ALINTILAR-9

Defterlere değil de bilgisayara yazdığım, okuduğum kitaplardan alıntıları sizlerle yine paylaşıyorum, bu kitapları sizler de belki okumuşsunuzdur, belki de okuyacaksınız. Bu sefer alıntıları çok uzun tutmuşum .Birkaç yazıya konu olacaklar anladığım kadarıyla. Yaptığım alıntıları tekrar okumak öyle hoşuma gidiyor ki… Kitapları sanki yeniden okuyorum.

 

288-289/ ABİDİN DİNO

Gelin bir heykel yapmaya çalışalım sizlerle. Biraz Mimar Sinan koyalım harcına, biraz Mevlana, biraz Yunus… Sonra buna bir parça Einstein ve Mayerhold ekleyelim. ‘Ah minel aşk’ yazan hat üstatlarını ve Picasso’yu Chagall’i ihmal etmeyelim. Daha sonra bu karışımı alıp Giacometti ya da El Greco gibi ince uzun, gökyüzüne doğru çekilen zarif bir figüre dönüştürelim. Buna bir de derin derin bakan dost canlısı iri gözler ve bedenden bağımsız, ayrı varlıklar gibi görünen uzun parmaklı iki el ekledik mi, Abidin Dino çıkar karşımıza.

Ama bunlar da yetmez. Hadi heykeli yaptık diyelim. Osmanlının, Hind’in, Çin-i Maçin’in, Anadolu köylüsünün, sürrealizmin, Marksizmin, mistisizmin ve 20. Yüzyıl Avrupa kültürünün derinliklerinden imbikle süzülüp gelen bilgeliği nasıl koyacağız bunun içine? Paşa konaklarından gelen soyluluğu, 20. Yüzyılın en önemli maceralarının içinde bulunmasıyla nasıl bağdaştıracağız? Havada iki beyaz kuş gibi uçuşan ellerindeki sevecenliği tamamlayan muzip sesini nasıl duyacağız?

indir (9Nadirkitap.com)Zülfü Livaneli- Sevdalım Hayat

zulfu-zlivaneli-birgün.net

Müzisyen, Senarist, Politikacı, Yazar ve Yönetmen Ömer Zülfü Livaneli foto: birgün.net

abidin-dino_6302 biyografi ans.(1)

Ressam, Karikatürist, Yazar, Film Yönetmeni Abidin Dino           Foto: biyografiansiklopedisi

Bir futbol takımı coştuğu zaman atağa geçer, her oyuncu birbirinden güç alarak karşı kaleye doğru akar. Sanatçılar da böyledir. Bir dönemde, birden fışkırıverirler. Ama bize bunu çok gördüler. Nazım’ı bir tarafa fırlattılar, bizi bir tarafa. Kimimiz hapishanelerde kimimiz sürgünlerde yitip gittik. Oysa ne güçlü bir tomurcuk patlamasıydı o!” ABİDİN DİNO

310/ Mikis’in Kanatları(Mikis Theodorakis)

Mikis2004

Şarkı Yazarı, Besteci, Aktivist, Siyasetçi Mikis Theodorakis   Foto: Vikipedi

Mikis de doğru bildiğini dile getiren politik bir sanatçıydı. Çünkü kurnaz pusulara yatmak yerine, gümbür gümbür atan yüreğinin tepkilerini dile getiriyordu. Mikis’in bu tavrına, büyük ünü de eklenince seveninin çok az olduğu kolayca tahmin edilebilir. Yunan aydınlarıyla konuşurken Mikis adı geçtiğinde, hafif alaycı bir gülümsemeyle karşılaşır ve ‘Haa, şu malum şöhret düşkünü tutarsız!’ diye içlerinden geçirdiklerini anlarsınız. Bana bütün bunlar anlamsız gelir. Onlar Mikis’i anlayamazlar çünkü kumaşları ayrıdır. Mikis daha büyük düşüncelerin, daha yürekten heyecanların ve başka bir çapın adamıdır. Onun davranışlarını gündelik hesap-kitap mantığı içinde ölçüp biçemezsiniz. Yani “Bir kartal gibi onu gökyüzünde uçuran kanatları o kadar büyüktür ki yürürken engel oluşturur.

Girit’te dağılan saçlarını

Efes’te toplayan

Okyanus gibi kabarıp

Olimpos Dağı gibi patlayan

Dostum Mikis

Söyle, kimiz biz?

 

 

indir (6)-wikipedi

Oyuncu Türkan Şoray             Foto: Vikipedi

372/ Ben Türkan’ı hep Türkiye’nin yüzü olarak düşünmüşümdür. Bir oyuncunun yüzü halkın izdüşümüne dönüştüğü anda ölümsüz oluyor; jestleri ne kadar yerliyse o kadar unutulmaz kılıyor filmi.

Fellini İtalyan insanının yüzünü, onun mimiklerini ve davranış biçimlerini keşfetmişti. Ingmar Bergman İsveç’in Ozu ve Kurosawa Japonya’nın resmini yapıyordu.

Aslında her ülkeyi anlatan bir yüz vardır. Fransızlar bu yüzü Marianne adıyla taçlandırarak taşa oyar ve bütün resmi kurumlarına asarlar. Fransa’nın yüzüdür o. Son yıllarda bu onur Leititia Casta’ya bağışlandı. Ama bu işler sadece hükümet kararıyla olmuyor, en büyük jüri halk.

Arap halklarının Ümmü Gülsüm’ü ‘çölün sesi’ olarak bağırlarına basmaları gibi İtalyanların Sophia Loren’de bütün Latin kadınlığını bulmaları gibi uzun ve karmaşık bir süreç gerekli bunun için. Türkiye’den birçok güzel kadın geldi geçti. Kimisi Avrupalıya benziyordu bu kadınların; Avrupalılaşma özlemimizi ifade etti. Kimi Doğuluydu; kökenimizi hatırlattı.

images-leblebi tozu

Oyuncu Türkan Şoray        Foto: Leblebi Tozu

Ama hiç kimse Türk kadınının yüzünü Türkan Şoray kadar simgeleyemedi. Bu ülke kadınlarının iri, siyah ve çile çekmiş gözleri, Türkan Şoray olarak yansıdı beyaz perdeye. Onun yüzü Türkiye’nin yüzü oldu. Ona bu yüzden sultan denildi.

Çünkü bu yüz bir Belçikalıya ait olamazdı, bir Fransız, İngiliz, Amerikalı, Hintli, İtalyan, Arap değildi. Türkiye’ye özgü bir kimyayı yansıtıyordu. Dünyanın bütün ulusları arasında bir anda fark edilen Anadolu bakışı vardı onda. Anadolu’nun yüzüydü. Bu topraktaki milyonlarca kadın yüzünün bileşkesiydi. Evlere kapatılan, tarlada çalıştırılan, çarşaf altında gizlenen, doğuran, doğumlarda ölen milyonlarca kadının ifadesiydi ve bir Mezopotamya gecesi kadar siyah bir peçenin aralığından bizleri süzüyordu.

Bu yüzden ilk yıllarında onu beğenmeyen, yeteri kadar Avrupai bulmayanlar bile zamanla onun etkisi altına girdi. Her zaman olduğu gibi toprak, kültür ve köken galip geldi; taklit, yapay, yapıştırma olanı yendi. Zülfü Livaneli-Sevdalım Hayat

407/ “Sakın üzülme;” diyor. Beni dinle ve sakın üzülme! Bunun yerine iyice kız, şöyle dolu dolu öfkelen ama üzülme. Üzülürsen çürürsün. Kızmak sağlıklıdır. Ben hep öyle yaptım ve öfke beni ayakta tuttu.” Elia Kazan/ Sevdalım Hayat-Zülfü Livaneli

220px-Elia_Kazan_Vikipedi

Amerikalı Yönetmen, Yazar Elia Kazan    Foto: Vikipedi

Batı’da Yaşar Kemal kitapları yayınlayan yayınevi sahiplerinin Thilda’nın akrabaları olduğunu anlatıyorlardı. Bununla da yetinmeyerek Yaşar Kemal’i Siyonist odakların meşhur ettiği konuşuluyordu. Hatta anlı şanlı bir edebiyatçımız bir gün Yaşar Kemal’den Le Monde’a makale yazması için yardımda bulunmasını rica etti. Yaşar Kemal böyle bir gücünün bulunmadığını söyleyince de hayretle, “Aaa!” dedi, “Le Monde’un müdürü senin kayınbiraderin değil mi?”

images (1)-onedio.com.

Yazar Yaşar Kemal    Foto:VİKİPEDİ

indir (7)-bilim ve utopya.com.tr.

Yazar Yaşar Kemal  foto:Vikipedi

Olumsuz cevap üzerine gösterdiği tepki ise daha da ilginçti: “O zaman senin hakkındaki onca yazı nasıl çıkıyor orada?” Sevdalım Hayat/Zülfü Livaneli

429/ Gerçek başarının bir yan ürün olduğunu öğrendim. Başarıyı hedeflerseniz onu kazanamıyor, unutup da kendinizi iyi bir iş yapmaya adarsanız geldiğini görüyorsunuz.

Büyük sanatçıların sadece kendi yaratısıyla uğraştığını, kimseyi kıskanmadığını gördüm.

Dünyayı değiştirmenin ne kadar zor olduğunu öğrendim.

En güzel düşüncenin bile siyaset alanına girdiği zaman çürüdüğünü, siyasetin bütün kavramları daralttığını ve yozlaştırdığını öğrendim.

Şöhret ve mutluluğun ateşle kar gibi olduğunu öğrendim. Biri ötekini azaltıyor ya da yok ediyor.

Sonunda ‘ben’ dediğim varlığın, kozmik sonsuzlukta bir an yanıp sönen bir ateşböceği bile olmadığını öğrendim.

sevdalım hayat_

Foto: Amazon.com.tr

Zülfü Livaneli-Sevdalım Hayat

 

fureya_koral_Halkbank-kültür.com

Seramik Sanatçısı- Füreya Koral       Halkbank Kültür ve Yaşam

Sahi, neden benim kuşlarım durgun ve yorgundu hep? Onları yapmam ömrümün sonbaharına denk geldiği için mi? Sanmıyorum. Çünkü bu yatağa düşene kadar hiç yorgun ve durgun hissetmedim kendimi. Yaşlandığımı, iyice ihtiyarladığımı, hatta hemcinslerime özgü yaşam sınırının ortalamasını çoktan aştığımı bile fark etmedim. Günler, sabah erken saatlerde coşku ve neşeyle uyanılıp gayretle çalışmaya başlanmasını, akşamüstleri de iki kadeh rakı ve yakın dostların eşliğinde keyifle sohbet edilmesini gerektiren zaman dilimleriydi. Buydu hayat. Bu hayatın içinde yaşlanmak, hastalanmak, ölmek yoktu. Hastalıktan payıma düşeni omuzlamıştım zamanında. Sıramı savmıştım.

21/ Biliyor musunuz Aliye hiç ölmedi zaten. O cenneti ve cehennemi bir arada bu dünyada yaşadı ve gravürleriyle, çılgın renkli abartılı giysileriyle, kocaman mavi gözleri, büyük aşkı, sınır tanımaz heyecanıyla, içinden fışkıran sevgi seliyle onu her tanımış olan kişinin yüreğinde, belleğinin bir köşesinde yaşamaya devam ediyor.

22/ Biz Şakir Paşa Köşkü’nün çocukları sanki bir ana-babanın değil de bu ahşap Osmanlı konağının tohumlarıydık. Köşk bizi dokuz ay yerine yıllarca rahminde taşımış gibi, genlerimize sinmiş, iliklerimize işlemiş ve bize özsuyumuzu vermiştir. Sonraki yaşamlarımızda edindiğimiz her birikim ve tecrübe, her acı ve sevinç, her kazanım ve kayıp o konağın ruhumuzu yapılayan harcının üstüne eklenmiştir.

25/ “Efendim” derdi lala, gözlerini fırdöndü gibi çevirerek etrafı kolaçan ettikten sonra, “Cevat Paşa Hazretleri o kadar kabiliyetli, o kadar hamiyetli idi ki, kişiliği zamanın padişahına ağır geldi. Devletin en büyükleri, etraflarında kendilerinden daha ziyade ışık saçan yıldızları barındırmak istemezler.”

(Hakkiye: Füreya’nın annesi) “Güzel olmak dururken, kalkmış akıllı ve becerikli olmuştu ki her iş ona buyrulsun.”

56/ “Mantık, ne zaman sevginin esiri olmamış ki?”

“İçimdeki tek ukte sanata geç başlamış olmaktır.” Füreya

“Yaşam, insanlara affetmeyi de öğretiyor, ölümü kanıksamayı da.”        Füreya-Ayşe Kulin

TOPRAK ve SU

Tepsinin üzerine yığılmış kili avuçladı. Bir serinlik yayıldı parmaklarından kollarına doğru. Sanki beyaz bir ışık, güneşten toprağa, topraktan Füreya’nın ellerine geçiyor, ellerinden yüreğine ve beynine yürüyordu. Sanki, bembeyaz odada günler boyu sırt üstü yatıp da sorguladığı hayatının şifresi, şimdi avuçlarında tuttuğu bu hafif kaygan çamurdaydı.

Bir insana ya da bir şeye tutkuyla bağlanmak istemişti. Her neyse o, onu hep aramıştı. O şimdi avucundaydı. Toprak ve su. Yani çamur. Ne tuhaf! Hastalık, ölüm ve felaketlerle sarsılan Şakir Paşa ailesinin bütün kızları için sanat önce yaşama dönüş yolu, sonra da bir yaşam biçimi oluyordu.

218/ Çamuru yoğururken, çamura biçim verirken sadece kafası değil bedeni de giriyordu işin içine. Füreya’nın elleri, aklı, ruhu ve yüreği aynı anda, aynı ritim içinde çamurla birleşiyordu. Panoların üstüne doğduğu, büyüdüğü toprakların labirentlerinden gelen birikimi yansıyordu. Mevlevi dervişleri,Türk işlemelerinden esintiler, kilimlerin geometrik şekilleri… Adeta yıllardır şuuraltında biriktirdiği her şeyi, farkına bile varmadan dışa vuruyordu. ,

328/ “Evet, günden güne uzamak büyümek değildir, ama günden güne küçülmek, bal gibi yaşlanmaktır.”

“Kuşlar Füreya’nın özgür ruhunu,

Ağaçlar dengeli yalnızlığını,

Figürleri ise her zaman inandığı

İnsanca değerleri yansıtmaktadır.” Candeğer Furtun

0000000187134-1

Foto:D&R

FÜREYA-AYŞE KULİN

“Tiyatro sahnesinde, kulislerinde izleyiciye bilmediği, göremediği yaşamı anlatmak ilginç olabilir diye düşündüm…” Mücap Ofluoğlu

319HqV2txeL._BO1,204,203,200_

Mücap OFLUOĞLU

Bir avuç alkışla doyduk.

Ağlamakla gülmek arasında

Üç duvar ortasında.” BİR AVUÇ ALKIŞ

haSAN ALİ TOPTAŞ_

HASAN ALİ TOPTAŞ Foto;Vikipedi

9/ “Yüzüme bakıyordun ikide bir, derime sinen geldiğim yeri arıyordun belki…”

“Bense büyümelerinden korkarak gözlerimi kapatmıştım. Büyürlerse onlarla birlikte ben de büyüyecektim sanki. Sonra da dedelerimden kalan kelepçe ürpertisi bileklerimde ışıldamaya başlayacak, ruhuma karışan zincirlenmiş köpek ruhu zincir şakırtılarını işittikçe vahşileşecek, çobansı yanımdan yanık kaval sesleri yükselecek, ninemin erkek gölgesinde kuraklaşan gözleri gelip gözlerimden dışarı bakacak ve sesime yüreğimdeki bozkır sessizliği karışacaktı.”

60/ Gözlerimi dünyayı ürkütmekten korkarcasına yavaşça açtığımda, ortalığı kahve kokusu sarmıştı.

Dağın tepesinde, Doğu heykelleri kadar hareketsiz öylece oturuyorduk gene… Ben her zamanki gibi gri sakallıya bakarak kendimizi bir şeylere benzetmeye çalışıyordum. Sözgelimi bitmiş bir şölenden bedenlerini alıp gitmeyi unutmuş, zamanın dışında ve yapayalnız üç tanrıya benzetiyordum bir an.

…Tanrı değiliz, diyordum ben de kendi kendime. Zaten elimizi yüzümüzü oluşturan çizgiler, yaratılanın yaratanda bıraktığı izlere uzaktı.

…belleğimizdeki hatıralardan yani geleceği ele geçirmek adına geçmişe saçıp savurduğumuz kendimizden henüz kurtulamamıştık.

Oysa şehirler, hatıralarımızı süsleyen dostlarımızla birlikte kim bilir nerelerde kalmıştı şimdi; hâlâ var mıydılar, insanlar yiyip bitiriyorlar mıydı onları dalgın fareler gibi, çöpler ve kuşkular sevdiklerimizin üstüne doğru hızla çoğalıyor muydu gene? Bilmiyorduk. Artık bilemezdik de; geçmişi küçük anlarda geleceği de düşlerde arayıp bulmaktan başka seçeneğimiz yoktu.

63-64/ Sonra sarhoşlar geçecekti sokaktan, kaset satıcıları… simitçiler ve piyango bileti satan beyaz şapkalı adamlar geçecekti. Onların arından da zincir şakırtılarıyla silah sesleri geçecekti hiç kuşkusuz.

Bunları görünce biz içimizdeki sokaklara sapacaktık hemen; sanat merkezlerinin, kitapçıların, tiyatro salonlarının ve çiçekçilerin önünden yürüyecektik. Hangi sokakta olduğumuza şaşıracaktık bir an , düşte mi gerçekte mi derken önümüze fırlatılan yumruk iriliğindeki tükrük ve onu izleyen berbat bir gırtlak temizleme sesi içimizdeki sokaktan alıp yürüdüğümüz sokağa getirecekti bizi

62/ “…öyle ki, aynalı çarşılar kuruyorlardı şehirlerde ve tutup o çarşıları türkülere sokuyorlardı sonra ve her gün gelip geçtikleri besmeleli, ıslak ve pahalı çarşılardan çok türkülerdeki çarşıları seviyorlardı.”    ÖLÜ ZAMAN GEZGİNLERİ / Yoklar Fısıltısı 1. Basım 1990

images (2)

“Hiç düş kırıklığına uğramayanlar, hiç umut beslememiş olanlardır.” Bernard Shaw

 

haSAN ALİ TOPTAŞ_

Hasan Ali Toptaş Foto: Vikipedi

167/ “Bir zamanlar baba diye binlerce, yüz binlerce kez seslendiğim halde bir türlü ısınamadığım o adamın gölgesinde nasıl küçülerek büyüdüysem; şimdi de karımın gölgesinde yaşayarak öldüğümü düşünüyordum.”

171/ Belki de düşler, zaman zaman beynimize sızan gözükmez birer varlıktılar; ansızın ürkebilir, başkalarına bulaşabilir ve bir süre sonra güçlerini yitirdiklerinde tıpkı insanlar gibi kıvrana kıvrana ölebilirlerdi. SONSUZLUĞA NOKTA/ HASAN ALİ TOPTAŞ

Jean-Jacques_Rousseau_(painted_portrait)

FİLOZOF JEAN JACQUES ROUSSEAU        Foto: Vikipedi

 

“İnsanlar özgür olarak doğar; ama her yerde zincire vurulmuş olarak yaşarlar.” Jean Jacques Rousseau

“Eğer dünya hakkında azıcık bir şey anlamak istiyorsak, hınçtan ve nefretten arınmamız gerekir.” Gene Genet

indir (10)

YAZAR HANS MAGNUS ENZENSBERGER   Foto: Vikipedi

“İç savaş dışarılardan gelen, bir yerlerden bulaşan bir virüs değil, içsel bir süreçtir. Her zaman bir azınlık tarafından başlatılır; her yüz kişiden birinin onu istememesi, uygarca birlikte yaşamayı olanaksızlaştırmak için yeterli olabilir.” Hans Magnus Enzensberger

“Gerçekte iç savaş çoktan metropollere girdi; metastasları büyük kentlerde günlük yaşamın bir parçası haline geldi.” Hans Magnus Enzensberger.

lawrence-durrell-interview

Britanyalı Yazar, Şair Lawrence Durrell          Foto: vikipedi

“Yazar, insan denen hayvanların en yalnızıdır.” Lawrence Durrell

“Gözlerimiz için ışık ne anlama geliyorsa insan aklı için de özgürlük (düşünce ve yayın özgürlüğü) o anlama gelir.” Wieland

metin eloğlu

ŞAİR METİN ELOĞLU-   Foto: Vikipedi

“Maraş’ları Muş’ları hep geze geze

İstanbul’dan hiç çıkmadım.

Nice senler saysam yol boyunca sevdiğim

Tepeden tırnağa Ayşemayşe” Metin Eloğlu

Buket_Uzuner_-evreest

YAZAR BUKET UZUNER – Foto:Vikipedi

Sayfa: 164

“ Unutmak, yanlışları tekrarlatması bakımından sakıncalıdır. Aptallar unuturlar. Unutmak cahilliğe yol açar. Kinciler, unutmaz ve bilgilerini kendilerini de yok edecek yönde harcarlar. Akıllılar, unutmayan ama bilgilerini kendileri ve idealleri için olumlu enerjiye çevirebilenlerdir.”

“Ben size hatırlayın diyorum çocuğum. Fakat belli bir estetik zevk düzeyine erişmek bir olgunluk ve kültür meselesidir. Hatırladıklarınızın, hayattan zevk almanızı engellemesine izin vermeden hatırlayın. Zevkten sarhoş olmak için bilinci yitirecek kadar içmeye hiç gerek yoktur! Hatta hiç içmeden de sarhoş olunabilir pekâlâ”.KUMRAL ADA MAVİ TUNA-BUKET UZUNER

BİR DİL USTASI HASAN ALİ TOPTAŞ

Roman, öykü, şiirsel metinleriyle tanınan Hasan Ali Toptaş 1958 yılında Denizli’nin Baklan ilçesinde doğmuş. İlk öykü kitabı Bir Gülüşün Kimliği 1987’de yayımlanmış. O yıldan bu yıla pek çok öykü ve romanı yayımlanan yazar, pek çok ödülün de sahibi.

imagesHasan Ali Toptaş beni çok etkileyen bir yazar, onu okurken Türkçede yolculuk yapıyorum, Türkçenin en gizli köşelerine götürüyor beni. Bir dil bu kadar güzel mi kullanılır, Hasan Ali Toptaş’ın betimlemeleri, benzetmeleri nasıl güzel nasıl güzel! Güzel olduğu kadar da ilginç ve şaşırtıcı.

Onun düşlerinde, düşüncelerinde geziyor, yaşıyorum; zaman ne zaman, mekan neresi bir anda her şey yitip gidiyor. Sadece sözcükler kalıyor. Yazarın sözcüklerle kurduğu büyülü, gizemli dünyada doyasıya dolaşıyorum. Sözcüklerle seviniyor, üzülüyor sözcüklerle aşık oluyor, göklerde uçuyorum. Ezilmişliği, suskunluğu, var oluşu, yok oluşu onlarla yaşıyorum. Aman ne güzel bir masalın içindeyim derken o büyülü ortamda gizlerle sarıp sarmalanmış acı gerçekler beni derinden sarsıyor, kendime gelmeye çalışırken bir cümle beni karanlığın dibine çekebiliyor.

Hasan Ali Toptaş’ın ninesinden dinlediği masallar, söylenceler; yaşadığı ortam, köyünün insanları onu nasıl etkileyip onun kitaplarındaki yerlerini almışlarsa ben de onun yazdığı öykülerin, romanların içinde buluyorum kendimi; sanki ben de o öykülerdeki, romanlardaki kahramanlardan biriyim, o düşler benim de düşlerim.

Yazarın kitaplarını okurken pek çok cümleyi not ediyorum, bu cümlelerden bazılarını sizlerle paylaşmak dileğim.

“Eğer Türk Kitaplığı’na sahip olmasaydık, sadece Hasan Ali Toptaş için bile Türkçe öğrenmeye değerdi.” Stefan Weidner

Gölgesizler

Gölgesizler/Roman 1994 Yunus Nadi Roman Ödülü

“Tadına vişne kokuları düşmüş kopkoyu bir karanlığın ortasına gelip durduklarında, muhtar fısıl fısıl konuşmaya başladı.”

“Ortalık tozlu kahkahalarla çınladı bir zaman. Sonra bir uzaklık çöktü köye, bir uzaklık sokak olup duvar olup kapı, pencere, baca ve ses olup kıpırtılar olup ve bakışlar ve susuşlar olup her yeri doldurdu.”

“Ak sakallı yaşlıların duvar diplerini boşaltarak kekeme birer asa tıkırtısının peşi sıra uykuya doğru yürüdüğü saatlerde kadınlar geliyordu Reşit’in yanına… Sokaklara dağılan ayak sesleri Reşit’in içinde yankılanıyordu o sırada, yavaş yavaş Reşit’in içindeki gecede kayboluyordu. Sonra Reşit kalıyordu içindeki gecenin içinde.”

“Ne istiyorsunuz,” diye bağırdı muhtar. Kimseden çıt çıkmadı. Her şey eli mavzerli bir bekçi gölgesiyle muhtar sesinin altına büzülmüş birbirine bakıyordu.”

“Berber, hiç kuşkusuz ağzına düşsel bir çırak almış hırsla geveliyordu.”

“Fısıltılarla büyüyen bu söylenti, masal tozuna bulanmış upuzun kuyruğuyla kapıya dayandığında kadın donmuş kalmıştı.”

“Kalaycı, ellerinin yarattığı onca ışıltıyı dengelemek istercesine kapkara susmuştu.”

“Muhtar, dört yılda bir hazırlatırdı bu sofrayı, tek başına oturup zaferini kutlardı. Kayalıkların gölgesindeki köye kısık gözlerle bakar, karanlık toprak damları tek tek yutuncaya dek bıyıklarını rakıyla sulardı. Gene de yeşermezdi bıyıkları, yıl geçtikçe ağarırdı.”

“Kunduracı; berberin Nuri olup olamayacağını düşündü bir an, kendi kendine ‘Nuri bildiğimiz yanlarını uzak bir yerlere bırakıp köye bu kılıkta dönmüş olamaz mı?’ diye sordu.”

Sıradışı bir yazarla karşı karşıyadır Türk edebiyatı. Hasan Ali Toptaş, olağanüstü yetenekte bir dil ve kurgu ustasıdır. Türk edebiyatının en güçlü romantık kalemidir.” Yıldız Ecevit

Ölü Zaman Gezginleri

Ölü Zaman Gezginleri/Öykü -1992 Çankaya Belediyesi Öykü Ödülü

“… Ninemin erkek gölgesinde kuraklaşan gözleri gelip gözlerimden dışarı bakacak ve sesime yüreğimdeki bozkır sessizliği karışacaktı.”

“Seslerle birlikte pul pul cadde görüntüleri uçuşmuştu üstümüze, kulaklarımıza doluşarak caddeyi göz kapaklarımızın içinden geçirmişlerdi.”

“Tanklar öldürme, kurtulma, sevme ve ezilme duygularının üzerinden geçmiş, sonra vergi memuruyla polis korkusu yüzünden daralan matbaa kapılarına doğru yürümüş, sonra da kurşun harflerin kanına karışarak kitap sayfalarına girmişlerdi.”

“… Belki, o günden sonra söylenecek her şarkıda birkaç notanın tadını kaçıracaktı gökyüzüne asılıp kalan tank homurtuları.”

“…zamanın tıpkı bir yol ya da gökyüzüne tırmanan masmavi, kocaman bir ağaç gibi kollara ve dallara ayrıldığını düşünmüştüm. Bu varsayıma göre, insan her an bir kavşaktaydı; gördüğü, dokunduğu, yaşadığı, yaşamadığı ne varsa onlara yaslanarak ya o yolu seçecekti, ya da ötekini.”

“Ellerim birbirinden habersiz iki yorgun yaratık gibi yan yana duruyorlardı. Buruşuktular. Zaman ellerimdi de, bütün varlığımla onu izliyordum sanki.”

“… Öyle ki, aynalı çarşılar kuruyorlardı şehirlerde ve tutup o çarşıları türkülere sokuyorlardı sonra ve her gün gelip geçtikleri besmeleli, ıslak ve pahalı çarşılardan çok türkülerdeki çarşıları seviyorlardı.”

Sonsuzluğa Nokta’yı bir kara romana çeviren kendine özgü dehşetini yaratan ne kazadır, ne sakatlanma, ne ölüm. 21.yy. arifesindeki insanlık trajedisini, kimliksizliğini dile getirmesidir.” Erendiz Atasü

Sonsuzluğa Nokta

Sonsuzluğa Nokta/Roman-1. Basım 2002-Kültür Bakanlığı Roman Ödülü (Mansiyon)

“Çantamın içinde kitaplarım vardı, kimselere göstermediğim, herkesten köşe bucak sakladığım şiirlerim vardı ve annemin babamın uykuya gömüldüğü, kardeşimin kolunu bacağını dağıtarak ölü gibi kalakaldığı ve evdeki sessizliğin kalemimin cızırtısına doğru eğilip eğilip duvarlarda yankılandığı saatlerle doluydu o şiirler, kendimi kalem ucuyla deşmelerimle, kendimi gizli gizli kanatmalarımla, ruhumun çıplaklığı ve çıplaklığımın yorgan altlarında küflenen acemiliğiyle doluydu. Ayrıca, o şiirlerde ben, birkaç yıldır içimde yaşadığını hissettiğim oldukça sinsi ve silik bir hayvanın varlığını da seziyordum. Her dizede tüyleri vardı sanki, dizeler arasında belli belirsiz ayak izleri ve o gibi, ö gibi ya da a gibi yuvarlak harflerin ortasında da kocaman kocaman bakan, derin derin gözleri vardı. Şiirlerimi kimsenin okumasını istemiyordum bu yüzden, onlar elimin altında oldukları sürece kendimi de elimin altında hissediyordum. En önemlisi de içimdeki o silik hayvana hâlâ sahip olabildiğimi görmenin mutluluğunu duyuyor ve o anda çantamı dizlerimden indirip yere bırakırsam birdenbire eksileceğimi ve kente yolculuk boyunca yüreğinde bir çantalık boşluk taşıyan, yarım yamalak bir Bedran götüreceğimi düşünüyordum.”

“…Özlemleri ve tutkuları ayrı; binlerce, milyonlarca Bedran bırakıyordum kasabada. Beni tanıyan herkesin gözünde, o gözün derinliğiyle biçilmiş bir Bedran.”

“O geleceğin Türk edebiyatına damgasını vuracak birkaç yazardan biridir.” Yıldız Ecevit