NAPOLİ’DEN ROMA’YA

Napoli (Naples)

Napoli (Naples)

Napoli- Pozzuoli’deki Solfatara Kamping’de üç gün kaldık. Karavanımızı kampingde bırakıp her sabah Pozzuoli’den metroyla Napoli’ye gittik ; kenti, kentteki yaşamı, kentin tarihini, kültürünü, insanını tanımaya çalıştık. Akşamları otobüs veya metroyla Pozzuoli’ye döndük.

My captured pictureNapoli’den sonraki durağımız Roma olacaktı. Napoli’den Roma’ya gitmek için bindik karavanımıza düştük yollara. Roma’ya giderken iki yol seçeneğimiz vardı: biri otoyol, diğeri deniz kenarından Roma’ya giden eski yoldu. Biz, otoyolu değil eski yolu tercih ettik.

Napoli-Roma arası

Napoli-Roma arası

İtalya’nın kıyılarını, köylerini, kasabalarını görür, istediğimiz yerde mola veririz diye düşündük.

Napoli-Roma arası

Napoli-Roma arasındaki yerleşimlerden biri

Kimi zaman virajları bol olan sahil yolundan, kimi zaman her iki tarafı yemyeşil, ekili alanların olduğu dümdüz yollardan geçtik. İlginç köyler, kasabalar gördük.

Napoli-Roma arası

Napoli-Roma arası

Napoli-Roma arası 200-250 km, görsel olarak zevkli bir yolculuk yapıyoruz. Roma’da Roma Kamping’de kalacağız. Karavancı dostumuz Ahmet Bey, İtalya’daki kamplarla ilgili 400 sayfalık bir kitap vermişti. Kitapta her kampın adresi, telefon numarası ve kamplarla ilgili bilgiler var. Roma’da ilk işimiz kalacağımız kampı bulup yerleşmek, sonra da toplu taşıma araçlarını kullanarak şehri gezmek olacak.

Roma Kamping otoyol üzerindeydi, otoyoldan gitseydik kampingin önünden geçecektik; oysa biz eski yoldan varacaktık Roma’ya. Bu da bize sorun yaratabilirdi. Neyse Roma’ya girdik, haritaya göre Roma Kamping’den oldukça uzaktık.

Roma-Venedik Sarayı

Venedik Meydanı (Piazza Venezzia)-Vittorio Emanuele II Anıtı

Roma’da Venedik Meydanı’nda bir gence Roma Kamping’e nasıl gideceğimizi sorduk.O, şöyle bir tarif yaptı:

“Önce sola dönün, sonra sağa, elli metre gittikten sonra yine sağa dönün, nehrin kenarındaki yolu takip edin,

Roma 1.Köprü

Roma Castel Sant’Angelo ve Sant’Angelo Kalesi’ne giden Sant’Angelo (Aziz Melek) Köprüsü

Sant’Angelo köprüsünden değil ondan sonraki köprüden karşıya geçip sola devam edin…„

Genç İtalyan’ın tarif ettiği yolu takip ettik, önce Sant’ Angelo Kalesi’ni, daha sonra Tiber nehrinin bizim bulunduğumuz tarafla karşı tarafı birbirine bağlayan iki tarafında da heykeller olan muhteşem Sant’Angelo (Aziz Melek) Köprüsü’nü gördük.

Roma Tiber nehri kenarı

Roma Tiber Nehri kenarında mola

Karavanımızı nehrin kenarına park ettik ve tarihi kaleyle köprüsünü uzun uzun seyrettik. Kaleyi de köprüyü de çok beğendik; ama kalenin geçmişini öğrenince keyfimiz kaçtı. Aziz Melek (Sant’Angelo) Kalesi II. yüzyılda Roma İmparatoru Hadrian tarafından yaptırılmış. Hristiyanlığın kabul edilmesiyle Papalık merkezi olmuş, daha sonra Papa Vatikan’a geçmiş, San Pietro Bazilikası ve Sant’Angelo Kalesi arasında 13. yy. sonlarında inşa edilen gizli bir geçit bulunmaktaymış. Bu geçidi Papalık tehlike anında kaçış yolu olarak saptamış.

Papalık Vatikan’a taşındıktan sonra Aziz Melek Kalesi hapishane olarak işlevini sürdürmüş. Pek çok davaya bakılmış burada ve pek çok kişi idam edilmiş. İdam edilenlerin kesik kafaları günlerce köprüde asılı dururmuş başkalarına ibret olsun diye. Tüm bunlar yetmezmiş gibi kaledeki küçük, havasız, rutubetli hücrelerde kalan mahkumlar olumsuz koşullardan, açlıktan, hastalıktan pek fazla yaşamazlarmış. Ayrıca Fatih Sultan Mehmet’in oğlu Cem Sultan da sürgündeyken uzun süre Sant’Angelo Kalesi’nde hapis yatmış. Neyse ki artık kale hapishane değil, hiç kimse orada idam edilmiyor, 1901 yılından beri ulusal müze olarak ziyaretçilerini bekliyor.

Tiber nehrine, kaleye, köprüye veda edip Sant’Angelo Köprüsü’nden sonraki köprüden karşıya geçip sola döndük 500-600 metre gittik gitmedik San Pietro Bazilikası karşımıza çıktı, oraya bak buraya bak genç İtalyan’ın tarifini unuttuk, sağa mı yoksa sola mı sapacağımıza karar veremedik. Önce sola girelim, olmazsa döneriz dedik. Yola devam ettik; bu arada şehir merkezinden de uzaklaştık. Birilerine yolu sorduk, sorduğumuz bazı kişiler İngilizce bilmiyordu. Hem İngilizce hem de Roma Kamping’i bilenlerin yaptıkları yol tarifleriyse birbirinden farklıydı. Bazıları da:

“Siz buralarda ne yapıyorsunuz, buralar tekin yerler değil, bir an önce buradan uzaklaşın!„ diyorlardı. Onların bu sözleri üzerine çevremize dikkatlice bakınca oldukça ıssız, ağaçlıklı bir yolda olduğumuzu fark ettik, yerleşim yeri değildi burası, pek fazla insan da yoktu. Sağa sola dönüp oradan uzaklaşmaya çalıştık, ters yola girmişiz, karşıdan gelen aracın sürücüsü avaz avaz bağırıyordu.

Hani Türkiye’yi hiç aramadık, trafikte bizden beş beterdiler doğrusu. Sağa dön, sola dön, düz git derken birkaç iş yerinin bulunduğu bir mahalleye geldik. Küçük bir oto tamirhanesinin önüne park ettik, kapıda yaşlı bir İtalyan duruyordu. Ona, umutsuz ve yorgun bir şekilde Roma Kamping’e nasıl gideceğimizi sorduk. Adamın İngilizce bilmediğini öğrenince umutsuzluğumuz daha da arttı. Adam bizi nasıl anlayacak da Roma Kamping’e nasıl gidileceğini anlatacaktı! Amaaa ön yargılı olmamak gerektiğini anladık; çünkü yaşlı İtalyan, bize yolu İtalyanca o kadar güzel tarif etti ki bulunduğumuz yerden sekiz kilometre uzakta olan Roma Kamping’i elimizle koymuş gibi bulduk.

My captured pictureKaravanla yolculuk yapmak çok zevkli ve güzel! Gittiğiniz yeri neredeyse adım adım dolaşıyorsunuz, o yörenin halkıyla, esnafıyla yakınlaşıyorsunuz. İlk defa gittiğiniz yabancı bir ülkenin herhangi bir kentine herhangi bir yerinden giriyorsunuz, elinizde size yardımcı olacak o kentle ilgili kitaplar, haritalar var. Bunlar kesinlikle işinize yarayacak materyaller olsa bile ilk gün o kentte bir acemilik yaşayabilir, sinirleriniz gerilebilir. Bütün bunlar o kadar önemli değil; en önemli şey konuşlanacağınız kampı bulup yerleşmek sonra toplu ulaşım araçlarının yerlerini öğrenmek.

My captured pictureToplu ulaşım araçlarıyla kentin kalbine ulaşıp oradan hangi müzeye, ören yerine, meydana, kafelere gitmek istiyorsanız gidebilirsiniz. Sonra bir gün önce tanıştığınız kentle öyle sıkı fıkı olursunuz ki kendinizi yıllardır orada yaşıyormuş gibi hisseder, bir müzeden diğerine koşturursunuz. Günde on, on iki saat ayakta kalır ve yürürsünüz. Akşam geç saatlerde kampınıza gelir, minik eviniz karavanınızda dinlenmeye çalışır, yorgunluktan bitap düşerek uykuya dalarsınız. Ertesi günkü koşturmaya gücünüzü toplamanız gerekmektedir.

Bulunduğunuz ülkenin doğal güzelliklerini, tarihi yerlerini, sanatını tanımak size yetmez; halkın yaşam tarzını, düşüncelerini, birbirlerine ve size karşı davranışlarını da öğrenmek istersiniz. Karavanla gezdiğiniz için gittiğiniz yerlerin halkıyla haşır neşir olabilirsiniz.

Aynı durum yabancı ülkelerden Türkiye’ye gelen kampçı ve karavancı turistler için de geçerlidir. Avrupa’nın değişik ülkelerinden gelen turistler yıllarca Ataköy ve Çiroz (Florya) Kamping’de kaldılar. Çadırlarını, karavanlarını kamplarda bırakıp kimi zaman 81, 72T no.lu otobüslere, kimi zaman trene, minibüslere, taksilere binerek Yenikapı’ya, Aksaray’a, Sultanahmet’e, Eminönü’ne, Taksim’e, Boğaz’a, İstanbul’un pek çok semtine gittiler. Bizim dış ülkelerde gezdiğimiz gibi onlar da bizim ülkemizde gezdiler. Müzelerimizi, saraylarımızı, köşklerimizi, camilerimizi, kiliselerimizi, kulelerimizi, sanat evlerimizi… dolaştılar; yemeklerimizi yediler, halkımızı tanıdılar, kaldıkları kamplarda Türk karavancılarla dostluk kurdular.

Üzülerek hem de çok üzülerek söylüyorum ki artık ne Ataköy Kamping ne de Çiroz Kamping var! Binlerce kampçı ve karavancı için İstanbul diye bir kent yok artık! Neden??? Nedeni onların İstanbul’da kalabilecekleri bir kamp yeri olmaması! Yazık hem de çok yazık! Avrupa Kültür Kenti İstanbul’a bu hiç yakışmıyor! İstanbul ne yapsın? O, bütün direnciyle, umuduyla yıkımlara, talanlara, betonlaşmaya, yozlaşmaya karşı duruyor. Herkes ondan bir şeyler almaya çalışsa da onu yok etmeye uğraşsa da bence o, hâlâ dimdik ayakta ve çok güzel!

Beni duyan, söylediklerimi önemseyen olur mu bilemiyorum; ama ben İstanbul’un kampinglerine kavuşmasını diliyorum. Kamplarımızı istiyorum!!!

İstanbul’daki kampinglerin acı sonunu da Avrupa’da kampçılığa-karavancılığa verilen önemi de içinde yaşayarak öğrendik.

Roma Kamping’e geldiğimizde zar zor karavanımızı yerleştireceğimiz bir yer bulduk. Kamp çok doluydu. Karavancıların, kampçıların biri gidiyor beşi geliyordu. Roma, kampçıların en fazla geldikleri yerlerden biri. Karavancılık ve kampçılık o kadar yaygın ki şaşırmamak elde değil. Çadırını, uyku tulumunu, karavanını alan düşmüş yollara değişik ülkeler, insanlar, kültürler tanımak uğruna.

 

Reklamlar

NAPOLİ’DE GÜNLÜK YAŞAM, TARİH ve KÜLTÜR

 

Pompei

Pompei

Napoli’de önce Pompei’yi gördük, ertesi gün de Pompei’den çıkan pek çok sanat eserinin sergilendiği Napoli Ulusal Müzesi’nin yolunu tuttuk. Müzeye doğru ağır ağır ilerlerken aniden önümüzde bir motorsikletli belirdi. Durduk, ona yol verdik; motoru 25-30 yaşlarında biri kullanıyordu. Motorun ön tarafında, adamın ayakları arasında, ilk anda fark edemediğimiz üç yaşlarında bir çocuk oturuyordu. Ufaklık etrafına gülücükler saçıyordu, onu çok sevimli bulduk, gülerek ona el salladık. Motosikletli adam da gülümseyerek önümüzden geçti gitti. Kendi aramızda, çocuk babasıyla olmaktan ne kadar mutlu diye konuştuk.

Müzeye yaklaşmıştık ki bir kadının canhıraş feryadıyla arkamıza döndük ne oluyor diye! Ve ne olduğunu gördük; motorsikletli bir genç, bir turistin elindeki torbayı almaya çalışıyordu. Kadının torbası yırtıldı, içindekiler yerlere saçıldı. Motorsikletli gaza bastı, gitti. Biz de motorsikletlinin gittiği yere doğru yürümeye başladık, bu bizim gittiğimiz istikametin tam tersiydi. Kadının torbasını çeken motorsikletli adam yüz metre ilerde başka motorlarla buluştu. Gruba yaklaşmaya başladık herhangi bir şey düşünmeden. Aaa, o da ne? Motorunun önünde çocuğunu taşıyan adam da onların arasında değil mi? Adam hırsızlığa oğluyla çıkmış, olacak şey mi? diye söylendik. Motorlulara doğru yürümemiz, onlara dikkatli bakmamız, hırsızları rahatsız etmiş olacak ki hepsi gürültülü bir şekilde farklı yönlere dağıldılar. Ortada tek bir motor kalmadı.

Bu olayı konuşa konuşa geri dönüp müzeye girdik. My captured pictureNapoli Müzesi çok büyük bir müze, müze binası çok etkileyici!

Napoli Ulusal Müzesi Giriş Bölümü

Napoli Ulusal Müzesi Giriş Bölümü

My captured picture

Mozaik Eser

Mozaik Eser-Çingeneler

My captured picture

Napoli Ulusal Müzesi Üst Kat

Napoli Ulusal Müzes’nin Üst Katı

Dünyayı sırtında taşıyan Atlas

Dünyayı sırtında taşıyan Atlas

Burada Pompei’den kurtarılmış eserleri, Romalılarla ilgili yapıtları, dünyayı sırtında taşıyan Atlas’ı, dünyanın her yerinden getirilmiş sanat eserlerini gördük.

Müzedeki Mısır Bölümünden Mumya

Müzedeki Mısır Bölümünde Mumyalanmış Ayaklar

İtalya’daki hemen hemen her müzede olan Mısır Bölümü burada da vardı. Mısır eserlerinin yabancı ülkelerde bu kadar çok olması, insanı ciddi biçimde düşündürüyor.

Yavuz İnce ve Romalı heykel

Arkadaşımız Yavuz ve Roma heykeli

Roma dönemi heykellerini incelerken bir heykelin burnuyla arkadaşımız Yavuz’un burnu arasındaki benzerlik ilgimizi çekti. Mithat, Yavuz’la heykelin fotoğrafını çekerken benzerliği gören turistler şaşkınlıklarını gizlemeden durmuş onları seyrediyorlardı.

Napoli Müzesi’nin içinde birçok bölüm var. Günün değişik saatlerinde açılan bazı bölümlere ayrı ücret ödemeniz gerekiyor.

Henüz açılma saati gelmemiş bir bölümün önünde upuzun bir kuyruk gördük, kuyrukta bekleyenlerin yaş ortalaması 65-70’ti. Mithat: “Bu bölüm neyle ilgili?„ diye sorarken kuyruğun önüne geçip kafasını kapının camlı bölümüne uzatınca kuyruktaki yaşlılardan bir bağırış koptu:

“Sıraya girin!

Mithat:

“Ben içeri girmeyeceğim, „ dese de insanların söylenmeleri kolay kolay bitmedi. Müzenin bu bölümünde özellikle Pompei’den çıkarılan cinsellikle ilgili yapıtlar sergileniyormuş. İlk çağdan günümüze cinsellik! Binlerce yıl önce Pompei’deki yaşamı eleştirenler, Pompei’ye lanetli kent diyenler, bu kuyrukları görseydiler ne düşünürlerdi acaba? Kuyrukta bekleyen yaşlı insanlara bir daha bakıp o bölümden ayrıldık. Böyle büyük bir müzeyi dolaşmaktan çok yorulmuştuk, özellikle yaşlıların ilgisini çeken ‘özel bölümü’ gezecek halimiz kalmamıştı(!)

pompei-napoli 279-agkMüzeden çıkıp deniz kenarına gitmek için yürümeye başladık. Napoli’de gezerken çok fakir semtler, içinde yaşanamayacak, eski, bakımsız binalar gördük. İnsanların buralarda nasıl yaşadıklarını merak ettik. Çamaşırların yolun iki tarafındaki evlerin arasına asılmış olduğunu görünce Kumkapı’yı anımsadık.

Napoli Duomo Meydanı

Napoli’nin en büyük meydanı Piazza del Plebiscito (Plebiscito Meydanı) ve San Francesco di Paola Bazilikası

Napoli’deki tarihi binalara, geniş mi geniş meydanlara bayıldık. Napoli’nin ana meydanı Piazza del Plebiscito’da büyük bir katedral olan San Francesco di Paola,

İspanya kralı III. Charles'ın heykeli

İspanya kralı III. Charles’ın heykeli


katedralin önünde 1732-1734 yılları arasında Napoli’nin kralı olan III. Charles’ın heykeli ve onun tam karşısında

Palazzo Reale-Royal Palace(Royal Sarayı)

Palazzo Reale-Royal Palace(Royal Sarayı)

Royal Palace bulunuyordu. III. Charles 1759’da -kardeşi ölünce- İspanya kralı olmuş. Bu meydanda zaman zaman açık hava konserleri yapılıyormuş. Dünyaca ünlü sanatçılar burada konser veriyorlarmış.

Ülkemizde bu kadar geniş meydanlar olmamasına hayıflandık. Boş alanlar insanımızı rahatsız ediyor sanki, boşluklar anında binalarla dolduruluyor. Hiç boş alan, öyle boş boş durur mu? Orası kaç para eder biliyor musunuz? Eee, o zaman meydana ne gerek var? Satılsın; işyerleri, evler yapılsın,. Hem öyle sıradan evler değil, depreme dayanıklı evler yapılsın yüzme havuzları olan. Bunlar trilyonlara satılsın, halkımız da kolayca bu evlere, işyerlerine sahip olsun. Boş boş duran, başı boş meydanların kime ne faydası var(!) Ne o, siz aynı fikirde değil misiniz? Olmaaaz(!) Farklı düşünemezsiniz(!)

Napoli’nin geniş meydanlarından birinde sabah Pompei’de tanıştığımız İranlıyla karşılaştık. Gezip gördüğümüz yerleri karşılıklı anlattık, birbirimize birtakım önerilerde bulunduk. Napoli’de kaldığımız üç gün boyunca Napoli’nin değişik yerlerinde onunla rastlaştık. Kendi aramızda bu adam mutlaka bizi takip ediyor diye şakalaştık.

napoli birRoyal Palace’a yakın bir alış-veriş merkezi olan Galleria Umberto I’i gezdik. Galeride çeşitli dükkanlar, kafeler, özel yaşam alanları bulunuyor.

The Galleria Umberto I kapısından alış-veriş merkezinin görünüşü

Galleria Umberto I’in ana kapısından alış-veriş merkezinin görünüşü

Galerinin dört kapısı var değişik caddelerden girilen. Galerinin planı haç biçiminde yapılmış. Galeri geniş bir alana kurulmuş ve çok yüksek olan tavanı demir çerçeve ve camdan yapılmış.

The Galleria Umberto I

Galleria Umberto I

Alış-veriş merkezinin tam ortasında da büyük bir kubbe var ve bu kubbe Napoli’nin pek çok yerinden kolaylıkla görülebiliyor. Galleria, Napoli’de sosyal yaşamın aktif bir merkezi görünümünde; çocuklar, gençler, orta yaşlılar ve yaşlıların toplanma merkezi. Napoli’ye gelen turistlerin mutlaka uğradıkları bir yer Galleria.

Galleria'nın Kubbesi

16 metal kiriş ile desteklenen Galleria’nın  Cam kubbesi

pompei-napoli 208-a

The Galleria'nın tabanının merkezine mozaik olarak yapılmış on iki burçtan biri

Galleria’nın tabanının merkezine mozaik olarak yapılmış on iki burçtan biri

San Carlo Opera Binası  Galleria Umberto I'in ana kapısının karşısında

San Carlo Opera Binası
Galleria Umberto I’in ana kapısının karşısında

Royal Palace, San Carlo Opera Binası, Anno Alış-veriş Merkezi, Galleria Umberto I

Royal Palace, San Carlo Opera Binası, Anno Alış-veriş Merkezi, Galleria Umberto I

Napoli Mithat-Mualla-Yavuz ve güvercinler

Napoli-Nuovo Kalesi önündeki park/ Mithat-Mualla-Yavuz ve güvercinler

Bir başka gün Napoli’de dolaşmaktan bitap düşmüş halde kendimizi Castel Nuovo (Nuovo Kalesi)’nun önündeki parkın yeşilliklerine bıraktık, önce çimlere uzanıp dinlendik. Çay saatimiz gelmişti, sırt çantalarımızdan termoslarımızı, kek ve sandviçlerimizi çıkardık. Ohh! O yorgunluğa çay nasıl iyi geldi. Hiç kolay değil en az altı-yedi saat o müze senin bu galeri benim dolaşmak. Biz çayımızı içerken kuşlar gelip bulunduğumuz yere kondular, kek kırıntılarıyla besledik onları.

Çaylarımızı yudumlarken yoldan geçen turist otobüslerindeki rehberlerin My captured picturearkamızda yükselen kaleyi gösterip bir şeyler anlattıklarını gördük. Kaleyi ne güzel gezdiler deyip gülüştük. Dinlenip biraz güç topladıktan sonra pompei-napoli 194-abgCastel Nuovo’ya girmek için kalenin kapısına geldik, geldik de o kapıdan ha deyince girmek olacak şey değildi! Muhteşem bir kapıydı! Napoli-Nuovobir.Kale kapısının üzerindeki ve etrafındaki heykelleri, kabartmaları inceledik uzun süre. İnsan nereye bakacağını, hangisini inceleyeceğini şaşırıyor.

napoli 186-a

Kendimizi Castel Nuovo’nun girişinden zorlukla ayırıp içeri attık. Gişedeki görevliler bizlerle çok ilgilendiler, bizden Türkiye hakkında bilgi aldılar. Kaleyi gezmemize çok memnun oldular. Onların bizlere gösterdikleri içten ilgi çok hoşumuza gitti. napoli 183-aNeşeyle kaleyi ve Museo Cıvıco’yu dolaşmaya başladık.

Üst kattaki salonlarından birinde Napoli’yle özellikle Vezüv Yanardağı ile ilgili fotoğraf sergisi, diğer bölümdeyse iç içe salonlar, bu salonlara açılan odalar, odaların içinde odalar ve My captured picture

My captured pictureher birinde kıymetli eşyalar, sanat yapıtları vardı.

Castel Nuovo'dan Napoli Limanı

Castel Nuovo’dan Napoli Limanı’na bakış

Kalenin manzarası güzeldi, üst kattaki pencerelerden Napoli Limanı ve sahil yolu görünüyordu.

Müzede o salon senin bu oda benim derken saatler akıp gitti. Saatin kaç olduğunun farkında değildik, bir görevlinin yanımıza gelip bizi uyarmasıyla saatin yedi olduğunu anladık. Görevli de kalenin kapanacağını, kaleden çıkmamız gerektiğini söyledi. Canımız sıkıldı, isteksizce:

“Ne yapalım, çıkmamız gerekiyorsa çıkarız, „ dedik. napoli 184-aAşağıya kalenin avlusuna indik, çıkışa doğru yürürken görevli kendisini takip etmemizi söyleyip sağ tarafa yöneldi, bir kapının önünde durdu. Görevlinin önünde durduğu kapı kapalıydı. Adam kapanmış olan bu bölümün kapısını açtı, karanlık bir yere girdik. My captured pictureGörevli, bir dakika dedikten sonra bir düğmeye bastı, bir anda bulunduğumuz yer ve cam bir kapıdan girilen büyük salon ışıl ışıl aydınlandı. My captured pictureCam kapıdan girmeden önce sol tarafımızda tabanın aydınlandığını fark ettik. Burası üstü camla kaplı bir mezardı ve mezarın içinde iki iskelet vardı. Ürperdiğimi hissettim, sanırım diğerleri de ürperdiler.

Salona girince başka bir sürprizle karşılaştık, salonun tabanı boydan boya camdı, salonun dört bir yanını çevreleyen yürüme alanı vardı. My captured pictureSalonu dolaşırken camın altında kazılmış tarihi alanı ve buradan çıkan eserleri görüyorduk. Çok esrarengiz bir atmosferdi.

Napoli’deki o salondayken bir anda kendimi Sultanahmet’te bir halı atölyesi ve satış mağazasında buldum. Beynin işleyişi çok ilginç; benzer yerleri, olayları aylar, yıllar öncesinden çıkarıp bugünle birleştiriveriyor. Herhangi bir nesne, olay, kişi bize daha önce yaşanan olayları anımsatıveriyor.

Sultanahmet’ten Gedikpaşa’ya giden yola girdikten iki yüz metre sonraydı bu halıcı. Büyük bir kapıdan girdiğinizde yüksek tavanlı, geniş bir atölyeyle karşılaşıyordunuz. Kadınlar burada halı dokuyorlardı tezgâhlarda. İlgili kişinin, bize halıları göstermesi için alt kata indik, satış elemanı bir iki halıyı yere serdi, halıları serdiği yer tahta veya beton değil, camdı.

Üzerinde durduğumuz alan da siyah camdı, ilk etapta bastığımız yerin cam olduğunu fark etmemiştik. Ne zamanki halılar yere atıldı o zaman tabanın cam olduğunu anladık. Bu arada bir şey daha oldu, siyah camın altı aydınlandı, ortaya Eski Roma ya da Bizans’a ait tarihi bir alan çıktı. Satıcı Hereke, Bünyan, Milas, Uşak… çeşit çeşit halıları cam tabanın üzerine seriyordu, halıların hepsi birbirinden güzeldi; ama bizi halılardan çok camın altındaki tarihi yer ilgilendiriyordu. Halıcıya aşağıya inip inemeyeceğimizi sorduk.

“Tabii buyrun!„ dedi. Aşağıya inince buranın yemekhane olduğunu gördük. Halıcının anlattığına göre burası toprakla kaplıymış, temizlenince eski kalıntılar, taş duvarlar ortaya çıkmış. İş yeri sahibi de: “Burayı yemekhane yapalım, çalışanlar yemeklerini burada yesinler.„ demiş. Böylelikle bu tarihi alan ilginç bir yemekhane olmuş!

Napoli’deki üzeri camla kaplanmış tarihi mekân, bana Sultanahmet’teki tarihi yemekhaneyi anımsattı. Napoli’yle Sultanahmet birbirine karıştı. Ben Napoli’yle İstanbul arasında gidip gelirken görevlinin sesiyle daldığım hayal âleminden uyandım.

Görevliye nasıl teşekkür edeceğimizi bilemedik, bize kalenin bu bölümünü gösterdiği için. Bizim memnuniyetimiz onu mutlu etmişti. Kale kapandığı halde o, bizi buraya getirmişti, ne kadar teşekkür etsek azdı. Yoksa bu ilginç bölümü göremeyecektik. İnsanın işini severek yapması ne kadar güzel bir şeydi! Kaleden çıktık, sahil boyunca yürümeye başladık.

My captured pictureNapoli’nin merkezine gidecektik bunun için de sahil yolundan ayrılıp içeri girdik. Napoli’de otobüs duraklarının ve metro istasyonunun bulunduğu alana doğru yürürken bir iki gün önce Pozzuoli’de kendilerinden bilgi aldığımız bir iki kişiye rastladık farklı zamanlarda. Onlar bizi tanıdılar neşeyle el salladılar, biz de onları selâmladık.

Toplu taşıma araçlarının bulunduğu meydana gelince

“Otobüsle mi metroyla mı gitsek?„ diye konuşurken Pozzuoli otobüsünü gördük. Bu sefer de otobüsle gidelim Pozzuoli’ye, yol boyunca farklı yerler görürüz, diye düşündük. Pozzuoli otobüsünün yanına geldiğimizde otobüs kalkmak üzereydi. Bilet alıp geliyoruz, dedik. Sürücü:

“Sizi bekleyemem, kalkıyorum, „ dedi. Ve kalktı.

Biraz bekleseydi ne olurdu sanki, bir sonraki otobüs kim bilir kaçta kalkar? diye söylenirken, makineden biletlerimizi aldık. Biletleri alıp döndüğümüzde Pozzuoli’ye gidecek olan başka bir otobüsün durakta durduğunu gördük, kapıları kapalıydı.  Elimizde biletler, otobüsün yanında beklerken yanımıza bir bey geldi. Elimizdeki biletlere bakıp:

“Yanlış bilet almışsınız 1.500 liretlik değil 2.500 liretlik bilet almalıydınız, „ dedi. Nedenini sorduk.

“Pozzuoli, Napoli’nin dışında bir yer, onun için biletleri daha pahalı, „ diye yanıtladı sorumuzu. O zaman biletleri değiştirelim diye kendi aramızda konuşurken adam:

“Boş verin, otobüsün sürücüsüne söyleyin ve bu biletleri makineye atın, değiştirmeyin.„ dedi. Otobüsün sürücüsünü bulup durumu anlatalım, dedik. Adama sürücüyü nerede bulacağımızı sorduk. O da gülerek:

“Sürücü benim, „ demesin mi?

Buna öyle güldük, öyle güldük ki… Sürücü, hangi ülkeden geldiğimizi, daha sonra nerelere gideceğimizi sordu. Sorularını yanıtladık. Ona, Solfatara Kamping’de kaldığımızı, bizi oraya yakın bir durakta indirmesini söyledik. Tamam, dedi. Otobüsün sürücüsüyle yarım saat sohbet ettik, adam çok konuşkan ve espriliydi. Öyle hoş ve gırgır olaylar anlatıyordu ki… Biz de ondan aşağı kalmıyorduk, karşılıklı anlattıkça anlattık…. Bu söyleşiden çok keyif aldık, çok eğlendik, çok güldük.

Sizler şimdi ne var bunda, anlatmaya değecek bir olay mı bu? diyebilirsiniz. Burada ilginç olan İtalyan sürücüyle aynı dili konuşmuyor olmamızdı. O, bize her şeyi İtalyanca anlattı;  biz de Türkçe ve İngilizce anlattık. İşin komik tarafı o, ne Türkçe ne de İngilizce biliyordu. Bizler de İtalyanca bilmiyorduk. Birbirimizin dilini bilmediğimiz halde birbirimizin anlattıklarını, tüm esprileri anlayabiliyorduk.

İnsan bazen kendi ülkesinde aynı dili konuştuğu insanlara derdini, düşüncelerini anlatmaya çalışır anlatamaz; ya da onların anlattıklarını anlayamaz, doğru iletişim kuramazken yabancı bir ülkede dilini bilmediği bir insanla iletişim kurabiliyor. Onun beyninin kıvrımlarını okuyabiliyor, esprilerini anlayıp gülebiliyor. İlginç ve komik!

Otobüsün sürücüsüyle konuşurken zamanın nasıl geçtiğini anlamadık, sürücü otobüsün kapısını açıp şoför mahalline girdi, biz de otobüse binip biletlerimizi makineye attık. Otobüsün arka sıralarına oturduk. Şoför mahallinin şeffaf bir kapısı vardı, sürücü kapıyı kapattı; artık onun yolcularla hiçbir ilgisi kalmamıştı, o camlı bölmede görevini yapıyordu. Bu durum bize tuhaf geldi. Ülkemizde sürücüyü yolculardan ayıran camlı bir kapı yoktur. Bizim sürücülerimiz sürekli yolcularla muhatap olur, kutuya atılan biletleri ya da basılan akbilleri kontrol eder. İtalya’da ise sürücü sadece arabayı kullanıyor; “Kim bilet attı, kim atmadı?„ onu hiç ilgilendirmiyor.

Otobüsümüz saat dokuzda Napoli’den hareket etti, on beş-yirmi dakika geçtiğimiz yerleri gördük, hava kararınca dışarısını göremez olduk. Otobüs her durakta durup yolcu alıyor ya da indiriyordu. Otobüse zencisi, beyazı, efendisi, serserisi, sarhoşu… çeşit çeşit insan biniyordu. Çoğu bilet atmıyordu, bazıları bizim yabancı olduğumuzu anlıyor, bize dik dik bakıyordu. O tipleri gördükçe sürücünün kendisini o bölmeye neden kilitlediğini anlayıp ona hak verdik. Bir ara iki üç kişi tartışmaya, itişip kakışmaya başladı. Bir an önce kampa varmak istiyorduk; yol da bitecekmiş gibi görünmüyor, uzadıkça uzuyordu.

Aramızda “Sürücü bizi Solfatara Kamping’de indireceğini anımsayacak mı, ya bizi anlamadıysa?„ diye konuşuyorduk.

Saat onu geçti, otobüsün camından dışarı bakıp bir şeyler görmeye çalışıyorduk; fakat her yer zifiri karanlıktı, geçtiğimiz yerlerde yerleşim yok gibiydi. Kimi zaman düz gidiyor, kimi zaman virajları döne döne yukarılara çıkıyorduk. Sonunda otobüs durdu, sürücü camlı kapıyı açıp dışarı çıktı, bize seslendi, gülerek Solfatara Kamping’e geldiğimizi söyledi. Otobüs durakta değil, tam kampingin kapısının hizasında durmuştu. Ona teşekkür ettik, indikten sonra otobüsün hareket etmesini bekleyip sürücüye el salladık, o da bize dostça gülümseyip el salladı. Oh, sonunda kampımıza gelmiştik!

Yorucu, zorlu, neşeli, üzüntülü, kaygılı, heyecanlı anlar geçirmiştik, karavanımızın önünde duran koltuklara yerleştik, hayal ve düşünce denizimize bıraktık kendimizi. Kampta ses seda yoktu, ortalık çok sakindi; çevremiz ağaçlarla, gökyüzü yıldızlarla kaplıydı ve bunları Solfatara’nın o eşsiz sülfür kokusu tamamlıyordu(!) Bu koku ilk günkü kadar kötü gelmiyordu artık. Alışmak böyle bir şeydi demek ki!

Gün boyu yaşadıklarımızı, gördüklerimizi, öğrendiklerimizi; özümseyip, ayrıştırıp uygun bölümlere yerleştirmesi için beynimize teslim ettik.

 

VOLKANIN YUTTUĞU KENT POMPEİ

Pozzuoli Kenti

Pozzuoli Kenti

Pozzuoli’de Solfatara Kamping’e yerleştik, geceyi kampingde geçirdik, sabah erkenden kalktık, karavanımızı kampingde bırakıp Pompei’ye gitmek için metroya yürüdük. Pozzuoli’den metroya binip  Napoli’ye gittik, Napoli’de aktarma yapmamız gerekiyordu, en yakın gişeden Pompei’ye gitmek için bilet istedik. Gişedeki hanım Pompei’ye giden trenin farklı bir perondan kalktığını, acele etmemiz gerektiğini, on dakikaya kadar trenin kalkacağını söyledi. Koşmaya başladık, koştuğumuzu gören görevlilerden biri, trene yetişebilmemiz için yürüme bandını çalıştırdı. Pompei’ye giden trene yetiştik. Napoli-Pompei arasında yirmi-yirmi beş durak vardı.

Pompei’de metrodan indikten sonra ilk gözümüze çarpan karavan kampları oldu.

Camping Pompei

Camping Pompei

Kampingler sıra sıra dizilmiş kampçıları ve karavancıları bekliyordu.pompei-napoli 165-abKamping Pompei’yi, Kamping Zeus’u, Spartacus Kamping’i dolaştık. Ağaçların altı karavan ve çadırlarla doluydu. Düzenli, temiz, yemyeşil kampinglerdi. Kamping Zeus’ta yüzme havuzu bile vardı. Pompei Antik Kenti’ni görmeye gelen kampçılar ve karavancılar bu kamplarda kalıp çevreyi dolaşıyorlardı.

Spartaküs Kamping (Camping Spartaküs)

Spartaküs Kamping (Camping Spartaküs)

Kampçılığa ve karavancılığa çok önem veriliyor buralarda, turizmin en önemli ayağından biri bu sektör.

Pompei Kazı Alanı

Pompei Antik Kenti’nin Planı

Pompei

Pompei

Pompei’ye girmek için önce bilet alacağız, amaan ne var bunda alın bileti girin kente diyebilirsiniz. İşte bu iş o kadar kolay değil! Bilet almak için gişelerin önünde uzayan kuyruklara girmek gerekiyor. İtalya’da hangi müzeye, tarihi alana giderseniz gidin bu kuyruklarla karşılaşırsınız. Bizde elektrik, su, doğalgaz, banka kuyrukları uzun mu uzundur, İtalya’da ise müze kuyrukları. Bir müzeye girmek, bir kuleye çıkmak için saatlerce bekliyor turistler İtalya’da. Hem de bizdeki kuyruklarda olan şikayetler, kavgalar, tartışmalar yok müze kuyruklarında. İnsanlar ayakta dikilmekten yorulsalar bile şikayet etmiyorlar.

İtalyanlar, turizmin ülkelerine sağladığı kazancın farkındalar; tarihlerinden, sanat eserlerinden nasıl para kazanacaklarını çok iyi öğrenmişler. Her şeyi paraya dönüştürmüşler. Öyle ki kiliselere giriş genellikle ücretsiz; ancak kiliselerin içindeki bazı bölümlere sanat eserleri yerleştirmişler. O eserleri görmek için para ödemeniz gerekiyor.

Pompei gişeleri önünde uzayan kuyruklardan birinde sıraya girdik, kente giriş ücretinin öğretmenlere yüzde elli indirimli olduğunu öğrendik. Sıra bize geldiğinde bir tam, üç öğretmen bileti istedik. Görevli pasaportlarımızı istedi, pasaportları verdik. Görevli kişi pasaportlarımıza baktıktan sonra:

“Size öğretmen indirimi yapamam, tam ücret ödeyeceksiniz.” dedi.

Hepimiz: “Neden?” diye sorduk. O:

“Sizin ülkeniz AB’ye üye değil, AB’ye üye olan ülkelerin öğretmenleri bu indirimden yararlanabilirler.” demesin mi?

Buna çok bozulduk, çok canımız sıkıldı. Böyle bir şey nasıl olur? AB’ye üye olmayan ülkelerin öğretmenleri, nasıl öğretmen sayılmaz? Nerede insan hakları? Bunların uygarlıkları sadece kendilerine mi? diye söyleniyorduk ki yan taraftaki kuyruktan bizi destekleyen cümleler duyduk hem de Türkçe. Kırk yaşlarında bir adam:

‘Bunlar çifte standart uyguluyorlar, her şeyi kendi çıkarları için kullanıyorlar’ ve buna benzer şeyler söyledi.

Adam Türk değildi. Ona nereli olduğunu sorduk.

“İranlıyım, üniversiteyi Türkiye’de okudum.” dedi. Türkçeyi güzel konuşmasının nedenini de anlamış olduk. Onunla biraz sohbet ettikten sonra Pompei’ye girdik.

My captured picture

pompei-napoli 041-abgtPompei kentinin geniş caddeleri, agoraları, pompei-napoli 143-agcaddelerin iki yanında sıralanmış dükkânları, zenginlerin evleri, evlerin My captured pictureduvarlarındaki ve yerlerdeki mozaikler, tiyatrosu, arenası, My captured pictureatların hazırlandığı, bakımlarının yapıldığı geniş My captured picturemekânlar, heykeller, resimler, güzel ve pahalı eşyalardan arta kalanlar…

pompei-napoli 062-ab

DSC05191Pompei ab-

My captured picture

My captured picture

My captured picture

pompei-napoli 040-a

pompei-napoli 061-a

My captured picturepompei-napoli 122-ag

pompei-napoli 124-ag

İki bin yıl önce yaşayan bir kentmiş Pompei, zengin bir kent. Ve bu kentte zevk ve sefaya düşkün, zengin bir halk yaşarmış. Tarihi kayıtlar, Pompei kentini cinsel sapkınlık merkezi olarak gösteriyor, Tanrı tarafından lanetlendiğini söylüyor. Pompei’de yaşayan binlerce zenginin yanı sıra onlara hizmet eden köleler de varmış. Köleler! Sahipleri onları satın alır, satar, her türlü aşağılık işlerde kullanır; onlara eziyet edermiş.

Kölelik hiçbir zaman kabul etmediğim ve edemeyeceğim, canımı çok acıtan bir şey! İnsan, bir başka insanı nasıl kullanır, onun haklarını gasp eder, ona acı çektirir. Onu herhangi bir nesne gibi nasıl satar ya da satın alır? Bu çok kötü bir durum!

Yüzlerce yıl önceymiş kölelik sistemi. Artık kölelik yok!

Yok mu???

Kendilerini uygar, gelişmiş, çağdaş sayan zengin ülkelere şöyle bir bakın bakalım; az gelişmiş ülkelere barış, demokrasi götüreceğiz diye neler yapıyorlar?

Efendim!!! Kölelik???

İnsanın bencilliği, her şeye egemen olma tutkusu, insanın insana kulluğunu sürekli gündemde tutacaktır. İlk çağın köleliğiyle yirmi birinci yüzyılın köleliği şüphesiz aynı değil, yöntem ve biçim değişikliği var. Ama sonuç olarak kölelik biçim de değiştirse köleliktir!

İşte Pompei’de kimileri varsıllık, ihtişam içinde yüzüp kimileri yoksulluk içinde boğulurken için için kaynayan, kızan

pompei-napoli 007-aVezüv Yanardağı’na bulunduğu yer dar gelmiş; kabarmış kabarmış Pompei’yi kaplamış. Şehir ve şehirde yaşayan zenginler, fakirler kızgın lavlar altında kalmışlar. Volkan eşitlikçi davranmış; zengin, fakir ayrımı yapmamış. Ölüm herkesi eşit kılmış. Eşitliğin bedeli bu kadar mı ağır olur!!!

Her ne kadar tarihi kayıtlar, buradaki yaşam biçimini eleştirse de, Pompei’ye lanetli kent dense de bir yanardağın lavları, kızgın külleri altında kalmak hiç kimsenin hak ettiği bir şey olamaz.

DSC05118-Pompei-ab

Taşlaşmış İnsanlar

My captured picture

My captured picture

My captured pictureAşırı sıcak insanları bulundukları şekilde taşlaştırmış. Toprak altından çıkarılan taşlaşmış insanların kimi iki büklüm, kimi sırt üstü, kimi cenin şeklinde, kimi yüzükoyun kalakalmış..Taşlaşmış insanların yüzündeki acıyı, korkuyu, yalvarışı; dudaklarındaki sessiz çığlığı, gözlerindeki çaresizliği gördüğümde yüreğime binlerce iğne battı, beynim ve yüreğim onların çektiği acıları çağırdı, beni o acıların içine bıraktı. İki bin yıllık acı, sanki bugün yaşanıyordu.

Yüzlerce, yüzlerce yıl küller altında kalmış Pompei. Ancak 1790’lı yıllarda ortaya çıkarılabilmiş, çıkarılanlar kentin yarısı bile değilmiş! Pompei gibi zengin bir kentte pek çok değerli sanat eseri varmış. Buradan çıkarılan ya da kurtarılabilen eserler Napoli’deki Ulusal Müze’de sergilenmekte.

Pompei’ye gişedeki olaydan dolayı kızgın olarak girdik, oradan üzgün hem de çok üzgün ayrıldık. Hepimiz Pompei’de yaşananlardan etkilenmiştik. Herkes kendi düşünce dünyasına çekilmişti; birlikte metroya binip Napoli’ye gittik; her birimiz kendi yalnızlığımızda düşüncelerimizle savaşıyorduk.

NAPOLİ-POZZUOLİ (PUTZUOLİ) ve SOLFATARA KAMPİNG

Yunanistan’ın Patras Limanı’ndan  Superfast feribotuyla İtalya’nın Bari Limanı’na geçtik karavanımızla. Bari’den Napoli’ye devam ettik, Bari-Napoli arası 260 kilometreydi, temmuz ayı olmasına rağmen yollar pek kalabalık değildi ve yolun iki tarafında da manzara çok hoştu! Yemyeşil üzüm bağları arasında yol aldık, tarihi onlarca köyden geçtik.  Koni biçiminde tepeler, dağlarla çevrili göz alabildiğine uzanan ovalar gördük. Ovaların etrafında ya da ortasında bulanan tepelere köyler, kasabalar kurulmuş. Eteklerden başlayıp en tepeye kadar tarihi evlerle kaplı koniler çok hoş bir görüntü sergiliyordu. Ve ovalarda ekilmedik bir karış toprak yoktu. Yemyeşil ekili alanlar… Tarihle iç içe geçmiş yaşamlar, antik köyler… İnsan bakmaya doyamıyor.

Pompei

Pompei

Napoli’ye varmadan -25-30 km-  önce Pompei yolunu gösteren tabelayı gördük; ama Pompei’ye girmedik. Önce Napoli’ye gidip orada bir kampa yerleşmeyi, başka bir gün Pompei’ye gitmeyi düşündük.

Bari’den Napoli’ye gelirken Pompei’ye girip oradaki kamplardan birinde kalmış olsaydık ya da Napoli’de kalabileceğimiz bir kampingi nerede bulacağımızı iki İtalyan’a sorup farklı yanıtlar almasaydık yolumuz Pozzuoli’ye düşmeyecekti.

Pozzuoli’deki doğal güzelliği, zengin tarihi mirası, hâlâ istim üzerinde olup sülfür mağaralarındaki çatlaklardan dışarıya tükürük atan, buhar çıkaran Solfatara’yı görmeyecek, kentin gizlerini çözmeye uğraşmayacaktık.

Sophia Loren -Dünyaca ünlü İtalyan sinema oyuncusu

Sophia Loren -Dünyaca ünlü İtalyan sinema oyuncusu

Pozzuoli’yle ilgili bilgimiz, dünyaca ünlü yıldız Sophia Loren’in doğduğu ve on beş yaşına kadar orada yaşadığıyla sınırlı kalacaktı. SAMSUNGPozzuoli’nin içinde yer aldığı Camping Flegrei Bölgesi, tarihi yönden çok zengin olan doğal bir cennet!

Napoli (Naples)

Napoli (Naples)

Napoli’ye varınca önce karavanla şöyle bir turladık sonra da kamping arayışına girdik.

Napoli (Naples) Limanı

Napoli (Naples) Limanı

Önce bir kampinge yerleşelim ondan sonra Napoli’yi etraflıca gezeriz diye düşünüyorduk.

Karavanı yolun kenarına park edip dört yolun kesiştiği meydanda gördüğümüz takım elbiseli, ellerinde bond çantalar olan iki İtalyan’a yakınlarda kalabileceğimiz bir kamping olup olmadığını sorduk. Onlar birbirlerine baktılar.  Sonra sorumuzla ilgili uzun bir tartışmaya girdiler. Biz onların hararetli konuşmalarını merakla takip ediyorduk. Çok komiktiler! Öylesine içten, coşkulu tartışıyorlardı ki…

Kampingin yerini birbirlerine gösteriyorlardı, yalnız biri kuzeyi gösterirken diğeri güneyi gösteriyordu. Ve her ikisi de doğru bildiklerini kanıtlamak için kıyasıya mücadele veriyordu. Hiç durmadan, bir virgüllük nefes almadan nasıl bu kadar hızlı konuşabiliyorlardı? Şaştık valla! Adamlar bizi unutmuşlardı. Sanki bir İtalyan filminin figüranlarıydık! Ne kadar heyecanlı, ateşli insanlardı şu İtalyanlar!

Baktık adamların anlaşacağı, bizi doğru adrese yönlendireceği yok, ayrıldık yanlarından, bindik karavanımıza. Yanlarından geçerken tartışmaları hâlâ sürüyordu. Onların haline gülerken bir de baktık Napoli’den çıkmışız, bu sefer de kendi halimize güldük. Kaç kilometre gittiğimizi fark etmedik, kendimizi Pozzuoli’de bulduk.

Pozzuoli- Tapınak (Temple)

Pozzuoli- Tapınak (Temple)

Pozzuoli’nin meydanındaki antik yerleşim yerini görünce attık kendimizi karavandan dışarı, bastık fotoğraf makinelerimizin deklanşörlerine. Kent bizi bir anda kendine bağladı.

Pozzuoli

Pozzuoli

Pozzuoli, İtalya’nın güneyinde Pozzuoli Körfezi’nde Napoli’ye bağlı tarihi bir kent. Eski çağlarda Cumaenler tarafından kurulmuş ve Dicaearcha adı verilerek önemli bir liman haline getirilmiş.

Pozzuoli’de Solfatara Kamping levhasını görüp levhanın gösterdiği yönü takip ettik; Pozzuoli’yi dolaştık, fakat herhangi bir kampinge rastlamadık. Geri dönüp levhanın olduğu yere geldik, levhaya dikkatli bakınca eğrilmiş olduğunu gördük. Levhayı düzelttikten sonra sağa değil dosdoğru, yukarıya çıkmamız gerektiğini anladık. Pozzuoli’den iki kilometre mesafede olan Solfatara Kamping’e vardık. Kampa girmeden önce karavanı yolun kenarına çekip aşağıda kalan Pozzuoli’yi, Pozzuoli Körfezi’ni, körfeze uzanan burnu seyrettik. Manzara çok güzeldi. Manzarayı içimize çektik, yolun karşısına geçtik.

Solfatara'nın giriş kapısı

Solfatara’nın giriş kapısı

Kampın giriş kapısı, aynı zamanda büyük bir binanın da kapısıydı.  Karavanımızın bu kapıdan geçebileceğini düşünmedik. Kapıdaki görevli kendinden emin, girmemizi işaret etti. Solfatara kamping-bbBüyük binanın kemerli kapısından girdik içeri.

Karavanımızı, gölgesi büyük bir ağacın altına park ettik. Masamızı, sandalyelerimizi çıkardık, yemek hazırladık, yemeğimizi yedik. Bu zaman zarfında burnumuza sürekli pis bir koku geliyordu. Bu koku bizi çok rahatsız etti, bizden başka rahatsız olan yok gibiydi. En sonunda dayanamayıp kokunun nereden geldiğini bulmak için etrafı dolaşmaya çıktık.
My captured pictureVee Solfatara Kamping’in çok özel bir yerde olduğunu anladık. Bir volkanın yanı başındaydı. Volkanik bir alanın yakınında olan tek kamp olup İtalya’nın en önemli kamplarından biriymiş meğer!

Burası, Pozzuoli’nin en dikkat çeken yeri Forum Vulcani. Burada sülfür mağaraları bulunmaktaymış. 1190 yılında bu mağaralarda birkaç volkanik erime olmuş, mağaralardaki çatlaklardan sülfürik asit çıkmaya başlamış.

My captured pictureSolfatara’yı dolaşırken volkan; sülfür gazı tükürüp duruyor, volkanik buhar bulduğu deliklerden dışarıya sızıyor, ortalığı bir koku, bir koku kaplıyor… Oh! Sonunda rahatladık, kokunun kaynağına ulaşmıştık. Oh ki ohhh!

Solfatara yanardağı eliptik bir kratere sahipmiş. Bu eliptik kraterin geniş olan tarafının çapı 770, kısa olan tarafı 580 metreymiş ve dört bin yıl önce bu formu almış. Orta Çağ’da turistler buraya kaplıca tedavisi için gelirlermiş. Solfatara’yı gezip dolaştıktan, hakkında bilgi edindikten sonra karavana gidip neler yapacağımızı konuştuk.

Mithat:

-Ben karavana bakım yapacağım, oldukça uzun bir yol yaptık, bundan sonra da yolumuz uzun.

Yavuz:

-Ben de sana yardım edeyim.

Biz (Mualla ve ben) de:

-O zaman biz de Pozzuoli’ye gidip otobüsün, metronun yerini öğrenelim, yarın gideceğimiz yerlerle ve Pozzuoli’yle ilgili bilgi alalım.

Mithat’la Yavuz karavanla ilgilenirlerken karşımızdaki çadırın önünde oturan, Bulgar plakalı aracın sahibi, iri yarı adam onların yanına gelip:

-İyi günler komşu bir ihtiyacınız var mı? diye sordu.

Adamın inceliği hepimizi memnun etti, ona teşekkür ettik. Bulgaristanlı komşumuz, Mithat ve Yavuz’la sohbet ederken biz de kampingin tarihi kapısına doğru yürümeye başladık. Kemerli kapıdan çıkıp yolun karşısına geçtik. Tepedeyiz, aşağıda Pozzuoli kasabası ve Pozzuoli Körfezi… Her yer yemyeşil… Yeşillik maviyle bütünleşmiş… Nefis bir manzara! Bir müddet etrafı seyrettik, sonra aşağıya doğru yürümeye başladık, iki kilometre yürüyeceğiz. Fazla bir yol değil!

Pozzuoli (Putzuoli) ve çevresi buram buram tarih kokuyor, tarihi eski evler, adım başı karşımıza çıkan kiliseler, sanat galerileri… Bir yandan etrafımızı inceliyor, bir yandan da söyleşiyor, tarihi mekânların içine girip dolaşıyoruz. Girdiğimiz kiliselerden birinde düğün vardı, bizi çok iyi karşıladılar, ağzımızı açmadık, sadece gülümsedik, düğünü izledik. Düğünde hoşça vakit geçiriyorduk; ama metronun yerini bulmamız gerektiği geldi aklımıza, düğünden ayrıldık.

Yüz metre yürüdük yürümedik oldukça etkileyici, tarihi bir bina dikildi karşımıza, onunla ilgilenmemek olmazdı. Kendimizi güç bela o binadan ayırıp yürümeye devam ettik. Bir kilometre sonra metro istasyonunu gördük. Metronun Napoli’ye gidiş ve Napoli’den dönüş saatlerini öğrendik. Ertesi gün Pompei’ye gidecektik. Pozzuoli’den Pompei’ye giden tren yoktu, Napoli’ye gidip oradan aktarma yapacaktık.

Metro istasyonundan ayrılıp kentin merkezine inmeye başladık. Dilenci vapuru gibiydik, sekiz on adımda bir durup ilgimizi çeken tarihi mekânları inceliyor, açık olanlara girip dolaşıyorduk. Pozzuoli’nin merkezinde daha önce gördüğümüz tarihi tapınağa uğramadan geçemedik. Kentin ortasındaki bu tarihi alan(tapınak-temple), kendimizi başka bir zamanda hissetmemizi sağladı.

Pozzuoli-Riona Terra- Serapis Tapınağı

Pozzuoli-Rione Terra- Serapis Tapınağı

Tapınak (Temple), Pozzuoli’nin en modern semti Rione Terra’nın merkezinde yer alıyordu. Bu tapınak Roma İmparatoru Augustus adına yapılmış ve yapıldığı dönemin ender bulunan örneklerinden biriymiş. İşin ilginci, tapınağı bir yangın ortaya çıkarmış. Tapınağın bulunduğu yerde kentin katedrali ‘Duomo’ bulunuyormuş, 1964 yılında katedral yanmış ve çökmüş. Duomo’nun yok olması tapınağın kalıntılarının ortaya çıkmasına neden olmuş.

Pozzuoli’nin ortasındaki Duomo’nun yanması sadece antik Roma kalıntılarını değil, Grek, Geç Ortaçağ, Rönesans, Barok ve Modern Dönemlere ait tarihi katmanları da gün ışığına çıkarmış. Bu tapınak kalıntılarının en önemlilerinden biri Serapis Tapınağı’ymış. Serapis’in heykelinin bulunduğu iç oda ve birkaç sütun bugün hâlâ ayakta. Ayrıca tapınağın termal kaplıca olarak kullanılan banyosunun on altı odası günümüze kadar gelmiş.

Pozzuoli-Anfitiyatro

Pozzuoli-Anfitiyatro

Pozzuoli’nin her yanından tarih fışkırıyor. 1838 yılında yapılan kazılarda 30.000 kişilik bir amfitiyatro bulunmuş, yine aynı yerde bir tiyatronun da kalıntıları var. Bu kazılardan çıkan Venüs heykeli ve değişik objeler Napoli Müzesi’nde sergileniyor.

Pozzuoli halkı, arkeolojik alanların korunmasını, Duomo’nun da yeniden ibadete açılmasını istiyormuş. Yalnız çok önemli bir sorunu varmış Pozzuoli kentinin ve yönetiminin. Rione Terra, masif bir tüfün üzerindeymiş ve jeolojik nedenlerden dolayı çok yavaş bir şekilde batıyormuş; bunun için de Rione Terra’da yapılmak istenen yeni binalara izin verilmiyormuş. Pozzuoli yönetimi bu sorunları çözmek için yıllardır çalışıyormuş.

Pozzuoli ilginç bir yer! Pozzuoli’de bulunmamızı da ilginç İtalyanlara borçluyuz! Onlarla karşılaşmasaydık Pozzuoli’nin farkına varmayacak, onunla bu kadar içli dışlı olmayacaktık. Bir kente girip içinde yaşamadıktan sonra o kenti tanıdığımızı söyleyemeyiz. Orada nefes alıp vermek, kenti içinde hissetmek, onun anlattıklarına veya anlatmadıklarına kulak vermek, onunla dost olmak, gizlerini çözmeye çalışmak hoşumuza gidiyor!

Kendimizi tarihin ve kentin gizeminden çekip otobüs durağına geldik, ertesi gün ve daha sonraki günler kullanmak üzere bilet almak istedik. Görevliye ’ticket’ dedik, ’fare’ dedik; adam bizi anlamadı. Kendi aramızda bileti nasıl anlatsak diye konuşurken bizi duyan görevli:

“Aaa, bilette?” demesin mi?

Bilet sözcüğünün, lira sözcüğü gibi İtalyancadan dilimize girdiğini böylece öğrenmiş olduk. Görevlinin ‘Aaa, bilette?’ demesine çok güldük; ama bilet sözcüğünün İtalyanca olması da canımızı sıkmadı değil.

Pozzuoli’de iki üç kişiyle sohbet ettik, Pozzuoli, Napoli ve Pompei’yle ilgili bilgiler aldık. Konuştuğumuz kişiler bizi turizm bürosuna yönlendirdiler. Turizm bürosuna gittik, bürodakiler bizimle çok ilgilendi, bize çeşitli broşürler verip bizi bilgilendirdiler. Uzun süre kaldık orada. İtalya’da rastladığımız, açık olan ve turistle ilgilenen tek turizm bürosu olduğunu daha sonra anlayacaktık. Çünkü daha sonra gezeceğimiz yerlerdeki turizm bürolarının hemen hemen hepsi kapalıydı. Turizm bürolarında bedava verilen broşürler, kitapçıklar, haritalar kapalı olan turizm bürolarının yakınında bulunan dükkânlarda parayla satılıyordu. Gerçi buna benzer durumlar, bize pek de yabancı değildi ya(!)

Turizm bürosundan çıktığımızda akşam olmuştu, saate baktık: dokuz olmuş! Dönüşe geçtik, tepeye tırmanmaya başladık. Kamptan ayrıldığımızda saat beşti, dört saat ne çabuk geçmişti.

Kampa geldiğimizde saat dokuz buçuktu, hava kararmaya yüz tutmuştu. Hayatımızdan çok memnunduk, bir sürü tarihi yer görmüş, metro istasyonunun, otobüs duraklarının yerlerini öğrenmiş, Pozzuoli ile ilgili bilgi almıştık. Öğrendiklerimizi Yavuz ve Mithat’la paylaştık. Ertesi günün programını hep birlikte yaptık. Önce Pompei’ye, sonra Napoli’ye gidecektik. Napoli ‘de birçok müze vardı. Burada gideceğimiz ilk müze Pompei’den çıkarılan eserlerin de sergilendiği Ulusal Napoli Müzesi olacaktı.

Ertesi gün erkenden yola çıktık Pompei’ye gitmek için. Pozzuoli metrosuna yürürken yolun sağına soluna park etmiş araçlara takıldı gözümüz. Birinci araca arkadan vurulmuş, ikinci aracın kapısı içeri göçmüş, üçüncü aracın farı kırıktı. Dördüncü, beşinci, onuncu, on ikinci aracın çeşitli yerlerinde vuruklar vardı. Hasarsız tek araç yoktu! Yolun diğer yanına park etmiş araçlara da tek tek baktık, hepsi farklı bir yerinden hasarlıydı.

Bütün araçların hasarlı olup onarılmamış olması tuhafımıza gitti; daha sonraki günler Napoli ve diğer kentlerdeki trafik keşmekeşini gördükten sonra araçların neden tamir edilmemiş olduğunu anladık.

İtalyanlar kadar hızlı araç kullanan halk görmedim. Sürücüler çılgın gibi, trafikteki hız, karışıklık insanı sersemletiyor. Ben ki İstanbul trafiğini iyi bilen biriyim; İstanbul trafiği İtalya’nın trafiği yanında hiç kalıyor. Motorsiklet öyle yaygın ki duran bir aracın yanından her an bir motorsikletli çıkabiliyor. Caddelerde karşıdan karşıya geçerken çok dikkatli olmak gerekiyor. Çoğu zaman motorlar birbiriyle veya başka araçlarla çarpışıyor. Otomobiller, motorlar, otobüsler öyle hızlı, trafik öyle yoğun öyle yoğun ki…