi bilemez; ama bilgiye nasıl ulaşılacağını, onun nasıl kullanılacağını bilir. O yol gösterendir; öğrenciyi araştırmaya yönelten, ona düşünmesini öğreten, öğrencinin düşündüklerini uygulamasını sağlayan, öğrenciyi gönülden destekleyen, onun içindeki gizil gücü ortaya çıkaran, öğrencinin duygu ve düşüncelerine önem verendir. Öğrenciyi koşulsuz olarak seven, aynı zamanda sayandır öğretmen.

Öğretmen ve öğrenci ayrılmaz bir ikilidir. Biri diğerini tamamlar; öğrenci varsa öğretmen vardır. Öğrenci yoksa öğretmene de gerek yoktur. Öğrencilerimiz bizim yansımamızdır, biz öğretmenler kendimizi onlarda görürüz. Öğretmen hem öğreten hem öğrenendir; öğrenci hem öğrenen hem de öğretendir, karşılıklı bir alışveriştir bu.

Sultanahmet Ticaret Meslek Lisesi’nde ve diğer eğitim kurumlarında birlikte keyifle çalıştığımız sevgili öğretmen arkadaşlarımın, öğrencilerimin öğretmenler gününü kutluyorum.

GEÇMİŞE YOLCULUK  

SAMSUNG 

SAMSUNG
SAMSUNG SAMSUNG

SAMSUNG

Mari Kalaycı Meslek Dersleri

Mari Kalaycı
Meslek Dersleri

SAMSUNG

SAMSUNGSAMSUNG
SAMSUNG SAMSUNG

1995-1996 Kültür Edebiyat Kolu Öğretmenleri

1995-1996 Kültür Edebiyat Kolu Öğretmenleri

Untitled-1-g

Untitled-27-ab

Untitled-2-g

Untitled-26-ab

Untitled-35 g

Untitled-3-a

Untitled-16 g

STL KÖFTE GÜNÜ

Sultanahmet Ticaret Meslek Lisesinin köfte günü her yıl mayıs ayının son pazarı yapılır. Ne güzeldir köfte gününde öğretmenlerin öğrencileriyle, öğretmen arkadaşlarıyla, Sutilev üyeleriyle; öğrencilerin sınıf arkadaşlarıyla ve öğretmenleriyle  birkaç saat geçirip geçmiş günleri anmaları, özlem gidermeleri. Sultanahmetli öğrenciler, öğretmenler, memurlar, hizmetliler birbirlerini görüp özlemle, sevgiyle kucaklaşınca adeta çocuklaşır, gençleşir, neşe içinde söyleşirler. Yaşamlarını yitirmiş olan arkadaşlarını ve öğretmenlerini sevgi ve saygıyla anarlar.

Sultanahmet Ticaret Meslek Lisesi Bahçesi Köfte Günü

Sultanahmet Ticaret Meslek Lisesi Bahçesi- Bir Köfte Günü

DSC03214-eski öğrenciler-Avni Karaşıklı-g

DSC03242

DSC03270.köfte günü g

DSC03240-aOn beş on altı yaşlarında Sultanahmet Ticaret Meslek Lisesinde okuyan öğrenciler artık iş güç sahibi yetişkinlerdir. Kimi yalnız, kimi eşiyle kimisi de çocuğuyla gelmiştir köfte gününe, hatta torunuyla gelen öğrenciler bile olur.

Sultanahmet Ticaret Meslek Lisesinin ‘Köfte Günü’ne gelenler ne kadar yetişkin olsalar da yıllar önce okuduğu sınıfa giren her öğrenci bir anda geçmişe yolculuk yapar kendini lisede okuduğu yaşta buluverir. Untitled-22

Untitled-16

Untitled-32

Untitled-21

Untitled-12

Untitled-37

İstanbul Devlet Tiyatrosu

İstanbul Devlet Tiyatrosu

Konferans salonuna girenler oynadıkları ya da izledikleri tiyatroları,

Untitled-23

IMAGE0077 M.Ş.E a

IMAGE0079

Untitled-41

Untitled-13

Untitled-15hazırladıkları dersleri, özel günler için yaptıkları çalışmaları, Untitled-7

Untitled-5

IMAGE0078 siyah inci cemil şiir ab

STL agkkütüphaneyi ziyaret edenler okudukları kitapları, kendi yazılarından ve şiirlerinden derleyerek oluşturdukları fotokopi kitapçıkları, kütüphaneyi nasıl düzenlediklerini anımsarlar. Büyük bir heyecan yaşanır köfte günlerinde. Yoğun bir enerji oluşur, bu enerji Sultanahmet Ticaret Meslek Lisesinin öğrencilerini, öğretmenlerini, memur ve hizmetlilerini sarar, herkes çok mutludur.

Köfte bahanedir, önemli olan sohbettir. Bugünden, gelecekten en çok da geçmişten konuşulur. Öğrenciler yaptıkları yaramazlıkları ve öğretmenlerinin o yaramazlıklar karşısındaki tutumlarını ballandıra ballandıra anlatırlar. Unutulan pek çok olay anımsanır; anılar Sultanahmetlileri kimi zaman güldürür kimi zaman kederlendirir; herkese insan olmanın güzelliğini hissettirir, Sultanahmet Ticaret Meslek Lisesinin bir üyesi olmanın kıvancını yaşatır.

SARAYLI KAMPÇI

Saray’dan çıkan 14-15 yaşlarında on beş genç, yoldan kendilerini alacak bir araç geçer umuduyla hem yürüyor hem de yolu kolluyordu. Öyle sık araç geçmezdi buralardan. Ara sıra Kıyıköy’e ya da Kırklareli’ne giden kamyonlara rastlanırdı.

Şöyle büyük bir kamyon geçse de arkasına doluşsak diye konuşurlarken bir homurtu duyuldu, ses homur homur homurdanarak git gide yükseliyor, yer zangır zangır titriyordu. On beş yürek, on beş çift göz heyecanla köşeyi dönecek olan homurtunun sahibini bekliyordu. Siyah dumanlar çıkartarak, tozu dumana katarak, sallana titreye gelen eski mi eski model kamyonu gören gençler zıplamaya, el sallamaya başladılar. Çocukların hoplamalarını, zıplamalarını gören yaşlı aracın yaşlı sürücüsü durup çocuklara gidecekleri yeri sordu. Çığlık çığlığa ‘Bahçeköy’e Bahçeköy’e!’ yanıtını alınca atlayın arkaya, dedi.

Üç dakika içinde on beş genç, yaşamlarını sürdürmek için yanlarında bulunan eşyalarıyla attılar kendilerini kamyonun arkasına. Neşeyle türkü söyleyip el çırpıyorlardı, en az on kilometre yürümekten kurtulmuşlardı.

Bahçeköy’ün çıkışında ‘zınk!’ diye duran kamyonu çarçabuk boşaltan gençler, yaşlı sürücüye neşeyle teşekkür ettiler. Adam, ‘gençlik ne güzel şey!’ dercesine gülümsedi onlara.

Gençler, Bahçeköy yolundan ayrılıp bir patikaya girdiler. Hepsinin ellerinde birer nacak, sırtlarında çuval, iki kişinin taşıdığı tahta kasalarda su, soğan, patates, domates, biber ve içecekler… vardı. Sırtlardaki çuvalların biri tıka basa ekmekle, diğerleriyse gençlerin çadırları, battaniyeleri, giysileriyle doluydu.

Kastro Ormanı

Kastro- Orman

Yörelerinin türkülerini söylemekteydiler. Yürüdükleri yol, yol değildi! Bir cangılın içinde nacaklarının yardımıyla zorlukla yol alabiliyorlardı. Ormanda domuz ve yılan çoktu… Her an yanlarında bir domuz bitebilir, önlerine bir-bir buçuk metre boyunda yılan çıkabilirdi. Onlar 14-15 yaşın verdiği coşkuyla, cesaretle ne yılanları ne domuzları akıllarına getiriyorlardı.

Kastro-Orman

Kastro-Orman

Onları yıldıran, ağaçlara sarılarak yükselmiş olan dikenli sarmaşıklardı. O sarmaşıklara dokunmayagör canın yanar, kendini dikenlerinden kurtaramazsın. Yaşam alanına giren insanlardan nefret eden dikenli sarmaşığın eline düştün mü bittin demektir. Öl daha iyi! İşte, nacaklar tam burada işlerine yarayacaktı!

Gençler, ellerindeki nacaklarla dikenli bitkiyi bir tarafından kesip alaşağı edip sonra da üstüne basıp geçtiler. Güçlü bir ağaç olmadan yukarılara çıkamayacak olan sarmaşık, böylece lâyığını buldu.

Yedi kilometrelik orman yolunu dikenli sarmaşıklarla mücadele ederek yürümeleri üç dört saatlerini aldı, yolun sonunda çevresi meşe ormanlarıyla kaplı bir alana geldiler. Bu alanın zemini çevredeki ağaçlara inat kapkaraydı. Eskiden bu alanda odun kömürü yapılır, bu doğa harikası yer torluk olarak kullanılırmış. Ağaçların arasından bir dere görülmekte, çok yakından gelen dalgaların sesleri işitilmekte. Dalganın sesi var da denizin görüntüsü yok! Sık meşe ormanı denizi saklamakta…

Gençler dere kenarında ağaçların elverdiği yerlere çadırlarını kurmaya başladılar. Pratik kurulan çadırlardan değildi bu çadırlar. Eski, hantal çadırları kurmak, yataklarını hazırlamak epey zamanlarını aldı. Bir şeyler atıştırıp soluğu kömür tozuna bulanmış sahada aldılar. Kıyasıya bir maç yaptılar. Sanki onca yoldan gelmemiş gibi! Maçın sonunda herkes zenci oldu. turgut 2 054gözler-DSC05285gözlerKapkara suratlarda parlayan kahverengi, ela, mavi, yeşil gözler. Onların delifişek gözlerini, kıyasıya yaptıkları mücadeleyi bugünkü büyük takımlar görseydi 00410009gözler hepsini takımlarına transfer eder, turgut 2 059-gözler
r003-013-gözler

dışarıdan zenci futbolcu ithal etmezlerdi.

Kastro Deresi

Kastro Deresi

Yapılan kıyasıya maçtan sonra hepsi kendini dereye atıp yıkandı, gencecik çocuklar anında kömürün isinden pisinden arındılar. Derede yıkandıkları yetmezmiş gibi yüze yüze denize ulaştılar.

Kastro deniz-kumsal

Kastro deniz-kumsal

Karadeniz’in bir günü bir gününe uymaz; bazı günler sakin olan deniz bazı günler azgın, acımasız dalgalarla kıyıyı döver. Karadeniz insanı şaşırtır, dalga bir anda ayağınızın altındaki kumu çeker, sizi boşlukta bırakır. İyi yüzme bilenler, dalganın oyununa ayak uydururlar; fakat ayak uyduramayıp oyuna gelen de çok olur Karadeniz’de.

Gençler Karadeniz’de yüzdükten sonra kamp alanına geldiler, akşam olmak üzereydi, yanlarında bir şeyler getirmişlerdi; burada ana gıdaları balık ve pavurya olacaktı. Ağlarını henüz hazırlamamışlardı. Hazırlamış olsalardı bile ağları Elmalı Deresi’ne atacaklardı, Elmalı bulundukları yerden iki üç kilometre ötedeydi. Gençlerden biri o zaman iş bizim eski tüfeğe kaldı diyerek çadırından bir çakar almaz çıkardı. Bir başkası da ben de şu akıllı kefallara bakayım, belki şu iki küçük ağla bir iki kefal yakalarım deyip bir arkadaşını da yanına alarak dereyle denizin birleşme yerine doğru yolu tuttu.

Kastro deresinde sazanlar az sonra başlarına geleceklerin bilincinde olmadan oynaşıyor, atlıyor zıplıyorlardı. Koca koca sazanlar nasıl da yukarıya fırlayıp ‘paaat!’ diye suya düşüyorlardı. İnsan sazanların oyunlarını seyretmeye doyamıyordu, gençler de onların oynaşmalarına bayılıyorlardı, on beş aç karın daha fazla dayanamayacaklarını anlayınca, tüfekli arkadaşlarını tempoyla balıkları vurmaya teşvik etti. Hep bir ağızdan haydi en büyüğünü ‘Vur! Vur! Vur!’ diye bağırıp el çırpıyorlardı.

Tüfeğini büyük bir havayla eline alan genç, kendinden emin ilk atışını yaptı. Havaya sıçrayan bir sazanı ıskaladı; ikinci, üçüncü, dördüncü atışında da herhangi bir şey vuramadı. Arkadaşlarına ; çok şamata yapıyor, dikkatimi dağıtıyorsunuz, sessiz olun, dedi. Kastro’ya bir anda bir sessizlik hakim oldu, kimseden çıt çıkmıyordu. Yalnız balıkların sıçramalarının çıkardığı sesler duyuluyordu. Kocaman bir sazan neşeyle suyun yüzeyine fırladı, onun fırlamasıyla tüfeğin ‘çıtoov!’ diye patlaması bir oldu. Neşeli fırlayış ölümle noktalandı. Derenin üzeri kana bulandı. Arkadan gelen iki patlama, iki sazanı daha cansız düşürdü suya.

Gençler, akşam yemeklerini kaçırmamak için atladılar suya, vurulan sazanları kaptılar. Sazanların biri dört, diğerleri ikişer kilo kadardı.

Diğer yandan derenin ağzına ağlarla gelen iki genç, kefalların sığ suda cirit attıklarını gördü. Önce bir ağı gerdiler, ağların uçlarını taşlara bağladılar. Kefalleri tek ağla yakalayamayacaklarını biliyorlardı; ancak bir deneyelim, dediler. Kefaller ağı fark eder etmez ağın üstünden diğer tarafa atlıyorlardı. Hiç niyetleri yoktu ağa yakalanmaya. Eee, boşuna kefal için akıllıdır, dememişler. Amaaa, gençler bu konuda deneyim sahibi olduklarından ikinci bir ağ daha getirmişlerdi. Elli santim arayla ikinci ağı da kurdular. Birinci ağı aşan hayvanlar ikinci ağa takılıyordu. Bir saat içinde ağa altı-yedi kefal takıldı, ağa takılan kefalleri bir bezin içine koyan gençler, arkadaşlarının yanına gidince sazanları gördüler. Sazanın yanında kefalin lafı olmazdı; ama hiç yoktan iyiydi.

Gençler hemen iş bölümü yaptılar; kimi balıkları temizliyor, kimi salata yapıyordu. Dört-beş genç de nacaklarını, iplerini alarak ormana daldı. Gece yakacakları ateş için odun toplayacaklardı. Yaş ağaçlara ellerini sürmezlerdi, onlar ayakta duran kuruları şöyle bir sallar, yere yıkar iplerle bağlayarak sırtlarına vurup kampa getirirler, önceden yaptıkları ocağa odunları yerleştirip ateşi yakarlardı. Bütün yemekleri bu ateşte pişerdi. Ateş yakarken çok dikkat eder, ateşin çevreye yayılmaması için büyük özen gösterirlerdi. Orman onlarındı, mallarına zarar gelmesini istemezlerdi. Gece en büyük ışık kaynakları kuru meşe dallarının yanarken yaydığı kırmızı-mavi alevlerdi. Kamp ateşi etrafındaki sohbetlerin tadına doyum olmazdı. Her biri gözlerini alevlerden alamayarak türlü düşler kurardı.

O gece de nefis balık ziyafetinden sonra iş bölümü yaptılar, nöbet günlerini ayarladılar, her gün iki kişinin nöbetçi olması gerekiyordu. Nöbetçiler yemekten, bulaşıktan, çevre temizliğinden sorumlu olacaklardı.

Ateşin çevresinde neşeyle günün olaylarını konuştular, ateş kendilerini güvende hissetmelerini sağlıyordu. Kastro aslında vahşi bir yerdi, insan yoktu; domuz, yılan, çakal çoktu.

DSC02345-Münir Tecimen ateş-abKalın meşeler gürül gürül yanarken alevlere mavi gözlerini dikmiş ak saçlı adamın belleğinden tüm bunlar film şeridi gibi geçiyordu. Gözlük camlarının buğulandığını anlayınca gözlüğünü çıkarıp tişörtünün kenarıyla sildi. Ne kadar zaman geçti o günlerden bu yana? diye düşündü.Şöyle bir geçen yılları hesapladı,DSC02109-Münir Tecimen kırk yedi-kırk sekiz yıl olmuş. Nasıl, ne zaman geçti gitti onca yıl? dedi kendi kendine.

Müzik öğretmeni İsmail Bey’i anımsadı, onu hiçbir zaman unutmamıştı zaten. Nasıl unutabilirdi ki?

Hayatımda kullandığım ilk ve tek tüfeği İsmail Bey vermişti bana, diye düşündü. On ikilik bir çifte…

«Münir oğlum, Kastro gibi insan elinin değmediği bir yerde kamp yapıyorsunuz, orada çok yılan olur, al bu tüfeği yanında bulunsun,» demişti müzik öğretmenim.

Müzik öğretmenim tüfeği vermekte ve beni uyarmakta haksız da değildi! O zamanlar her gün bir-bir buçuk metre boyunda en az on-on beş yılanla boğuşurduk. Biz onlara zarar vermek istemezdik; çünkü onların yaşam alanıydı Kastro. Denize giderken çadırlarımızı bazen kapatır, bazen kapatmazdık. Bu yılanlar için fark etmezdi, denizden gelince bir bakardık koca bir yılan sarım sarım sarılmış yatağımızın ortasına çöreklenmiş…

Ulan burası benim yatağım, ne işin var burda, çek git, dersin; hiç oralı olmaz yatar dururdu. Haydi, sonra bir kavga çıkardı aramızda, ister istemez onlara zarar verirdik, kimi zaman öldürürdük onları.

Bir gün bir öğle vakti, güneş tüm kızgınlığıyla tepemizdeydi… Hava da bu kadar mı sıcak olur! Kamp ateşimizi yaktığımız yere yakın bir yerde, altmış-yetmiş santim boyunda, ince bir su yılanı gördük.

Kastro-kumsal

Kastro-kumsal

Kamp ateşini genellikle kumsalda yakardık. Garibim yılan dereden kumsala nasıl gelmişse gelmiş… Kâmil arkadaşımız iyi darbuka çalardı, su yılanını görünce Hint fakirlerine öykünüp eline bir teneke parçası aldı, başladı düm teka, düm tek diye çalmaya… Yılanı oynatacak sözüm ona(!) Kâmil büyük bir hevesle tenekeye vuruyor, yılanın oralı olduğu yok.

Hayvan canını kurtarma derdinde. Kumlar, cam gibi. Yine de hayvan zor da olsa sürünerek Kâmil’in kötü müziğinden kurtulmak istiyor. Sağa gidiyor Yoğurtçu Arif’in oğlu İhsan kesiyor önünü, hayvan sola dönüyor Karamahmut’un İlker geçmesine izin vermiyor, diğer tarafta Kâmil’le ben yılanı engelliyoruz. Bizler çok eğleniyoruz, elimizdeki sopalarla hayvanı dürtüklüyor, onu ileri geri oynatıyoruz.

Biz geleceğin öğretmenleri o yılanla en az kırk beş dakika uğraştık. Hayvan bir ara kafasını kaldırdı, onunla göz göze geldim, yorulmuş, umutsuz bir hali vardı. Bizlerden kurtulamayacağını anlamış olacak ki kafasını arkaya doğru attı, belinde bir yere dokundu dokunmadı… o anda öldü hayvan. Şaşılacak şey dokundu dokunmadı… Onun zehirli bir yılan olduğunu sanmıyorum; ama yılan kendini zehirleyip intihar etti diye düşünüyorum. Artık bu durumu gururuna mı yediremedi, ne bileyim neye yediremedi de gözümüzün önünde intihar etti. Aradan elli yıla yakın zaman geçti, böyle bir olayı bir daha ne gördüm ne duydum. Müthiş bir şeydi benim için! Yılanın çaresizliği bende derin izler bıraktı. Onun çektiği acıyı ben de çektim. Çocuklukta insan bazen acımasız oluyor, karşı tarafa verdiği, vereceği zararı düşünemiyor. Yılanın umutsuz bakışı, sonra da intiharı oynadığımız oyunun yanlış olduğunu gösterdi bana.

Acaba yılanın intiharını diğer arkadaşlarım da hatırlıyorlar mı? Onlar da benim gibi yılanın çektiği acıyı duydular mı? Yoksa sadece ben mi etkilendim bu olaydan? Kimi zaman birden fazla kişi bir olaya tanık oluruz, aradan yıllar geçer, o olayla ilgili yaşananları karşılıklı anlatırız. Anlatılanlar bizleri şaşırtır, zira herkesin anımsadığı farklıdır. Herkes olayı kendine göre yorumlamış, değişik durumlardan etkilenmiştir; üstüne üstlük bir de zaman, örtüsünü örtmüştür geçmişin üzerine.

İlker’e, İhsan’a, Kâmil’e sorsam benim hissettiklerimi onlar da hissettiler mi diye? Belki de hiçbiri anımsamayacaktır!

Yılanlardan başka bir de domuzlar vardı. Gece oldu mu yemek kokusu onları cezbeder, yiyeceklerin olduğu bölüme uğrarlardı. Yemeğin kokusuna gelen domuzları bizim kokumuz kaçırtırdı. Çakallardan söz etmeden geçmek olmaz.

Kastro Deresi

Kastro Deresi

Hiç unutmuyorum bir gece derenin dibinde yatıyorduk, gündüz yılanlar basmış çadırlarımızı, güç bela onlardan kurtulmuşuz, arkadan domuzları kovalamışız. Derken derenin karşısında ‘çav, çav, çav!’ diye bağıran çakalların sesiyle ayağa dikildik. Yataklarımızı çadırlardan çıkardık, derenin yarım metre yukarısına yaydık. Onlarca çakal karşı kıyıda çakal çakal uluyordu, bir ara bağırmaları kesildi, suya şapır şupur atlayıp yüzmeye başladılar, bize doğru geliyorlar, biz de tıs yok, ellerimizde fenerler bekliyoruz.

Bunlar ne menem hayvandır bilmiyoruz, karaya çıkan çakallar köpekler gibi silkelendiler, onların silkelenmelerini duyar duymaz hepimiz aynı anda ‘şak!’ diye fenerlerimizi yaktık. Ortada çakal makal yok, çakal olmadığı gibi tık yok tık!.. Ne şıpırtı, ne tıkırtı, ne bir ağacın yaprağının sallanması… Hiçbir şey! Çakal nasıl bir hayvansa yanıbaşınızda nefesini hissediyorsunuz, göremiyorsunuz. Her gece çakallarla uğraşırdık, bu yaşa geldim kendime soruyorum: «Çakal gördüm mü?» Görmedim. Ama elimle dokunacak kadar yaklaştım. Bazı insanları çakala benzetirler, işte o tip insanlardan çok çekinirim.

Hayvanların bütün derdi karınlarını doyurmaktır. Bütün gün ve gece yiyecek peşinde dolaşır dururlar. Yiyecek ve korunma temel gereksinimleridir. Gerçi bizim Kastro’daki yaşamımız hayvanlarınkine paraleldi. Korunuyor ve karnımızı doyurmak için avlanıyorduk. Karnımız toksa eğleniyor, söyleşiyor, oyunlar oynayıp yüzüyorduk. Açsak tek amacımız karnımızı doyurmanın bir yolunu bulmaktı…

Sabah kahvaltılarımızı hiç unutmuyorum, kahvaltıda pavurya ve bal yerdik. Ekmeğimize balı boca eder üstüne pavuryanın bacaklarının kalın kısmından çıkardığımız eti koyar afiyetle mideye indirirdik. Ondan sonra bizleri tutana aşk olsun, ne enerji verirdi balla, pavurya. Yalnız pavuryayı canlı canlı kaynar suya atmak hiçbirimizin hoşuna gitmezdi, onun sıcak suya atıldığında çıkardığı incecik ciyak sesi tüylerimizi ürpertirdi.

Öğlen ve akşam yemeğimiz balıktı. O zamanlar derelerde, denizde balık boldu. Kimyasal atık derdi, çevre kirliliği yoktu, her şey doğaldı. Saray pazarından aldığımız domates, biber, patates, soğan, sarımsak hep yöremizde yetişirdi. Öyle Çin’den sarımsak, İsrail’den domates tohumu gelmezdi. Yerli malı kullanırdık yerli! Her çarşamba Saray pazarına gider, alışveriş yapardık…

Balıklarımızı da dereden ve denizden tutardık. Sadece benim dört ağım vardı, bir tanesini kimi zaman hırçın, kimileyin uysal olan Karadeniz’e; diğer üçünü de Elmalı Deresi’ne atardım.

O derede en çok sazan tutardık, bir de bıyıklı bir alabalık vardı, çok lezzetliydi. O bıyıklılar ağımıza gelmişse çok sevinirdik. Istranca’dan İstanbul’a su götürebilmek için pek çok irili ufaklı derenin üzerine minik barajlar yapıldı; Elmalı da bu derelerden biri.

Sadece derede değil, denizde de balık tutardım. Tekir ağı denilen ince gözlü ağımın ucunu önce kıyıda bir taşa bağlar, yüze yüze Kastro’nun açıklarındaki kayalıklara gider ağı dört beş metre derinliğe bırakırdım. Ağla gidebileceğim yerin derinliği en fazla dört-beş metreydi. Sabah erkenden önce denizdeki ağı toplardım. Denizden çıkardığım ağın renkliliğini hiç unutmadım, unutamam da… Deniz yaşamının küçük bir tablosu gibi olurdu ince gözlü ağım. Yalnız uykunun esiri olduğumda ağlar güneşi görür ve olanlar olurdu. O çağnozlar ağa doluşur önüne çıkan canlıyı ya da cansızı biçerlerdi. Ağın kurşunlarla bağlı olan alttaki ipini keserlerdi, bir keresinde baş parmağımın ucunu götürüyorlardı da zor kurtardım parmağımı. Tüm bunlar bana iyi ders oldu, her zaman vakitli kalkmaya çalışıp ağı ve balıkları çağnozlara kaptırmamaya  çalıştım.

Kastro Deresi

Kastro Deresi

Ah Kastro! Bana doğayı öğreten, sevdiren yer… Deniziyle, ormanıyla, deresiyle… Evet deresiyle… ille de dere… DSC02244.-orman-dere-abDoğada benim olayım dere… temiz, şırıl şırıl akan bir dere… DSC02249-Dere-orman-abOnun sesini, şırıltısını duyacağım bir yere çadırımı kuracağım. Ve dereye yakın bir yerde kamp ateşimi yakacağım; oldukça özenli, çevreye en küçücük bir zarar vermeden… DSC_0913-ateşSımsıkı kontrol altında yaktığımız ateşler… Yağmurla, karla sönmeyen, rüzgârla çevreye yayılmayan, keyif  ve ısı veren ateşler…

Kastro Dere-Orman

Kastro Dere-Orman

Kastro’da bakmaya doyamadığımız, kıyamadığımız zümrüt yeşili ormanın yanmasına tanık oldum ne yazık ki! Kısa sürede yemyeşil ormanın yerini kapkara bir toprak parçası aldı. Aslında doğada yabancı olmayacak. Yabancı kim? İnsan! İnsandan başka her şey doğaya ait, doğaya zarar vermez. Doğa yapmacık olmadığı gibi  doğada yaşayan canlılar da yapmacık değildir, hepsi doğaldır. Onlar oldukları gibidir; sertlikleriyle, zorluklarıyla, acımasızlıklarıyla, hırçınlıklarıyla, uysallıklarıyla, vahşi güzellikleriyle… Doğadaki canlılar, ne kadar acımasız olurlarsa olsunlar, insanın doğaya verdiği zararı kesinlikle vermemişlerdir.

Ben; doğaya zarar vermeyen, doğada yaşamak isteyen bir insanım. Çok gençken arkadaşlarımla Kastro’da kamp yapmaktan, doğanın içinde olmaktan, derenin kenarına çadırımızı kurmaktan ne büyük haz alırdık.

 

Münir Tecimen

Münir Tecimen

Bir gece ateşimizi söndürdükten sonra çadırlarımızda Karadeniz’in çılgın dalgalarını dinleye dinleye uykuya daldık. Fethi’nin Münir, Münir diye seslenişiyle uyandım: «Hayrola, ne var?» derken altımdaki ıslaklığı hissettim. Durumu anında kavradım, dalgalar sahili döve döve derenin ağzına kum yığmış, o kum yığınları da derenin denizle birleşmesini engellemişti. Denize sularını akıtamayan dere de şiştikçe şişmiş çadırlarımızın bulunduğu alan sular altında kalmıştı.

DSC08173-gün doğumuApar topar dışarı çıktık, güneş henüz doğmak üzereydi, gökyüzü kızarmıştı, çevremizi tam anlamıyla göremiyorduk, el yordamıyla eşyalarımızı toplayıp derenin ulaşamayacağı yüksekçe yerlere taşınmaya başladık, eşyalarımız sular altındaydı. Güneşin doğmasıyla işlerimizi daha kolay hallettik; çadırları, yatakları, battaniyeleri ağaçların dallarına astık, bıraktık doğaya kurumaları için. Bu durum ilk kez başımıza gelmiyordu, bir keresinde üç kere çadırımızın yerini değiştirdiğimizi anımsıyorum. Dere buraya kadar gelemez deyip çadırları kurduk, sen misin dereye gelemez diyen, dere bize kadar ulaştı, arkadan daha yükseklere çıktık, namussuz oraya da geldi. Dere bu, ne yapacağı belli olmaz! Burnunun dibine gidip çadırını kurmayacaksın, oysa biz her seferinde dereyi daha yakından duyumsamak için ıslanmayı göze alarak derenin yakıncığına kurardık çadırlarımızı.

Bu kamplar bizi büyüttü, geliştirdi, sağlam arkadaşlıklar kurduk; hepimiz liseyi bitirdik, büyük kentlerdeki okullara dağıldık. Yaz tatillerinde uzun süreli kamplar kurmaya devam ettik. Bir iki arkadaşımızın dışında hepimiz öğretmen olduk.

Münir-Mehpare Tecimen

Münir-Mehpare Tecimen

Okulu bitirdikten sonra aynı okuldan mezun olan Mehpare’yle yaşamımızı paylaşmaya karar verdik. O da bir doğa severdi.

Eğitim fakültesinden çıkan her öğretmen doğal olarak TÖS (Türkiye Öğretmenler Sendikası) üyesi oluyordu. Her birimiz TÖS’ün birer üyesi olarak önce insan dedik. Öğrencilerimizi ve çocuklarımızı eşit koşullarda, özgür; bilime, bilgiye, aydınlığa, insana önem veren çağdaş bireyler olarak yetiştirmeye çalıştık.

Aydın insanlardan oluşan bir toplumda insanlar birbirine, adalete, hukuka, doğaya saygılı olur; çağdaş, uygar bir dünya kurarız diye düşündük.

Kırk beş-elli yıl sonra bile Kastro çok güzel! Yaz mevsiminde gelmemek koşuluyla diye düşünüyor.

Yıllar önce Kastro’daki kamp yaşamımızı sonlandırdık, ailecek yaz aylarında Kastro’ya gitmeme kararı aldık.

Kastro Türkiye’nin en güzel yerlerinden biridir. İnsanlar Kastro’yu keşfettikçe, Kastro’daki doğal yaşam bozuldu. İstanbul’dan, Tekirdağ’dan, Edirne’den… otobüslerle, özel araçlarla akın akın geldi insanlar buraya. Akın akın geldikçe kalabalıklar, kirlilik had safhayı buldu: gürültü, çevre kirliliği… her türlü çöp…

DSC02422Kastro dere kenarı nylon torbalarGelenler yiyor, içiyor, yüzüyor, güneşleniyordu… bunlar herkesin hakkı, çok da güzel! Her şey iyi güzel de o insanlar giderken tüm pisliğini bırakıp gidiyordu. Kastro’da devamlı kalanlar, kalabalıkların bıraktıkları çöpleri çoluk çocuk toplayıp yakardık… Şişeleri, özellikle kırık şişeleri çocukların gidemeyecekleri yerlerde toplardık. Ne yazık ki insanlarımızda getirdikleri yiyeceklerin, içeceklerin çöplerini geri götürme alışkanlığı yok! Onların karnı doyduktan sonra çöpler ne olursa olsun fark etmiyor. DSC02654-çöpler-aOnun için de Türkiye’nin neresine giderseniz gidin, en ücra köşeler bile çöplüktür. O çöpler oraya insanlar tarafından götürülmüştür. İnsanlarımız çocukluklarından beri doğayı her zaman yararlanılacak bir şey olarak görürler; ağaçları diledikleri gibi kesip yakar, taşından kumundan ev yapıp tüm bunları satıp para kazanmayı düşünürler. Böyle insanlardan doğayı korumalarını beklemek hata olur.Pek çok insanın doğayı sömürmesi, onu yok edip yozlaştırması beni bu tip insanlardan uzaklaştırdı. Ben kendisine, başkalarına, doğaya saygısı olmayan insanlarla yan yana olacağıma gider domuzun, yılanın yanında kalırım daha iyi! O hayvanlardan güçlü olmasam bile onlar bana bir şey yapmaz diye düşünürüm. Biz -ailecek- doğayı, doğallığı, sakin yaşamı severiz; doğanın katledilmesi bizleri her zaman çok üzer. Doğa bizim için çok önemlidir, ona değer verir, zarar vermemeye çalışırız.

Doğaya değer vermek, onu korumak, geliştirmek sevgiyle olur. Doğa sevgisini de çocuklara küçük yaşta vermek gerekir. Önce aile sonra da okul bu görevi yerine getirmelidir. Çocuklara küçük yaşta doğada yaşamayı öğretmek, börtü böceği, çeşitli ağaçları, çiçekleri tanıtmak gerekir. Tüm bunları tanıyan çocuk doğayı sever ve ona zarar veremez. Ne yazık ki ülkemizde okula gidemeyen 8-10 yaşında işbaşı yapan çocuk-adamlar, küçücük yaşta evlendirilen çocuk-kadınlar öyle çok ki! Onlar nasıl daha iyi bir hayat yaşayacaklar? Onlara doğayı kim sevdirecek? Doğruyu yanlışı kim öğretecek?

Çocuğa ne gösterirsen onu sever. Küçük yaşta kampçılığa başlayan çocukların doğayı sevmemesi düşünülebilir mi?

Ben şanslı bir çocuktum, benim çocukluğumda tarım dersi diye bir ders ve Köy Enstitüleri’nden mezun olmuş bir öğretmenim vardı. Öğretmenim müzik dersine girer bize mandolin çalmasını öğretir, resim dersinde resim yaptırır, yazı dersinde güzel yazı yazmayı, Türkçe dersinde okumayı, okuduğumuzu anlamayı, anlatmayı kısacası düşünmeyi öğretirdi. O öğretmenimiz tarım dersimizde de tarımla, doğayla ilgili tüm bildiklerini bize sevgiyle aktarırdı. Doğa aşkım onunla gelişti, güçlendi diyebilirim. Ailem de doğada kamp yapmama karşı çıkmadı, destek verdi. Sevgili babam, dükkânda bana ihtiyacı olmasına rağmen beni hiç engellemedi. Annem zaman zaman: Derenin kenarında yatma çarpılırsın, derdi ama inandığından mı yoksa etrafında çokça duyduğundan mı böyle söylerdi? Bu beni pek de ilgilendirmezdi, ben doğada nefes alır, kendimi çok iyi hissederdim, hele de ormanın içinde şırıl şırıl akan bir dere kenarındaysam, benden mutlusu yoktu!

Kastro

Kastro

Yaz aylarında Kastro’da kamp yapmaya uzun yıllar ara verdik; ama eşim ve çocuklarımla kampçılığı hiç bırakmadık. Türkiye’nin pek çok yerinde kampçılık yaptık. İstanbul’a yakın olmasından dolayı Karacaköy, Yalıköy, Çilingoz, Kıyıköy, Serves, Ormanlı DSC00204-çadırlar abher hafta sonu kamp yaptığımız yerlerin başında geldi. Hepsinin Karadeniz’e kıyısı, geniş-uzun kumsalları, denizle birleşen çevresi ormanlarla kaplı dereleri var.

Kilometrelerce kilometrelerce uzanan incecik kumlu kumsallar, Karadeniz’in dalgalarını büyük bir sevecenlikle karşılar. Kimi zaman mavi, kimi zaman lacivert Karadeniz, kumsallarda bembeyaz köpüklere dönüşür. Denizle kumsalın aşkının tanığı, tepeleri yemyeşil saran ormanlardır. Ormanlarımız, kumsallarımız, denizlerimiz, derelerimiz büyük bir ailedir. Ve bizler de bu ailenin en değerli bireyleriyiz. Ailemizi çok seviyor, onsuz bir hiç olduğumuzu biliyoruz. Biz doğayız, doğaysa biz…

SULTANAHMET’TE ÖĞRETMEN OLMAK

sultanahmet'te öğretmen olmak

Okul; sadece öğrenciyi değil, öğretmeni de eğiten, onu pek çok konuda deneyim sahibi yapan, öğretmenin kendisini geliştirmesine olanak sağlayan kurumdur. Öğretmenin öğretmeni var mıdır?

1995 Köfte Günü STL Öğretmenleri

1995 Köfte Günü STL Öğretmenleri

Öğretmenin öğretmeni, birlikte çalıştığı öğretmen arkadaşları ve öğrencileridir. Her öğretmen ayrı bir dünyadır. Dikkatli bir gözlemci; her öğretmenin farklı yönlerini keşfedip onlardan yararlanabilir, kendisini geliştirebilir. Öğretmenlerin öğrencileriyle olan ilişkilerini, öğrencilerine nasıl davrandıklarını, ders dışı yaptıkları çalışmaları, öğrencilerin psikolojik sorunlarını nasıl çözdüklerini, derslerini nasıl işlediklerini, eğitimle ilgili düşüncelerini öğretmen arkadaşlarımızla yaptığımız sohbetlerle ve gözlem yaparak öğrenebilir, öğrendiklerimizi yaşamımıza geçirebiliriz.

Biz, Sultanahmet Ticaret Lisesi öğretmenleri, kimi zaman üzüntülerimizi, kimi zaman da sevinçlerimizi paylaştık uzun yıllar. Sorunlara birlikte çare bulmaya çalıştık, onları aşmak için çok çabaladık. Zorlukları aşmak bizleri, birbirimize yaklaştırdı. Öğretmenler odasında eski, deri koltuklarda oturup yaptığımız sohbetleri nasıl özlüyorum. Zaman zaman buluşup yine söyleşiyoruz; ama aynı iş yerinde çalışıp birlikte bir şeyler üretmek çok farklı bir tat, insana verdiği keyif bambaşka.

1995 Köfte Günü

1995 Köfte Günü

Ben Sultanahmet Ticaret Meslek Lisesinde öğretmen arkadaşlarımdan, öğrencilerimden, Sultanahmet Ticaret Liseliler (Sutilev) Eğitim ve Dayanışma Vakfı’nda  STL ve STL’de okuyan öğrenciler için canla başla çalışan uzun yıllar önce mezun olmuş öğrencilerden,  STL’de görevli memur ve hizmetli arkadaşlarımdan ne çok şey öğrendim hem öğretmenlik hem dostluk hem de yaşam adına…

Söylediklerim üzerine şöyle düşünebilirsiniz: “Aman ne iyi! Birbirleriyle çok iyi anlaşan, aralarında sorun çıkmayan, düşünceleri paralellik gösteren kişiler aynı okulda görev yapıyorlarmış.”

Hayır, böyle bir durum söz konusu değildi! Hem de hiç değildi! Nasıl olabilirdi ki? Türkiye’nin yedi bölgesinden gelmiş, kişilikleri, düşünceleri, davranışları, olaylara ve kişilere bakış açıları farklı öğretmenlerden oluşuyordu Sultanahmet’in kadrosu, Türkiye’nin diğer okullarında olduğu gibi. Değişik kültürlerin, değişik düşüncelerin olduğu yerde doğal olarak anlaşmazlıklar, farklılıklar da olacaktır; bütün bu farklılıklar çeşitli güzellikleri ortaya çıkarıyor ve değişik kültürleri, uygarlıkları bir arada barındıran Sultanahmet’e de çok yakışıyordu.

İdareyle veya arkadaşlarımızla anlaşamadığımız birçok konu olabiliyordu. Bu konuları konuşuyor, tartışıyor -bu tartışmalar kimi zaman çok sert geçiyordu- sonunda bir şekilde uzlaşıyorduk. Güzel olan, birbirimizi eleştirebiliyor olmamız ve bu eleştirilerden kendimize pay çıkarabilmemizdi.

Bütün farklılıklarımıza rağmen bizler birbirimizi seviyor ve sayıyorduk. Aradan çeyrek yüzyıldan fazla zaman geçti, kurduğumuz dostluklar devam ediyor, zaman zaman görüşüyor, birbirimizi özlemle kucaklıyor, kaldığımız yerden devam ediyoruz konuşmaya, tartışmaya.

Tüm öğretmen arkadaşlarıma ve öğrencilerime sevgilerimi gönderiyorum. İyi ki Sultanahmet Ticaret Meslek Lisesinde bir araya geldik, dostluğu ve yaşamımızın önemli bir bölümünü paylaştık. İyi ki…

Lemis Uysaler (Coğrafya Öğretmeni)

Lemis Uysaler’i sevgi ve özlemle anıyoruz. (Coğrafya Öğretmeni-Mayıs 2008 Sultanahmet Ticaret Meslek Lisesinin Köfte Günü’nde)

Kayhan Derman

Kayhan Derman’ı sevgi ve saygıyla anıyoruz.  (Rehber Öğretmen-Mayıs 2008 STL Köfte Günü)

Zehra Tatar, Nihal Derman, Kayhan Derman

Zehra Tatar (Almanca Öğr.), Nihal Derman (Fizik Öğr.), Kayhan Derman

Münevver Üler

Münevver Üler (Meslek Dersleri Öğr.)

Ünsal Özdemir-Cengiz Saygın-Zehra Tatar

Ünsal Özdemir (Tarih Öğr.)-Cengiz Saygın (Meslek Dersleri Öğr.)-Zehra Tatar

Soldan Sağa: İki öğrencimiz, İsmail Amca, Ahmet Cura, Turan Gerede

Soldan Sağa: Mezun iki öğrencimiz, STL’nin çalışkan hizmetlisi İsmail Ambarlı, Matematik Öğr. Ahmet Cura, Meslek Dersleri Öğr. Turan Gerede

Ahmet Cura ve Tuncay Ersoy mezun öğrencilerimizle

Ahmet Cura ve Tuncay Ersoy (Fen Bilgisi Öğr.) mezun öğrencileriyle

Sara Uğur (Edebiyat Öğretmeni)

Sara Uğur (Edebiyat Öğretmeni-1965 yılında STL’de göreve başlamış.)

Öğrenciler, öğretmenleri Ayhan Zor ve Cengiz Saygın ile

Öğrenciler, öğretmenleri Ayhan Zor (Meslek Dersleri Öğr.) ve Cengiz Saygın ile

Zehra Tatar ve Nihal Derman bir öğrencimizle

Zehra Tatar ve Nihal Derman bir mezun öğrencimizle

Galip Bey mezun öğrencilerimizle

Galip Bey (Meslek Dersleri Öğr.) mezun öğrencilerimizle

Füsun Durna-Saadet Karadağ

Füsun Durna (Matematik Öğr.)-Saadet Karadağ (Tarih Öğr.)

Filiz Öter-Zehra Tatar

Filiz Öter (Fen Bilgisi Öğr.)-Zehra Tatar

Jale Erdem-Sevil Okay

Jale Erdem (Meslek Dersleri Öğr.)-Sevil Okay (Türk Dili ve Edb. Öğr.)

Mualla Varlıoğlu-Avni Karaşıklı (Sutilev Kurucu Üyesi -STL 1950-51 mezunu)

Mualla Varlıoğlu (Meslek Dersleri Öğr.)-Avni Karaşıklı (Sutilev Kurucu Üyesi -STL 1950-51 mezunu)

Sinan Erbay (Sutilev Mütevelli Heyet Üyesi-STL 1963-64 mezunu)

Sinan Erbay (Sutilev Mütevelli Heyet Üyesi-STL 1963-64 mezunu)

Aysel Kıvrıkoğlu (Sutilev Mütevelli Heyet Üyesi-STL 1963-64 mezunu)

Aysel Kıvrıkoğlu (Sutilev Mütevelli Heyet Üyesi-STL 1963-64 mezunu)

Öğrencilerimiz

Mezun öğrencilerimiz

Mezun Öğrencilerimiz

Mezun öğrencilerimiz

Mezun öğrencilerimiz

Mezun öğrencilerimiz

Çocuklarıyla gelen mezun öğrencilerimiz

Çocuğu ve eşiyle STL Köfte Günü’ne gelen mezun öğrencimiz ve sınıf arkadaşı

Mezun öğrencilerimiz okulun merdivenlerinde

Mezun öğrencilerimiz okulun merdivenlerinde

Mezun Öğrencilerimiz

Mezun Öğrencilerimiz

Mezun öğrencilerimiz

Mezun öğrencilerimiz

Mezun öğrencilerimiz

Mezun öğrencilerimiz

Mezun öğrenciler, Mualla Varlıoğlu, Sevil Okay Arkada: Rıza Yeşilırmak

Mezun öğrenciler ve Sevil Okay-Mualla Varlıoğlu
Arkada: Rıza Yeşilırmak

90’lı yıllar… öğrencilerimiz… yaptıkları etkinliklerden birkaç örnek…

Öğrencilerimiz Necati Cumalı ile

Öğrencilerimiz Necati Cumalı ile (Röportaj)

Necati Cumalı ve bir öğrencimiz

Necati Cumalı ve bir öğrencimiz (Röportaj)

Öğrencilerimiz Memduh Şevket Esendal'ın kızı ve oğluyla

Öğrencilerimiz Memduh Şevket Esendal’ın kızı ve oğluyla (Röportaj)

Fazıl Hüsnü Dağlarca ve onunla röportaj yapan öğrencilerimizden biri

Fazıl Hüsnü Dağlarca ve onunla röportaj yapan öğrencilerimizden biri

Öğrencilerimiz Fazıl Hüsnü Dağlarca ile

Öğrencilerimiz Fazıl Hüsnü Dağlarca ile

İbrahim Paşa Sarayı'nda  Öğrencilerimiz, Matematik öğretmeni Füsun Durna ve bir turist

İbrahim Paşa Sarayı’nda (Müze Gezisi)
Öğrencilerimiz, Matematik öğretmeni Füsun Durna ve bir turist

İpek Ongun öğrencilerimizle

İpek Ongun öğrencilerimizle (Söyleşi)

Zeynep Oral ve öğrencilerimiz

Zeynep Oral ve öğrencilerimiz (Röportaj)

Cumhuriyet Güneşi

Cumhuriyet Güneşi(Oyun)

Cumhuriyet Güneşi

Cumhuriyet Güneşi

Mustafa Kemal ve Mazhar Müfit Kansu

Mustafa Kemal ve Mazhar Müfit Kansu (Oyun)

Mustafa Kemal ve Arkadaşları

Mustafa Kemal ve Arkadaşları (Oyun)

Karyalı Prenses

Karyalı Prenses (Oyun)

Pazarlık

Pazarlık (Oyun)

Pazarlık

Pazarlık

Kadınlık Bizde Kalsın

Kadınlık Bizde Kalsın (Oyun)

Yaprak Dökümü

Yaprak Dökümü (Oyun)

Aşık Veysel

Aşık Veysel (Ders Sunumu)

Orhan Veli

Orhan Veli (Ders Sunumu)

Türk Dili ve Edebiyatı Sınıfı

Türk Dili ve Edebiyatı Sınıfı

ÖĞRETMEN

ÖĞRETMEN
Öğretmen seven, sayandır; öğrencileriyle bildiklerini, yaşadıklarını, yaşamdan çıkardıklarını paylaşandır. İnsan, yaptıklarını paylaşmak ihtiyacında olan bir varlıktır. Bu paylaşımcılık bizi biz yapan, insan yapan en önemli özelliktir.

ÖĞRETMENHer öğrenci farklı bir kitaptır. Öğretmen onları iyi okuyandır. Öğrencisinin gözünde öğrenme isteğini görmek öğretmene çektiği tüm zorlukları unutturur. ÖĞRETMENOnların gülüşleri, gelişmeleri, kendi ayaklarının üzerinde durmaları, öğretmene en büyük mutluluğu yaşatır. En kızdığı zamanlarda bile öğrencisini sever öğretmen, koşulsuz sevgidir bu.

Her toplumda kurtarıcı bekleyen insanlar vardır, bunlar birinin gelip toplumdaki bütün sorunları kökünden halledeceğine inanırlar. Aslında “kurtarıcı” kişinin kendisidir.

Herkes kendi sorumluluğunu bilip işini iyi yaparsa, diğer insanların haklarına saygı gösterir, başkalarını rahatsız etmezse her şey yolunda gider ve sağlıklı bir toplum olma yoluna girmiş oluruz.

Ülkemizde işine önem veren, insanlarını önemseyen, onların mutlu olmalarını isteyen binlerce öğretmen geçmişte olduğu gibi bugün de köylerde, kasabalarda ve şehirlerde öğrencilerine yol gösteriyor, onlara örnek oluyor.

Bu öğretmenler köyün, kasabanın, şehrin her türlü olumsuzluklarıyla savaşarak umutsuzluğa kapılmadan, kurtarıcı beklemeden kendileri çözüm üreterek öğrencilerini eğitiyorlar. Eğittikleri öğrenciler, daha sonra yurdun dört bir yanına dağılarak öğrendiklerini başkalarıyla paylaşıyorlar. Bu bir eğitim yarışı elden ele geçiyor ve hep ileriyi, iyiyi, aydınlığı, doğruyu hedefliyor.


Ben şuna yürekten inanıyorum, sınıf hem öğretmenin hem de öğrencinin kendini çok iyi ve mutlu hissettiği bir yerdir. Sınıf, halkı öğrenci ve öğretmen olan bir ülkedir, sınıfa girdikten sonra dışarıyla olan tüm bağınız kesilir. Orada siz, öğrencileriniz ve öğretecekleriniz vardır. Düşünün birinci dereceden bir yakınınızı kaybediyorsunuz; beş gün sonra belki de ertesi gün derse girmek zorundasınız. Bu olay pek çok öğretmenin başına gelmiştir. İçiniz acıyla yanarken, gözünüzden yaşlar akarken sınıfa girersiniz, ilk bir iki dakika size bir asır gibi gelir, karşınızda kıpır kıpır canlılar vardır, onlara hakim olup dersinizi anlatmanız gerekmektedir. Sonra kendinizi toparlayıp konunuzu anlatmaya başlarsınız, anlattıkça değil dışarıyla, beyninizin diğer bölümleriyle bile bağlantınız kesilir, kendinizi yalnız yaptığınız işe verirsiniz. Öğrencilerle konuyla ilgili konuşur, tartışırsınız; onların dersi iyi öğrenebilmeleri için ne gerekiyorsa yaparsınız, kırk dakika göz açıp kapayıncaya kadar geçer, zil çalar. Ağlayarak girdiğiniz sınıftan gülerek çıkarken gülümsemeniz, kapının dışında sizi bekleyen acıyla dudaklarınızda donup kalır. Yüreğinizi yakıp kavuran acınız gelir baş köşeye oturur…

Tiyatrocuların en acılı günlerinde perde kapatmadığı, oyunlarını oynadıkları gibi biz öğretmenler de sınıflarımızda oynarız oyunlarımızı…

‘Düşten Gerçeğe Bir Yol: Eğitim’den alınmıştır.

Epsilon Yayınları