SERAMİK SANATÇISI, RESSAM NASİP İYEM

Nasip Özçapan İyem(1921-2011 İstanbul) sanat yaşamına resimle başlamış, ilk resim eğitimini Fatih Halkevi’nde almış. 1939’da Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’ne girmiş ve Nasip Özçapan İyem Nasip İyem (Ressam: Nuri İyem)

Leopold Levy Atölyesi’nde çalışmış. 1944’te askerden dönen ve yüksek resim eğitimine başlayan Nuri İyem’le evlenerek Akademi’den ayrılan Nasip Hanım, Nuri İyem’le evlenme öyküsünü şöyle dile getirir: “O tılsımlı Akademi dünyasında biz arkadan gelen taze sürgünler ve en küçüklerdik. Nuri Ağabey, bizler için bir idoldü, yarı tanrı bir şeydi. Olağanüstü resim yeteneğiyle, kişilikli ve güçlü karakteriyle sanat loncası içinde biz en küçükler de dahil herkese son derece sıcak yaklaşırdı, kendisini bir başka türlü sayar ve severdik. Sonra bir gün bana beklenmedik biçimde ‘Nasip eşim olur musun?’ dedi.

Nasip-Nuri İyem

Nasip-Nuri İyem

Gerçek miydi rüya mıydı? Kestiremiyordum. Birkaç gün öyle esrik dolaştım. Sonra günler, haftalar çabucak geçti ve ben kendimi Bayan Nasip İyem olarak buldum.”

Nasip ve Nuri İyem’in birliktelikleri tam 61 yıl sürer. Biri kız biri erkek iki çocukları olur.

Nasip-Nuri İyem

Nasip-Nuri İyem

Birbirlerine ve sanata duydukları sevgiyi güzel bir şekilde harmanlayan çift; pek çok fedakârlığa katlanmış, sürekli üretmiş, ürettikçe güçlenmiş.

Her şey güllük gülistanlık değilmiş; ama onları zorluklar yıldırmamış, el birliğiyle tüm zorlukları yenmişler, birbirlerine hem aşık hem de yoldaş olmuşlar. Birlikteliklerine gıptayla bakılmış.

Nasip Hanım, 1944’te Akademi’den ayrılmış; ama sanattan kopmamış. Evlendikten sonra evlerinin ön ve arka balkonlarını kapatarak kendilerine atölye yapıp çalışmalarını sürdürmüşler. Nasip İyem, Ressam Neşet Günal ile bir dönem Saatli Maarif Matbaası’nda kabartma Türkiye haritası yapmış. 1954 yılında soyut resim çalışmalarına başlayarak 1955’te Beyoğlu’nda Ertem Sanat Galerisi’nde ilk kişisel sergisini açmış sonraki yıl(1956) İstanbul Belediyesi Şehir Galerisi’nde, 1957 ve 1959’da ise İstanbul Türk-Alman Kültür Merkezi’nde kişisel sergilerini sürdürmüş. 1950’li yıllar resim çalışmaları yapıp kişisel sergiler açan sanatçımız 1960’lı yıllardan itibaren seramik sanatçısı olarak sanat yaşamına devam etmiş. Resim eğitimi alan birinin resmi bırakması tuhaf geliyor insana; ama onun ilk göz ağrısı meğer seramikmiş. Çocukluk yıllarını Gönen’de geçiren Nasip Özçapan İyem, burada çamurla haşır neşir olup seramiği sevmiş. Annesinin kuzenleri Gönen’de çömlekçilik yapıyorlarmış. Nasip onların vasıtasıyla seramikle tanışmış.

1960’a kadar düzenlediği dört ayrı sergisinde resim çalışmalarına ağırlık veren sanatçımız 1958 yılında Eczacıbaşı’nın Karaköy’de Mumhane Caddesi’nde bir seramik atölyesi kurduğunu öğrenince buraya başvurmuş ve çocukluğundan beri ilgi duyduğu seramik çalışmalarına yönelmiş; önce seramik üzerine resim çalışmış.

Seramik sanatının yaygınlaşması ve gelişmesine ortaya koyduğu özgün eserleriyle katkıda bulunan Nasip İyem 1961’de İstanbul Seramikçiler Derneği’nde pişmiş toprak eserlerini sergiledi. 1962’de Prag Uluslararası Seramik Sergisi’nde gümüş madalya kazandı, yine aynı yıl İstanbul Türk-Alman Kültür Merkezi’nde resim ve seramiklerini sergiledi. 1963 yılında kendi atölyesini kurdu ve 9. Uluslararası Seramik Sergisi’ne yolladığı yapıtlarıyla sertifika aldı.

Nasip İyem-Anadolu Kadını

Nasip İyem-Anadolu Kadını

Anadolu insanını farklı ve çağdaş bir anlatımla idolleştirerek Türk seramik sanatına işlemiş; kendine özgü bir anlatım geliştirmiştir. Anadolu kadınını yöresel giysileriyle pişmiş toprakla sanata katmıştır.

Nasip İyem-Anadolu Kadını Büst

Nasip İyem-Büst-Anadolu Kadını

Sanki Nuri İyem’in portrelerindeki kadınları çamurla yoğurup ateşle pişirmiş. Nasip İyem genellikle seramiklerinde sırsız bir yüzey kullanmış ve renklendirmemiş. Onun seramik çalışmalarını nerede görseniz tanırsınız. Çamuru nasıl incelikle işlemiş, kadınların yüzüne istediği ifadeyi nasıl güzel oturtmuş, onlara nasıl ruh vermiş. Onları hiç yabancılamazsınız bu eser Nasip İyem’in elinden çıkmış dersiniz.

Nasip İyem-Anadolu Kadını

Nasip İyem-Büst-Anadolu Kadını

Çalışmalarında insanların sorunlarını, yaşam için verdikleri mücadeleleri anlatmış, Anadolu insanının özellikle kadınının yüzündeki anlamı abartıya kaçmadan, doğal bir biçimde büyük bir duyarlıkla vermiş.Yaptığı seramiklerde özellikle kadın yüzlerindeki acıyı, onların gözlerindeki derin kederi, yaşamın dertleri ve yükü altında ne kadar ezilmiş olduklarını çok güzel yansıtmış.

Nasip İyem-Çocuk

Nasip İyem-Büst-Çocuk

Çocuk deyince aklımıza yerinde duramayan, sevinçle oraya buraya koşan, neşeli kişiler gelir; ama yukarıdaki çocuk büstü bize böyle bir çocuk profili vermiyor. Küçücük yaşında büyümüş, yaşamın yükünü üzerine almış, pek mutlu olmayan olgun bir kişinin yüz ifadesi var çocuk büstünde.

Nasip İyem-Seramik Eseri

Nasip İyem-Seramik Eseri

Nasip İyem-Atölyesinde Çalışırken

Nasip İyem-Atölyesinde Çalışırken

Bir yandan çalışmalarına devam ederken sergilere katılmayı da ihmal etmez Nasip İyem. 1967’de İstanbul’da düzenlenen Uluslararası Seramik Sergisi’ne katılır. 1972’de İtalya Bassano del Grappa Uluslararası Seramik Sempozyumu’nda Türkiye’yi temsil eder.1973 Budapeşte’de gerçekleştirilen ‘Türk Seramikçileri Sergisi’ne katılır.

Nasip İyem-Sürahi

Nasip İyem-Sürahi

Bu arada kişisel ve karma sergilerinin yanı sıra eşi Nuri İyem’le de ortak sergiler açar. Bu ortak sergilerin çoğuna gitmişimdir. Ve ben bu sergilerde Nasip İyem’in kendisini gizlediğini, ön plana çıkmak istemediğini düşünmüşümdür hep.

Nasip İyem ve Beş Dul Elti Adlı Çalışması

Nasip İyem ve Beş Dul Elti Adlı Çalışması

Nasip İyem-Seramik Rölyef

Nasip İyem-Seramik Rölyef

Nasip İyem-Büst

Nasip İyem-Büst

Nasip İyem-Anadolu Kadını Büstü

Nasip İyem- Büst

Nasip İyem-Büstler

Nasip İyem-Büstler

O toprak rengi, gözlerinde derin keder görünen, yaşamın bütün yükünü omuzlarında hisseden, konuşmayan, konuşturulmayan, çektiği acıları içine atan Anadolu kadınlarının büstlerini her zaman çok beğenmişimdir; ancak Nasip İyem’in daha çok öne çıkmasını istemişimdir. Nedense Nuri İyem’in gölgesinde kaldığını düşünmüşümdür. Gerçi o, kendisiyle konuşan dostlarına hiçbir zaman geri planda kalmadığını söylemişse de benim gibi düşünenler de pek az değil.

nasip iyem7

Nasip İyem

Nasip İyem-Seramik Vazo

Nasip İyem-Seramik Tabak

Nasip İyem-Seramik Tabak

Nasip İyem

Nasip İyem

Nasip İyem-Pitcher (Sürahi)

Nasip İyem-Pitcher (Sürahi)

Nasip İyem 40. sanat yılında (1984) İstanbul Taksim Sanat Galerisi’nde, 45. sanat yılında (1989) Edpa Sanat Galerisi’nde, 1992 yılında Ankara Doku Sanat Galerisi’nde, 1996’da Ümit Yaşar Sanat Galerisi’nde, 1997’de Evin Sanat Galeri’sinde sergiler açtı. Nasip İyem 25-30 yapı için mimari seramik uygulamaları da yapmış, seramik uygulamalar yaptığı yapılardan bazıları; Tarabya Oteli Kral Dairesi, Akbank Şişli Şubesi, Yapı Kredi Bankası Galatasaray Şubesi, Vakıflar Bankası Galatasaray Şubesi, Yeniköy Necip Sait Barlas Yalısı, Gayrettepe Mimarlık ve Mühendislik Okulu, Osmanlı Bankası Ankara Şubesi, İzmir Efes Oteli…

Nasip İyem-Seramik Yapıtları

Nasip İyem-Seramik Yapıtları

Evin Sanat Galerisi Nasip İyem’in gelini Evin İyem’indir ve Nasip İyem’in eserleri hâlâ Evin Sanat Galerisi’nde sergilenmektedir.

Nasip İyem, 1921’de başlayıp 2011’de sona eren 90 yıllık yaşamının 67 yılını sanatla iç içe, doyasıya yaşamış. Önce resim sanatının renkleriyle, sonra da çamurun renksizliğiyle kendi yaşamını ve sanatseverlerin yaşamlarını renklendirmiş. İyi ki sanat, sanatçı ve sanatseverler var…

 

Kaynakçalar:

Nasip İyem- http://www.yardimcikaynaklar.com

Nasip İyem- Vikipedi

http://www.buyukefessanat.com

lebriz.com

Gölgenin Kadınları(Kitap)-Berat Günçıkan(Agora Kitaplığı)

fotoğraflar- vikipedi, pinterest, Erdinç Bakla Koleksiyonu’ndan alınmıştır.

ÖNCE EVLENDİK SONRA KARAVANCI OLDUK (Hüsniye ile Ahmet 4)

1971 yılında birbirimizi görüp aşık olduk, 1974’te evlendik. Evlendikten sonra soyadım değişmedi; çünkü ikimizin de soyadı aynıydı. İstanbul’da yaşamaya başladık. Ben bankada çalışıyordum, o da avukatlık yapıyordu. O, çok başarılı bir avukattı, aynı zamanda da çok iyi bir insan. Herkese yardım ederdi, zor durumda olan insanlara elinden geleni yapardı. Hacize gittikleri günler, onun için en ıstıraplı günlerdi; gelir insanların çektikleri acıları ağlayarak anlatırdı. Ve çoğu zaman o insanlara cebindeki parayı verirdi.

Avukat sözcüğü çoğunluğun kafasında acımasızlıkla eş anlamlıdır; fakat Ahmet’le acımasızlık ömrü boyunca karşıt anlamlı olarak kaldılar. O insandı! Kendisine ne alırsa arkadaşlarına da aldırırdı. Paylaşımcıydı, iyi günleri de kötü günleri de paylaşmasını bilirdi. Eşinin dostunun davalarından kesinlikle para almazdı. SAMSUNG

Nuri İyem'in Bir Resmi

Nuri İyem’in Bir Resmi

Doğayı çok severdi, sanata aşırı düşkündü. Hele resme bayılırdı, değişik ressamların tablolarını alırdı. Çok düzenliydi, her şeyi ölçülüydü. Fransızcayı iyi bilirdi, İngilizcesi de vardı. Bu arada ben de bankadaki işimi çok sevmiştim. İnsan işini severek yapınca o işte başarılı da oluyor.

Hüsniye, hep Ahmet’in iyiliğinden, paylaşımcılığından, işindeki başarısından söz ediyor. Onun kafası sadece Ahmet’le dolu… Şu anda kendisine en uzak kişi kendisi! Oysa o da Ahmet kadar paylaşımcı, sevecen ve işinde çok çok başarılı bir kadın. Her ikisi de insana, dostluğa, sevgiye önem verdikleri, tüm bunlara emek harcadıkları için uzun yıllar ilişkilerini sağlıklı ve mutlu bir şekilde sürdürmüşler. Aşk da evlilik de tek kişilik bir şey değil, her şey iki kişiye bağlı. Ne demiş şair: Aşk iki kişiliktir!

Yaşamımız normal bir şekilde sürüyordu, bir bebeğimizin olmasını çok istedikse de çocuk sahibi olamadık. Bunu da sorun haline getirmedik, yaşadığımız anları en iyi şekilde değerlendirdik.

My captured picture

SAMSUNG

SAMSUNGBiz doğa aşığı insanlardık; denizi, ormanı, gölleri, küçüğünden büyüğüne her çeşit hayvanı severdik. Arkadaşlarımız Ayşe-Nadi Sarıkuzu çiftiyle bir tekne almaya niyetlendik 1989’da. Nadi’yle Ahmet her gün Fenerbahçe’ye gidip tekne bakıyorlardı. SAMSUNGÖnceleri sadece balığa çıkmak için tekne ararlarken iş değişti kamaralı teknelere bakmaya başladılar. Hepimiz gezmeyi sevdiğimizden tekneyle Türkiye’nin kıyılarını dolaşırız, diyorduk.

Bir gün, Ayşelerle oturmuş tekne şöyle mi olsun böyle mi olsun diye söyleşirken bir arkadaşımız geldi. Çok heyecanlıydı.

“Arkadaşlar, sıkı durun ben bir karavan aldım.” dedi. Bizler:

“Ne? Karavan mı? Nerden çıktı karavan? Nasıl aklına geldi?” vb. sorularla arkadaşı bunalttık.

O da:

-Yeter ya, kesin şu soruları da anlatayım. Valla ağbi, bu karavan harika bir şey! Nerde akşam orda sabah. Her gün başka bir yerde kalabiliyorsun. Karavan abKaravanını deniz kenarına çek, masanı sandalyeni çıkar, yemeğini ye, denize gir, sonra karavanda duşunu yap, canın isterse orada yat. Süper ağbi, süper! Gelin sizlere de karavan alalım, hep birlikte gezilere çıkarız. Doğada olmayı madem seviyoruz, bunu da en iyi karavanla yaşarız. Siz tekneyi falan bırakın! Tamam tekne de güzel; ancak ormana, dağa, çöle tekneyle gidemezsin, karavanla deniz de dahil her yere gidersin. Bunu iyice düşünün!

Ali’nin anlattıkları hepimize cazip gelmişti, bir anda tekne hayallerini bırakıp karavan hayalleri kurmaya başladık. Bu olay üzerinden on gün geçmişti ki bir akşam Ahmet işten geldi. Onda garip bir hal vardı, ne olduğunu anlayamadım.

-Ne o bugünkü davanda ters bir şey mi oldu? Çok heyecanlısın.

-Hayır bir şey olmadı; hadi dışarı çıkıyoruz.

Yemek hazır, yiyelim öyle çıkarız, diyecek oldum diyemedim. O, elimden tutup beni dışarı çıkardı. Evin alt sokağında bir otopark vardı, bir anda kendimizi orada bulduk.

Ben: -Burada işimiz ne? dedim ve Ahmet’i bir karavanın kapısını açarken gördüm.

O: -Sürpriiiz! Bu karavan bizim!

Çok şaşırmış, bir o kadar da sevinmiştim. Ufacık alanda yok yoktu! Kocaman iki kişilik bir yatak, ayrıca bir ranza; iki yemek masası, buzdolabı, banyo-tuvalet, ocak, fırın, kalorifer… Yani bir evde neye ihtiyacınız varsa hepsi şu sekiz-on metre karelik alandaydı. Perdeleri, görülmeye değerdi. Karavanın markası da İndigo’ydu. Karavanımızı çok sevmiştim, birbirimize uzun uzun sarıldık, öpüşüp koklaştık. Ne kadar mutluyduk!

-Eee, karavanı nasıl çekeceğiz?

-Sen merak etme bir tanem, ben onu düşündüm, arabamızın arkasına çeki demirini yaptırdım bile! İstediğimiz zaman arabamızın arkasına takıp canımızın istediği yere gidebiliriz.

-Ya, bu koca şeyi, ufacık araba nasıl çekecek, arabaya yük bindirmeyecek mi?

-Ben hepsini araştırdım, sordum soruşturdum, arabaya büyük bir yük bindirmiyor, önceleri biraz acemilik çekerim; kısa zamanda karavanımızı çekmeye alışırım, sen o güzel kafanı buna yorma.

Tatile çıkmamıza bir ay vardı, o bir ay hiç geçmeyecek sandık. Veee biz her akşam otoparka gittik. Tüm arkadaşlarımızı, akrabalarımızı o bir ay içinde karavanımızda ağırladık. Ne eğlendik, ne eğlendik! Karavanımız artık ailemizin bir üyesiydi, bir gün görmesek özlüyorduk onu. Tüm tatil plânlarımızı karavanımızda yaptık arkadaşlarımızla.

DOSTLUK KÖPRÜSÜ DENEME

Edebiyatın bir türü olan ‘deneme’yi her zaman çok sevmişimdir. Yazarın tüm içtenliğiyle kendi kendine iç dökmesine ortak olmak hoş bir duygudur. Denemeci kendisiyle baş başadır; ama sizin de orada olduğunuzu bilir, onun düşüncelerini, duygularını paylaşmanıza sesini çıkarmaz; hatta bundan hoşlanır da… Böylece denemeciyle okur arasında yazı aracılığıyla bir dostluk kurulur.

Hepimizin etkilendiği pek çok denemeci vardır; ama bir ikisi bizim için daha önemlidir, onların yeri bizde bambaşkadır. Benim sevdiğim deneme yazarlarının en önemlilerinden biri Oktay Akbal’dır. O, benim için bir dosttur, aileden biridir. Yazar, okuyucularının hepsini tanımaz; fakat onlardan aldığı güçle yazar, bilir ki bir yığın dostu var. Onlarla söyleşmek, sorunları paylaşmak ister. Yazı ne kadar önemli bir şey; yazıyla birbirimizi tanır, ortak paydalarda buluşur, aynı heyecanları çeker, yalnız olmadığımızı duyumsar, paylaşmanın mutluluğunu yaşarız.

Denemeci her konuda yazar; sevdiği yemekten ülkede yaşanan sosyal, siyasal olaylara, sanatın her dalından okuduğu kitaplara kadar… O, düşüncelerini bize zorla kabul ettirmeye çalışmaz, üzerimizde bir baskı kurmaya kalkmaz, onu okurken kendimizi özgür hissederiz. Denemeci bizi yazdığı konuda düşündürür, anlatılanları değişik yönlerden görmemizi sağlar, bizde yeni ufuklar açar.

Deneme yazarları iyi ki okudukları kitaplarla ilgili düşüncelerini bizlerle paylaşır, o kitapları bize tanıtırlar. Yazarların kitap eleştirilerini okuyarak almışımdır pek çok kitabımı.

Oktay Akbal da okuduğu kitapları ve o kitapların yazarlarını tanıtır, kendi izlenimlerini aktarır. Ve bunu  okurda okuma isteği uyandırarak yapar.

Ben Milena’yla Kafka’nın aşkını ilk ondan duydum; sonra Milena’ya Mektupları alıp okudum. Yine Kafka’nın Dava’sını, Şato’sunu, Amerika’sını önce Oktay Akbal’ın kitap tanıtımlarından okudum, sonra kitapları aldım, Kafka’nın müdavimi oldum. Unomuno’nun Sis’ini, Elia Kazan’ın Uzlaşma’sını, Herman Wouk’un Savaşın Soluğu’nu, Heinrich Böll’ün Fotoğrafta Kadın da Var’ını, Oğuz Atay’ın Tehlikeli İlişkiler’ini, Fletcher Knebel’in Aday’ını, Jorge Amado’nun Sonsuz Topraklar’ını, Oscar Lewis’in İşte Hayat’ını, Max Gallo’nun İktidar Çarkı’nı, Nurer Uğurlu’nun İkbal Kahvesi’ni, Mehmet Seyda’nın Edebiyat Dostları’nı, Sadun Tanju’nun Daha Güzel Bir Dünya’sını… Ve daha nicelerini önce onun eleştirilerinden tanıdım.

Okuduğum edebiyatçılar beni başkalarına götürdü, o başkaları diğerlerine ulaştırdı. Her yazar insana farklı düşünceler, davranışlar katıyor, değişik duygular yaşatıyor. Ve sizi farklı edebiyatçılarla tanıştıran deneme yazarıyla aranızdaki görünmez bağlar, her geçen gün güçleniyor.

Oktay Akbal,sadece edebiyatçıları değil ressamları, heykeltıraşları, müzisyenleri de anlatır yazılarında. Akbal, “Sanat Çevresi”nde Ressam Nuri İyem’le ilgili şöyle yazmış:

“Nuri somuttan soyuta, soyuttan somuta geçen; ama her durumda da ‘kendi olan’ yapıtlar veren bir sanatçı olduysa, yapısındaki ‘mucize’ye benzer cevherlerdendir… Hem yaşamını sanatıyla kazanmak, hem de sanatını yeni yeni doruklara çıkarmak gibi güç; ama onur verici bir savaşımdan yüzünün akıyla çıkmak da bu ‘cevher’in güçlü oluşundan doğmuyor mu?

Karşımda Nuri’nin bir kadın portresi var. Acıyla kasılmış, her an bağırdı bağıracak, çığlıkları yeri göğü tutacak bir köy kadını bu… Ama böyleleri çığlık atmazlar, bağırmazlar dışa doğru, içlerinde kalır bütün o çığlıklar, acı birikimler… Bir sanatçı alır kor tablosuna o çığlıkları. Bir anlık acı, olur mu sana yüzyıllık bir acı… Bir etkililik, bir kalıcılık kazanıverir. Nuri’nin kadın yüzlerinde bu anlam var işte. Bugün de yaşıyorlar, Goya’nın, Greco’nun insanları gibi… Miro’nun bir sözü var, İyem’e çok yakışıyor diye düşündüm birden… “Şiir ya da resim, bunları aşk yapar gibi yaratmak gerekir.” Aşk yapar gibi!.. Sanat en büyük sevi değil mi? Günleri, yılları, çağları aşan, eskimeyen, bitmeyen bir sevi…”

Akbal’ın İyem’le ilgili yazısını okuyan okur Nuri İyem’in peşine düşmez mi? Onu ve yapıtlarını araştırıp öğrenmez mi? Sergilerine gitmez mi? Goya’yı, Greco’yu, Miro’yu tanımak istemez mi?

 

 

 

 

GÖRME ENGELLİ RESSAM EŞREF ARMAĞAN

Eşref Armağan

Eşref Armağan

Eşref Armağan'ın resmi

Eşref Armağan’ın resmi

Eşref Armağan'ın resmi

Eşref Armağan’ın resmi

 

            Yaşamak… Nedir yaşamak? Yemek, içmek, uyumaktan mı ibarettir? Gördüklerimizi, duyduklarımızı, hissettiklerimizi nasıl algılarız? Ne kadarını algılarız? Algıladıklarımızdan kaçta kaçını dışa vurabiliriz? Onları başkalarına nasıl iletebiliriz?

Konuşarak, yazarak, resim-heykel-karikatür yaparak, fotoğraf-film çekerek diğer insanlara düşüncelerimizi anlatabiliriz. Toplumumuzda düşüncelerini bu araçlarla dışa vuranlar çoğunlukta mı? Çoğunluk konuşur. Bu konuşmalar ne kadar doyurucudur? İnsanlar birbirlerini olumlu yönde etkileyip üretici hale getirebilirler mi?

Siz, siz! Hangi yolu kullanıyorsunuz? Yazıyor musunuz?

Hayır mı? Neden yazmıyorsunuz? Yeteneğiniz yok, öyle mi?

Peki, siz resim yapar mısınız?

Öyle şeylerle işiniz olmaz mı?

Fotoğraf ya da film çeker misiniz? Evet mi?

Çalışan beş duyu organımız var, onların algıladıklarının beyinde işlem görmesi gerekir başkalarına iletilebilmesi için. Beyin o işlemi yapmazsa görülenlerden, işitilenlerden, tadılanlardan, hissedilenlerden kuru birkaç sözcükten başka bir şey kalmaz geriye.

Kimi zaman -aslında genellikle demek daha doğru olur- bizi çok etkileyen bir kitap, kişi, film, oyun, yapıtla ilgili bir iki cümle etmekten bile kaçınırız. Beş duyu organından biri eksik olan kişiler ne yapıyorlar acaba? Duymuyorlarsa konuşamayacak, müzik dinleyemeyecek, dans edemeyecek, şarkı söyleyemeyecekler mi?

Duyma sorunu olmayan herkesin konuştuğunu, şarkı söylediğini, müzik dinleyip dans ettiğini mi düşünüyorsunuz? İşitebildiği halde bunlardan hiçbirini yapmayan dünya kadar insan var.

Görmeyen kişiler, kendilerini bir karanlığa mı hapsetmişlerdir? Görmedikleri için kitap okuyamaz, televizyon seyredemez, bilgisayar kullanamazlar mı?

Gören kişiler çok okurlar mı? Ya da bilgisayar kullanırlar mı?

Görme sorunu olmayan milyonlarca kişi kitap okumaktan hoşlanmamakta, onların yaşamlarında kitap yer almamaktadır toplumumuzda veya başka toplumlarda. Televizyonsa toplumun büyük çoğunluğunun yaşamının her saatini ele geçirmiş durumdadır.

Toplumda görebilen insanların çoğunluğu böyleyse görme engellilere ne diyebiliriz ki? Aslında onlar yapmak istediklerini yapabiliyorlar.

Kitap okuyabiliyor, bilgisayar kullanabiliyor, fotoğraf çekebiliyor, resim-heykel yapabiliyor, yabancı dil öğrenebiliyor, öğretebiliyor ve daha pek çok etkinliğe katılabiliyorlar. Onlar okudukları kitapları, yazarlarıyla tartışıp beyin fırtınası yaratıyorlar. Okudukları, dinledikleri kitapları öylesine derinden duyumsayıp algılıyorlar ki… O kitaplarla ilgili gözlemlerine, eleştirilerine, ilgilerine, dikkatlerine, en küçük ayrıntıları yakalamalarına, okudukları kitabı taa içlerinde yaşamalarına, zekâlarına hayran kalıyor insan. İçlerindeki coşku, öğrenme isteği, düşünce güçleri onları dinleyenleri de coşturuyor. Ve görme sorunu olmadığı halde okumayan; beynini, yüreğini karanlıklara zincirleyenlere “Uyanın, uyanın artık, kurtarın kendinizi bu karanlığın zincirlerinden„ diye bağırmak istiyorsunuz. Zaman zaman da bağırıyorsunuz.

Bazıları derin uykularından başlarını kaldırıp:

-Ne oluyor sana, ne karışıyorsun? Bozma rahatımızı! diye söyleniyor.

Kimisi:

-Sahi, doğru söylüyorsun, ben de bir şeyler yapmalıyım, diyor.

Onlar kendileri ve toplumları için ne yaparlar veya yapmazlar, bunu bilemeyeceğim. Ancak görme engelli ressam Eşref Armağan’ın bakmaya doyamadığım, bir renk ve düşünce cümbüşü olan resimler yaptığını biliyorum.

Doğuştan görme engelli olan Eşref Armağan hiçbir eğitim almamış. Kendi çabasıyla yazmayı öğrenmiş. Altı yaşında resim yapmaya başlamış. Resim ya! Resim! Yazı değil resim!

Eşref Armağan’ın yaptığı resimlerde; düşüncesinin derinliğini, ufkunun genişliğini, hayal gücünün sonsuzluğunu görüyorsunuz. O, mitolojiden uzay çağına, su altından dağlara, nehirlere, ormanlardan düşlere, camilerden ren geyiklerine, notalardan müziğe, müzikten dansa, siyahtan beyaza, kırmızıdan yeşile, böcekten çiçeğe, korkudan aşka, sevgiden tutkuya, kederden mizaha, insandan canavara, melekten şeytana, düşten gerçeğe, soyuttan somuta… yani yaşama, insana dair ne varsa tuvaline yansıtmış.

Eşref Armağan ne güneşin doğuşunu ne de batışını görmüş. Denizin mavisini, laciverdini; dağların kahvesini, bozunu, karlısını, dumanlısını; göğün açığını, bulutlusunu; arının, kelebeğin, çiçeğin, böceğin çeşitli renklisini de görmemiş. Görmemiş de bunların tümünü hatta fazlasını çizmiş ve hepsini doğadaki renkleriyle boyamış. Resimlerindeki kompozisyon bütünlüğü, renk uyumu, perspektif müthiş!

Yunusu nerede gördü de çizdi. Sadece yunusu çizmekle kalmamış resmine mizah da katmış. Bir yunus kemençe çalıyor, üç yunus onun karşısında yan yana dizilmiş horon tepiyor su altında. Nasıl oluyor bu? Olağanüstü bir durum!

Eşref Armağan bizlerden daha çok yabancı bilim adamlarını şaşkınlığa düşürmüş. Amerika’da beyni incelemeye alınmış. Ve de İtalya’da…

Eşref Armağan görmediği varlıkları, yerleri, olayları, özellikle de renkleri nasıl biliyor? Ve onları tuvale yansıtabiliyor!

Görmeden mi? Kim görmüyor? Eşref Armağan mı, yoksa bizler mi?

Bizler gören körleriz! Gördüklerimizi dışa vuramayan, donmuş, kalıplaşmış kişiler! Kim bilir, belki önce içimize düşürmemiz gerekir gördüklerimizi. Görülenler içselleşmeyince dışarıya da çıkamıyorlar anlaşılan.

Eşref Armağan o renkleri, canlıları, nesneleri nasıl gördü beyniyle? Gözler görüp beyne bir takım dalgalar göndermese de beyinde tüm evren var gibi görünüyor Eşref Armağan’ın resimlerine baktığımızda. Beyin görüyor demek ki! Tüm dünyanın sandığı gibi görme engellilerin dünyası kapkara değil!

Doğa, doğadaki renkler beynin bir bölümünde saklı duruyor da onu kullanmak için gayret gösterenlere gizini açıyor mu uçsuz bucaksız insan beyni?