KOKU-PATRİCK SÜSKİND

Kitap: Koku/ Das Parfüm

Yazarı: Patrick Süskind

Can Yayınları

Almanca aslından çeviren: Tevfik Turan

Sayfa: 258

1949’da Almanya’da doğan Patrick Süskind üniversitede tarih eğitimi aldı. Üniversite yıllarında yazmaya başlayan yazarın, o yıllarda yazdığı düz yazılar ve senaryolar bugüne kadar yayımlanmadı.

Yirmiden fazla dile çevrilen Süskind’in kitapları birçok kez sinema ve televizyona uyarlanmış. Hakkında pek az bilgi olan Süskind’in yazdığı kısa ve alaycı bir biyografisi de varmış. Münih, Paris ve güney Fransa’da yaşayan Süskind insan içine çıkmaktan pek hoşlanmıyormuş.

Koku

Das Parfum (Koku) Patrick Süskind’in 1985 tarihinde yayımlanan ilk romanı, 33 dile çevrilen Das Parfum, dünyada sekiz milyon adet satılmış, Süskind’i dünya çapında şöhrete kavuşturmuş. Das Parfum, Almanya’nın önemli dergilerinden olan Der Spiegel’in çok satanlar listesinde tam dokuz yıl yer almış; yani hem çok satan hem de uzun yıllar satan bir kitap. Kitabı çok satan, dünya çapında ünlü, ayrıca Almanca konuşulan ülkelerin en önemli çağdaş yazarlarından biri olan Patrick Süskind kendisine verilen edebiyat ödüllerini almıyor ve reddediyormuş.

Patrick Süskind

Patrick Süskind

1987 yılında Tevfik Turan, Das Parfum’u Koku adıyla dilimize çevirmiş, kitap Can Yayınları tarafından yayımlanmış. Alman yönetmen Tom Tykwer kitabı sinemaya uyarlamış. Film, 2006 yılında Almanya’da; 2007’de Türkiye’de  gösterime girmiş.

Kitap, 17 Temmuz 1738’de Paris’te bir çöplükte doğan, koku alma konusunda üstün yetenekli olan Jean Baptiste Grenouille’i anlatır. Çok çok uzaklardan her nesnenin kokusunu alabilen Grenouille’in kendi kokusu yoktur. Grenouille, bunu fark ettiğinde kendinin de başka insanların da yaşamları değişir. Kendini normal insan haline getirmek, doğal insan kokusunu elde etmek için cinayetler işler. Cinayetlerden elde ettiği kokuları biriktirir.

Kitaptan alıntılar:

“İnsan kokusu hep etten kaynaklanan bir kokudur, o halde günaha batmış bir kokudur. Böyleyken nasıl olur da, etin işlediği günahı henüz düşünde bile tanımamış bir bebek kokabilir? Nasıl koksun ki?”

“Paris her yıl on binin üstünde bulunmuş çocuk, piç, yetim üretiyordu.”

“Küçük Grenouille için Madam Gaillard’ın evi nimetti. Herhalde başka hiçbir yerde hayatta kalmayı başaramazdı. Oysa burada, bu ruh yoksulu kadının yanında serpildi. Dirençli bir bünyesi vardı. Nasıl çöplükte doğduktan sonra hayatta kalabildiyse, şimdi de kendini öyle kolay kolay bu dünyanın dışına ittireceğe benzemiyordu.”

“Dirençli bir bakteri kadar inatçı, sessizce, bir ağaçta bekleyip yıllarca önce ele geçirdiği küçücük bir damla kanla geçinen kene kadar kanaatkârdı.

Bedeni için gereksindiği en az ölçüde besinle giysiydi. Ruhu içinse hiçbir gereksinimi yoktu.”

“Odun/ Grenouille bacaklarını uzatmış, sırtını odunluk duvarına vermiş, gözlerini kapamış kıpırdamadan oturuyordu. Bir şey görmüyor, bir şey hissetmiyordu. Sadece çevresinden yükselip sundurmanın kuytusunda biriken odun kokusunu duyuyordu. Bu güzel kokuyu içiyor, onun içinde boğuluyor, bu kokuyla en içindeki en son gözeneği tıkıyor, kendi de oduna dönüşüyor, ağaçtan bir kukla gibi, bir Pinokyo gibi, ölü gibi yatıyordu odun yığınının üstünde; neden sonra belki bir yarım saat sonra “odun” sözcüğünü çıkardı ağzından. Tepeden tırnağa odunla dolmuş, gırtlağına kadar odunla dolmuşçasına, odun karnından, boğazından, burnundan taşıyormuşçasına kustu, attı sözcüğü. Kustu da kendine geldi, odunun ezici varlığının, kokusunun altında ezilip boğulmaktan kurtuldu. Günlerce bu yoğun koku yaşantısının sersemliği içinde gezdi.

Böyle öğrendi konuşmayı. Soyut kavramlar, özellikle töresel ve ahlaki cinsten olanlar ona zor mu zor geliyordu. Aklında tutamıyor, karıştırıyordu, yetişkin bir insan olduğunda bile istemeye istemeye ve çoğu zaman yanlış kullanacaktı hak, vicdan, tanrı, sevinç, sorumluluk, alçakgönüllülük, şükran vb. sözleri; her birinin neye karşılık olduğu karanlıktı ona ve de hep karanlık kaldı.”

“Deniz, içinde suyu, tuzu ve soğuk bir güneşi zapt etmiş; şişkin bir yelken gibi kokuyordu.”

“Bu parfümler ona bütün olarak daha çok kaba, hantal; beste gibi olmaktan çok çorba gibi geliyordu. Ayrıca elinde aynı temel maddeler olsa bambaşka güzel kokular yapabileceğini de biliyordu.”

“Şimdilik yalnız iğreti olarak da olsa kendisinde olmayan insan kokusunu edinmek istiyordu. Elbet insanların belli bir kokusu var değildi. Her insan başka türlü kokardı, bunu binlerce kokuyu tek tek ayırdedebilen ve insanları doğduğundan beri koklayarak birbirinden ayıran Grenouille’den iyi kim bilebilirdi. Gene de parfümsel yönden ele alındığında insan kokusu diye bir ana tema vardı, pek de bayağı bir koku. Bütün insanların, çevrelerini birer hale gibi, ince farklar gösteren bireysel kokulardan oluşan bulutlar sarsa da aynı biçimde taşıyadurduğu, terli-yağlı, genelde oldukça iğrenç bir ana tema.”

“Onun istediği, belirli insanların kokusuydu; o çok seyrek olan, aşk uyandıran insanların kokusu. Böyleleriydi onun kurbanları.”

“Mayıs’tan eylül sonuna kadar her halk kesiminden, en güzellerinden yirmi dördün üstünde genç kız öldürüldü.”

“Grenouille’in o gün yarattığı garip bir parfüm oldu. O zamana kadar dünyada bundan daha garip bir parfüm yapılmamıştı: bir güzel koku gibi değil, güzel koku yayan bir insan gibi kokuyordu. Bu parfüm karanlık bir odada koklansa, odada ikinci bir insan daha duruyor sanılırdı.”

“Kokuların, tıpkı bir zamanlar hayalinde olduğu gibi, her şeye gücü yeten tanrısı olmak istiyordu, şimdi gerçek insanlar üzerinde kurmalıydı egemenliğini.”

“Kokulara egemen olan insanın kalbine egemen olurdu.”

“Çiçekler, ölüm korkusu içindeki gözler gibi bir saniye yüzeyde kalıyor, spatulanın gelip yağa gömdüğü anda bembeyaz kesiliyorlar, sıcak yağ çevrelerini sarıveriyordu.

Hemen hemen aynı anda da pörsümüş, solmuş oluyorlardı; anlaşılan ölüm o kadar apansız yakalıyordu ki çiçekleri, son kokulu iç çekişlerini kendilerini boğan o sıvıya teslim etmekten başka seçenekleri kalmıyordu. Ölü çiçekler kokmaya devam ediyor değildi, hayır kokan çiçeklerin kokusunu içmiş olan yağın kendisiydi.”

 

 

BİR DİL USTASI HASAN ALİ TOPTAŞ

Roman, öykü, şiirsel metinleriyle tanınan Hasan Ali Toptaş 1958 yılında Denizli’nin Baklan ilçesinde doğmuş. İlk öykü kitabı Bir Gülüşün Kimliği 1987’de yayımlanmış. O yıldan bu yıla pek çok öykü ve romanı yayımlanan yazar, pek çok ödülün de sahibi.

imagesHasan Ali Toptaş beni çok etkileyen bir yazar, onu okurken Türkçede yolculuk yapıyorum, Türkçenin en gizli köşelerine götürüyor beni. Bir dil bu kadar güzel mi kullanılır, Hasan Ali Toptaş’ın betimlemeleri, benzetmeleri nasıl güzel nasıl güzel! Güzel olduğu kadar da ilginç ve şaşırtıcı.

Onun düşlerinde, düşüncelerinde geziyor, yaşıyorum; zaman ne zaman, mekan neresi bir anda her şey yitip gidiyor. Sadece sözcükler kalıyor. Yazarın sözcüklerle kurduğu büyülü, gizemli dünyada doyasıya dolaşıyorum. Sözcüklerle seviniyor, üzülüyor sözcüklerle aşık oluyor, göklerde uçuyorum. Ezilmişliği, suskunluğu, var oluşu, yok oluşu onlarla yaşıyorum. Aman ne güzel bir masalın içindeyim derken o büyülü ortamda gizlerle sarıp sarmalanmış acı gerçekler beni derinden sarsıyor, kendime gelmeye çalışırken bir cümle beni karanlığın dibine çekebiliyor.

Hasan Ali Toptaş’ın ninesinden dinlediği masallar, söylenceler; yaşadığı ortam, köyünün insanları onu nasıl etkileyip onun kitaplarındaki yerlerini almışlarsa ben de onun yazdığı öykülerin, romanların içinde buluyorum kendimi; sanki ben de o öykülerdeki, romanlardaki kahramanlardan biriyim, o düşler benim de düşlerim.

Yazarın kitaplarını okurken pek çok cümleyi not ediyorum, bu cümlelerden bazılarını sizlerle paylaşmak dileğim.

“Eğer Türk Kitaplığı’na sahip olmasaydık, sadece Hasan Ali Toptaş için bile Türkçe öğrenmeye değerdi.” Stefan Weidner

Gölgesizler

Gölgesizler/Roman 1994 Yunus Nadi Roman Ödülü

“Tadına vişne kokuları düşmüş kopkoyu bir karanlığın ortasına gelip durduklarında, muhtar fısıl fısıl konuşmaya başladı.”

“Ortalık tozlu kahkahalarla çınladı bir zaman. Sonra bir uzaklık çöktü köye, bir uzaklık sokak olup duvar olup kapı, pencere, baca ve ses olup kıpırtılar olup ve bakışlar ve susuşlar olup her yeri doldurdu.”

“Ak sakallı yaşlıların duvar diplerini boşaltarak kekeme birer asa tıkırtısının peşi sıra uykuya doğru yürüdüğü saatlerde kadınlar geliyordu Reşit’in yanına… Sokaklara dağılan ayak sesleri Reşit’in içinde yankılanıyordu o sırada, yavaş yavaş Reşit’in içindeki gecede kayboluyordu. Sonra Reşit kalıyordu içindeki gecenin içinde.”

“Ne istiyorsunuz,” diye bağırdı muhtar. Kimseden çıt çıkmadı. Her şey eli mavzerli bir bekçi gölgesiyle muhtar sesinin altına büzülmüş birbirine bakıyordu.”

“Berber, hiç kuşkusuz ağzına düşsel bir çırak almış hırsla geveliyordu.”

“Fısıltılarla büyüyen bu söylenti, masal tozuna bulanmış upuzun kuyruğuyla kapıya dayandığında kadın donmuş kalmıştı.”

“Kalaycı, ellerinin yarattığı onca ışıltıyı dengelemek istercesine kapkara susmuştu.”

“Muhtar, dört yılda bir hazırlatırdı bu sofrayı, tek başına oturup zaferini kutlardı. Kayalıkların gölgesindeki köye kısık gözlerle bakar, karanlık toprak damları tek tek yutuncaya dek bıyıklarını rakıyla sulardı. Gene de yeşermezdi bıyıkları, yıl geçtikçe ağarırdı.”

“Kunduracı; berberin Nuri olup olamayacağını düşündü bir an, kendi kendine ‘Nuri bildiğimiz yanlarını uzak bir yerlere bırakıp köye bu kılıkta dönmüş olamaz mı?’ diye sordu.”

Sıradışı bir yazarla karşı karşıyadır Türk edebiyatı. Hasan Ali Toptaş, olağanüstü yetenekte bir dil ve kurgu ustasıdır. Türk edebiyatının en güçlü romantık kalemidir.” Yıldız Ecevit

Ölü Zaman Gezginleri

Ölü Zaman Gezginleri/Öykü -1992 Çankaya Belediyesi Öykü Ödülü

“… Ninemin erkek gölgesinde kuraklaşan gözleri gelip gözlerimden dışarı bakacak ve sesime yüreğimdeki bozkır sessizliği karışacaktı.”

“Seslerle birlikte pul pul cadde görüntüleri uçuşmuştu üstümüze, kulaklarımıza doluşarak caddeyi göz kapaklarımızın içinden geçirmişlerdi.”

“Tanklar öldürme, kurtulma, sevme ve ezilme duygularının üzerinden geçmiş, sonra vergi memuruyla polis korkusu yüzünden daralan matbaa kapılarına doğru yürümüş, sonra da kurşun harflerin kanına karışarak kitap sayfalarına girmişlerdi.”

“… Belki, o günden sonra söylenecek her şarkıda birkaç notanın tadını kaçıracaktı gökyüzüne asılıp kalan tank homurtuları.”

“…zamanın tıpkı bir yol ya da gökyüzüne tırmanan masmavi, kocaman bir ağaç gibi kollara ve dallara ayrıldığını düşünmüştüm. Bu varsayıma göre, insan her an bir kavşaktaydı; gördüğü, dokunduğu, yaşadığı, yaşamadığı ne varsa onlara yaslanarak ya o yolu seçecekti, ya da ötekini.”

“Ellerim birbirinden habersiz iki yorgun yaratık gibi yan yana duruyorlardı. Buruşuktular. Zaman ellerimdi de, bütün varlığımla onu izliyordum sanki.”

“… Öyle ki, aynalı çarşılar kuruyorlardı şehirlerde ve tutup o çarşıları türkülere sokuyorlardı sonra ve her gün gelip geçtikleri besmeleli, ıslak ve pahalı çarşılardan çok türkülerdeki çarşıları seviyorlardı.”

Sonsuzluğa Nokta’yı bir kara romana çeviren kendine özgü dehşetini yaratan ne kazadır, ne sakatlanma, ne ölüm. 21.yy. arifesindeki insanlık trajedisini, kimliksizliğini dile getirmesidir.” Erendiz Atasü

Sonsuzluğa Nokta

Sonsuzluğa Nokta/Roman-1. Basım 2002-Kültür Bakanlığı Roman Ödülü (Mansiyon)

“Çantamın içinde kitaplarım vardı, kimselere göstermediğim, herkesten köşe bucak sakladığım şiirlerim vardı ve annemin babamın uykuya gömüldüğü, kardeşimin kolunu bacağını dağıtarak ölü gibi kalakaldığı ve evdeki sessizliğin kalemimin cızırtısına doğru eğilip eğilip duvarlarda yankılandığı saatlerle doluydu o şiirler, kendimi kalem ucuyla deşmelerimle, kendimi gizli gizli kanatmalarımla, ruhumun çıplaklığı ve çıplaklığımın yorgan altlarında küflenen acemiliğiyle doluydu. Ayrıca, o şiirlerde ben, birkaç yıldır içimde yaşadığını hissettiğim oldukça sinsi ve silik bir hayvanın varlığını da seziyordum. Her dizede tüyleri vardı sanki, dizeler arasında belli belirsiz ayak izleri ve o gibi, ö gibi ya da a gibi yuvarlak harflerin ortasında da kocaman kocaman bakan, derin derin gözleri vardı. Şiirlerimi kimsenin okumasını istemiyordum bu yüzden, onlar elimin altında oldukları sürece kendimi de elimin altında hissediyordum. En önemlisi de içimdeki o silik hayvana hâlâ sahip olabildiğimi görmenin mutluluğunu duyuyor ve o anda çantamı dizlerimden indirip yere bırakırsam birdenbire eksileceğimi ve kente yolculuk boyunca yüreğinde bir çantalık boşluk taşıyan, yarım yamalak bir Bedran götüreceğimi düşünüyordum.”

“…Özlemleri ve tutkuları ayrı; binlerce, milyonlarca Bedran bırakıyordum kasabada. Beni tanıyan herkesin gözünde, o gözün derinliğiyle biçilmiş bir Bedran.”

“O geleceğin Türk edebiyatına damgasını vuracak birkaç yazardan biridir.” Yıldız Ecevit

BÜYÜKLERE MASALLAR-SALTIKOV ŞÇEDRİN

KİTABIN ADI: BÜYÜKLERE MASALLAR

YAZAR: SALTIKOV ŞÇEDRİN ( DT. 1826 TVERSK- Ö.T. 1889 PETERSBURG RUSYA)

293 SAYFA/ 1886

ÖTEKİ YAYINEVİ 3.BASKI 1994 -4.BASKI 1997

TÜRKÇEYE ÇEVİREN: MAZLUM BEYHAN

Yazar Saltıkov Şçedrin

Yazar Saltıkov Şçedrin (1826-1889)

Şçedrin soylu bir ailenin çocuğudur, 1826 yılında Tversk’in bir köyünde doğmuş, 1899’da Petersburg’da ölmüştür. Rusya’da köleliğin hüküm sürdüğü bir zamanda kölelere sahip bir ailede yetişti. Her ne kadar ailesinin köleleri olsa da Şçedrin köleliğe her zaman karşı oldu, kölelik kurumundan nefret etti. Ailesi tarafından küçük yaşta eğitim için Moskova’ya gönderildi. En iyi okullarda eğitim gördü. Liseyi bitirdikten sonra devlet hizmetine girdi.1862’de memurluktan ayrıldı ve kendini edebiyat çalışmalarına verdi. Rus edebiyatının en büyük yergi ustalarından biri olan Şçedrin, dünya edebiyatının en büyük romanlarından sayılan toprak sahibi köklü bir ailenin çöküşünü anlatan Golovlev Ailesi adlı romanını (1875-1880) yazdı. Büyüklere Masallar adlı romanıysa Şçedrin’in en popüler yapıtıdır.

Şçedrin’in masal türünü tercih etmesi, Çar’ın sansüründen kurtulmak içindi. Çocuklara anlatılan masallarda her zaman iyi olan kazanır, Büyüklere Masallar ise dönemin tam bir eleştirisidir ve acı gerçekler sergilenmektedir. Yazarın, toplum eleştirisi yaparken masallarını söylencelere, halk öykülerine, hayvanlar dünyasına, halktan insanların konuşmalarına dayandırması, herkesin anlayabileceği yalın bir dilde yazması onun geniş bir okur kitlesine sahip olmasını sağlamıştır.

Saltıkov Şçedrin, Büyüklere Masallar adlı kitabı 1883-1886 yılları arasında yazmış, o dönemi tam anlamıyla eleştirmiş, toplumda yaşanan kötülükleri, halkın umarsızlığını, yaşayış koşullarının berbatlığını gözler önüne sermiştir. Yazarın tüm eleştirileri bugün için de pek çok toplum için ne yazık ki geçerli…

SAMSUNGKitaptan Alıntılar

SAYFA 67: Heyhat! Anlaşılan Ayı, yöneticilikte yapılan ilk yanlışın alınyazısını da belirlediğini ve yöneticiliğin başlangıcında doğru yoldan ufacık da olsa bir sapmanın giderek kişiyi izlemesi gereken gerçek yoldan uzaklaştıracağını bilmiyormuş.

SAYFA 70: ’Bir hayvan olarak’ dermiş Aslan: “Tarihe geçmek hiç iyi bir şey değildir! Tarih yalnızca büyük kan dökmelere değer verir, küçükleri ise aşağılayarak anar!”

SAYFA 71: Yarattığınız kötü etkiyi ortadan kaldırmak istiyorsanız, hiç zaman yitirmeden esaslı bir şekilde kan dökmelisiniz.

SAYFA 75: Ne günlere kaldık yarabbi? diye mırıldanmış III. Ayı , “Hem adama tutup büyük rütbe veriyorlar, hem de bu rütbeyi ne tür cinayetlerle sağlamlaştırıp berkiteceğimizi söylemiyorlar.”

SAYFA 81: Gerçeğin alçak karanlığından

çok daha hoş gelir bana bizi yükselten yalan.

SAYFA 83: Akbalığı tutmuşlar, içini temizlemişler (Yalnızca üremesine yarayacak organlarını bırakmışlar) ve kuruması için güneşe asmışlar: Bırak kurusun güneşte! Üçüncü gün Akbalığın karın derisi buruşmaya başlamış, kafası kurumuş, beyni havalanıp gevşemiş. Ve akbalık böylece yaşamaya başlamış.

“Ne güzel” diyormuş durmadan, “İyi ki bütün bunlar başıma geldi. Artık benim ne fazla fikrim ne de fazla vicdanım var. Ve ne de bunlara benzer şeylerim olacak. Bendeki gereksiz her şeyi havalandırdılar, temizlediler, kuruttular ve bundan sonra ben artık kendi yolumda kolay ve sakin adımlarla yürüyebilirim!

SAYFA 89: En önemlisi, diyormuş Güneşte Kurutulmuş Akbalık “Kimse bir şey bilmemeli, bir şey anlamamalı ve bir şey ayrımsamamalı; sarhoş gibi dolaşmalı herkes!”

Ve gerçekten de bunun özellikle gerekli olduğu, herkesin kafasına dank etmiş. Lafların yuvarlaklaştırılıp kaypaklaştırılmasına gelince, Akbalık, gayet akıllıca, eğer bu yapılmazsa birtakım izleri yok etmenin olanaksız olacağını belirtmiş. Dünya yüzünde binlerce söz vardır; ama bunların en tehlikelileri, doğru ve gerçek olan sözlerdir. Bunlar hiçbir zaman söylenmemelidirler; çünkü artları sıra hemen eksiklikleri, pürüzleri sırıtıverir bunların. Oysa boş sözler öyle mi ya? Al, istediğin gibi evir çevir, döndür, dolaştır… Bir yanından bakınca şu anlam çıksın, öte yanından bakınca bu…

Örneğin, “Ne yazık ki kabul etmemiz gerekir ki…”yi kullan ve bu söze olan inancını hiç yitirme. Sonra zamanın akışına bırak kendini; ama bu arada tutkuların gemi azıya alacak olursa onları dizginlemeyi de unutma!

SAYFA 98: Fare; sessiz, sakin kendi yoluna gidiyordu, kartal onu gördü, uçup üzerine atıldı, tırnaklarını geçirip biraz hırpaladı ve fareyi bağışladı.

Neden o, fareyi bağışladı da fare onu değil?

SAYFA 101: Bilge aydınlık, bağnazlıksa karanlık demektir.

SAYFA 106: Ufukta cehaletin vazgeçilmez yoldaşları olan iç karışıklıklar ve kavgalar görünmeye başlamıştı.

SAYFA 111: Karanlık, ömrünü tamamlamış, bitmiş bir gerçektir; ışık ise beklenen gerçektir. Ve o, ne olursa olsun gelecektir, gelecektir!

SAYFA 112: Hayatta birinci derecede rol oynayan şey iyiliktir… Kötülük ise yanlışlıkla karışmıştır hayata. Hayat gücü, her zaman için iyiliğin içinde bulunur. Zaten hayatın iyilik gibi güven verici bir yanı olmasaydı, tarih de olmazdı. Hem hiç düşündün mü şu tarih denilen şeyin özü nedir? Tarih, özgürlüğün öyküsüdür; iyilikle mantığın, kötülükle kafasızlığa karşı kazandığı zaferin öyküsüdür.

SAYFA 118: Başkan Balık, balıklara şöyle der: “Yurttaşlık duygusu, ancak özgürlük ve geniş olanaklar içinde işe yarar bir nesnedir. İçinde yaşadığın çamurun derinliklerinde nene gerek senin yurttaşlık duygusu.”

SAYFA 120: Havuz Balığı alçakgönüllülükle ama kendi değerinin bilincinde olduğunu gösteren bir tavırla: “Ben daha çok mutluluk üzerinde düşünürüm.”demiş. “Ama yalnız ben değil, herkes mutlu olmalıdır. Tüm balıklar, sularda özgürce yüzebilmelidir. İlle de çamurun içinde yaşamak isteyen varsa bırakın o da orada yaşasın.”

“DAYAK CEHALETTEN ÇIKMADIR.” Rusya’da yaygın olarak kullanılan bir söz.

SAYFA 177: Çarlık Rusya’sında XX. yüzyılda bile değnek cezası yalnızca öğretmenlerin okulda kullandıkları bir yöntem değildi. Bu ülkede bedensel cezalar hukuksal bir yaptırım olarak benimsenmişti.

Değnek cezasının “ev yasalarına” da girmesi, hatta ana-babalar için yayımlanan bir broşürde, çocuk cezalandırılırken kıpırdamamasını sağlayacak özel bir tezgâhın kullanılmasının salık verilmesi S. ŞÇEDRİN’i  çok öfkelendirmişti. (Çevirmenin Notu)

SAYFA 183: “Kesinlikle aptal değil oğlunuz,”demiş. Hayata uyum sağlayamaması, aşağılık düşünceleri olmamasından. Aşağılık düşüncelerinden zamanla kurtulabilenlere rastlanmıyor değil gerçi; ama büyük çaba istiyor bu iş ve çoğu zaman da ruhsal bir bunalımla sona eriyor. Sizin oğlunuzunsa böyle bir çaba harcamasına gerek yok, çünkü aşağılık düşüncelerinin insan beynine girdiği gözeneklerden, onun vücudunda hiç yok. Doğa vermiş ona bu özelliği. Ama hayatın akışı içinde bir gün gelecek aptallıkla alçaklık arasında bir seçim yapmaya zorlanacaktır. İşte o zaman her şeyi anlayacaktır oğlunuz. Ben o anın gelmesini çabuklaştıracak girişimlerde bulunmanızı salık vermem size; çünkü o zaman dünyada ondan daha mutsuz bir kişi daha olmayacaktır. Aslında o zaman bile onun aptal kalmayı yeğleyeceğinden eminim ben.

SAYFA 195: Varsıl İvan esner, haç çıkarır, yoksul İvan’a bakar acırmış. Sonra da:

“Ne tuhaf şu dünyanın hali! dermiş. Sürekli çalışan, üreten adamın sofrasında bayram günleri bile yavan lahana çorbası bulunurken, işi gücü yatıp dinlenmek olanların sofrasında yalnızca bayram günleri değil, sıradan günlerde bile çorbalar etsiz olmuyor. Bu neden böyle acaba?”

SAYFA 242: Tarlaların o ürkünç boşluğundan, sınırsız derinliğinden başka çıkışı yoktur köylerin; tarlaların tutsağıdır köyler.

SAYFA 257: Bizim durumumuz kötü ya, kadınlarımızınki bizimkinden de kötü. Biz yine Moskova’ya falan gidiyoruz, dünyayı görüyoruz, ya karılar ne yapsın? Nereye gitsin zavallılar? Zindanda zincire vurulmuş mahkûm gibiler. Yazın elleri, ayakları çatır çatır çatlar, gözleri de çizmenin koncu gibi kapkara olur, yüzlerini görenin insan diyesi gelmez. Bu da yetmezmiş gibi herkes onlara bir kulp bulup takmaya, ileri geri söz etmeye hazırdır.

SAYFA 260: Yoksa gerçek, gerçekten de yok mu dünyada! Gerçek yoksa, insanlar ‘Gerçek… Gerçek…’ diyerek boşuna mı gevezelik edip duruyorlar.

SAYFA 140: Katedraldeki papaz bana hep ahmaksın sen İzeverov, der ahmak! Dünya canlı kuklalardan yaşanmaz halde zaten, sen tutmuş bir de tahtalarını yapıyorsun!”

SAYFA 147: …….. Ama canlı kuklalar… Acaba onlar anlıyor mu erdem denen şeyin ne olduğunu?

SAYFA 161: Doğa, insanlardan çok daha cömerttir. Çünkü sert, katı bir sürekliliğe izin vermez. Eğer doğa sonuna kadar acımasız olmayı isteseydi, insanları İzeverov’un tahta insancıklarının düşünce ve hareket darlığıyla sınırlandırabilirdi. İşte o zaman sözün tam anlamıyla korkunç, korkunç, korkunç olurdu! Böyle bir durumda kuklayı ne yatıştırabilir ne de ondan kurtulabilirdik! O zaman artık işin yoksa otur ve canının ne zaman alınacağını bekle dur! Hiç kımıldamaya kalkışma, çünkü her karşı koyuşun, her hareketin, yeni bir acı yeni bir karşı konulmaz ıstırap kaynağı olacaktır.

Belki de İzeverov bir mucit değil, hayatın ne zamandır bulduğu şeylerin sönük bir taklitçisidir.

Kuklaların gizinin en can alıcı en sürükleyici giz olmadığını kim söyleyebilir?

SAYFA 186: “Havla dostum, havla”demiş, bugün çevresinde iyi etki bırakmak isteyen insanlar bile köpek gibi havlamak zorundalar.