SERAMİK YAPMAK BENİ ÇOK MUTLU EDİYOR

Geçtiğimiz yıl hiç seramik yapamadım, ama ondan önceki yıl gittiğim Seramik Sanatçısı Reyhan Gürses atölyesinde seramikle tanıştım. Bana göre birçok eser oluşturdum. Ben zaten uğraşlarımı hep kendime göre yaparım. Daha önce de söz etmiştim, çöp adam bile çizemem; ancak seramikle haşır neşir olup pek çok çalışmaya imza attım. Seramiği oluşturan çamur; çamur deyip geçmeyin! Çamurla oynamak,  insanı çocukluğuna götürüyor, istediğiniz gibi etrafı ve üstünüzü başınızı çamurlayabiliyorsunuz. Sonunda onunla yaptığınız dansla -ben çamurla ilişkimi onunla dans etmek gibi görüyorum- ortaya hoş bir çalışma çıkarıyorsunuz. Çamuru yoğurmak,  bir şekil ortaya çıkarmak, onun kurumasını bekleyip bisküvi denilen şekilde pişirmek, pişirdikten sonra onu sırlayıp yine fırına vermek çok çok güzel!

Sır… Gizemli bir olay adı gibi, sırlarla yüklü… Bisküvi şeklinde pişirilmiş objenize sır sürüp fırına veriyorsunuz. Tahmin ettiğiniz gibi renkler çıkmayabiliyor. Yani sır size bazı oyunlar oynayabiliyor. Bu da seramiği ilginç kılıyor.

Bu yıl seramik çalışacağım, hem de çok çalışacağım. Öylesine heyecanlıyım ki… Buna ihtiyaç hissediyorum. Çamuru elime alana kadar ne yapacağımı tam olarak bilmiyorum; ama çamurla oynarken sanki büyülü bir şeyler oluyor ve birtakım objeler oluşturuyorum. Tüm bunlar değerli hocam Reyhan Gürses sayesinde oluyor. Herkesin hocasını bulmasını ve seramiğe başlamasını çok istiyorum. Seramik herkese çok iyi gelecek. Üretmek ne güzel! Ürettim ve sizlerle paylaşıyorum. Bu çok hoş bir duygu!

SAMSUNG CAMERA PICTURES

SAMSUNG CAMERA PICTURES

SAMSUNG CAMERA PICTURES

 

SAMSUNG CAMERA PICTURES

SAMSUNG CAMERA PICTURES

SAMSUNG CAMERA PICTURES

SAMSUNG CAMERA PICTURES

SAMSUNG CAMERA PICTURES

SAMSUNG CAMERA PICTURES

SAMSUNG CAMERA PICTURES

SAMSUNG CAMERA PICTURESSAMSUNG CAMERA PICTURES

SAMSUNG CAMERA PICTURESSAMSUNG CAMERA PICTURES

SAMSUNG CAMERA PICTURES

SAMSUNG CAMERA PICTURES

SAMSUNG CAMERA PICTURES

SAMSUNG CAMERA PICTURES

SAMSUNG CAMERA PICTURES

 

KİTAP-KARDEŞ MEKTUPLARI

BEDRİ RAHMİ EYUBOĞLU/ SABAHATTİN EYUBOĞLU

KARDEŞ MEKTUPLARI

BİLGİ YAYINEVİ

1.BASIM: 1985

BASKIYA HAZIRLAYAN: MEHMET HAMDİ EYUBOĞLU

SAYFA SAYISI: 362

kardeş mektuplarıALINTILAR:

Bedri-Rahmi-Eyüboğlu

Bedri Rahmi Eyuboğlu(1911-1975) Ressam, Şair

Canım Ağabeyim,

Gün deyip geçme

İyisi  kötüsü var

Kıyısı bucağı var

Öğlesi ikindisi

Mevsimleri türlü türlü halleri var

Gün deyip geçme günahtır.

Eğer bir tek gün başından sona, saniyesine kadar

Yaşanmış olsa idi, dünya cennet olurdu.

Her dert devasını bulurdu.

Bir tek gün bütün bir ömür olurdu.

Bir tek günü tam manasıyla yaşamak olsaydı, başkalarına verilecek günlerimiz olurdu.

Bu sabah mektubuma devam edecek yerde, gün yirmi dört saat diye bir şey tutturdum. Hem manzum, hem mensur! Hem mülayim hem…

Mütemadiyen göle maya atmakla meşgulüz. Havuza atsaydık, çoktan ayranı içerdik… Ben belki boş yere sanat yapmaya uğraşan, tersine kürek çeken biriyim.

Durmaktan çok, akmaktan hoşlanıyorum. Sanatın hayatı durdurmaya yeltenen tarafı beni korkutuyor… Gorki’yi okurken senin bir sözünü hatırladım. Bir gün sana niçin yazmıyorsun? diye sormuştum. Sen, yazmadan önce yaşamak gerek demiştin. Gorki bu hikayeyi yaşamasa yazmazdı. Ama hayatın ne kadarını yaşamalı, ne kadarını yazmalı?

Bir gün kampanalar, ziller, davullar çalınacak! Buraya kadar yaşadınız. Şimdi paydos, haydi fırçalara, kalemlere, kemanlara sarılınız.

Ama bir de bakacağız ki kalem kurumuş, fırça çürümüş, Aman kaleme su, fırçaya kuvvet derken aldı Yunus sazı eline bakalım ne söyledi:

“Cevap vermez ise dilim

Acep n’ola benim halim…”

b271-bedri rahmi eseri

Bedri Rahmi Eyuboğlu Eseri

Ey sanat, seni bana musallat ettiler. Eğer ben de seni başkalarına musallat etmezsem yuf olsun!

Ey sanat, mademki seni bana sanat getirdi, ben de payıma düşeni ona armağan edeceğim. Ödeşeceğiz.      Bedri Rahmi/     İstanbul, 15 Haziran 1945

 

Erimek belirsizce her şeyde

Karışmak sulara, yıldızlara

Sinmek kokusuna mor menevşenin

Yanmak damar damar, nefes nefes

Yaşamak tükene tükene        B.Rahmi

Sabahattin Eyuboğlu

Sabahattin Eyuboğlu (1908-1973) Yazar, Çevirmen

Sy.141  Büyük insanlar bence nabızları ile düşünen, düşündüklerini yaşayan ve yaşadıklarını düşünen insanlardır. Tarihin en güzel dönemlerinde felsefe ile yaşam birleşmiş, filozofun sanatı yaşamak olmuştur. Biz de ise düşünce ve yaşam başka başka şeyler… Nabzımızla kafamız aynı uyumla işlemiyor. Düşündüğümüz anda, düşündüğümüz yerde düşündüğümüz biçimde yaşamıyoruz. Sabahattin Eyuboğlu

SY.152 Yazıda yaşamak mümkün, ama bunun için yazıyı ne kadar, ne kadar sevmek gerek, ne kadar sevmek gerek. Ona neleri feda etmek gerek. Ne kadar güçlü olmak gerek. Bütün hayat pahasına, bütün geceler, bütün sabahlar pahasına varılmayan bir sanatta ne olabilir. İnsan kendini sanata ya bütünüyle verir, ya da hiç vermez.        S. Eyuboğlu /1940

Sevdiğimiz bir insan ruhu elbet gökyüzünden daha güzeldir. S.Eyuboğlu

Aşık Veysel-Bedri Rahmi

Aşık Veysel/ Ressam Bedri Rahmi Eyuboğlu

Sy.160  Aşıkla iyice dost olduk. Birbirimizi arar olduk.  Ne mükemmel bir insan şu Veysel, bilsen. Anadolu toprağının kendisi! Yanık, durgun, olgun…  Yalnız çehresini görmek kâfi. İnsan dağların sırrıyla karşılaşmış gibi oluyor.                                          S.E.

Canım ağabeyim,

Merhaba, güneş dolu, deniz dolu, yaprak dolu merhaba!

Ben aramızda en gerçek sanatçı kişiliğini sende gördüm. Senin sanat hayatına bir an evvel atılmanı bütün kalbimle bekledim durdum. Arkasında büyük bir insan sevgisi, dünya sevgisi çarpan yalansız bir edebiyatın, en aşağı, ekmek ve su kadar bir topluma çok gerekli olduğuna inanıyorum. B.Rahmi

Kuşkulanmak, güvensizlik göstermek, insana aldanmaktan çok daha fazla zarar verir. S.Eyuboğlu

Sy. 273 Büyük panolar için hazırlanıyorum. Bol ve ucuz bir malzeme ile duvarlar dolusu resimler yapmak. Ekmek peynir parasına yapmaya hazırım.

Bedri Rahmi Kağnı Mozaik Panosu

Bedri Rahmi Eyuboğlu’nun Kağnı Mozaik Panosu (1965) / Karaköy-İst. Aksu İş Hanı’nın Altındaki Şarküteride

Buyrun baylar. Kollarımı sıvamış bekliyorum

İçinde cennetten kırıntılar olmalı.

Ve mükemmel bir gözyüzü, döşeli dayalı,

Sonuna kadar açılsın kapıları.

Haydi beyler duvarlarınızı çözünüz!  B.Rahmi / 1948

Sy.278 Siyasi hayat her şeyden önce granit gibi bir yürek istiyor… Daha doğrusu, acıma, gözyaşı, siyasi hayata sökmüyor. Oysa bizim gözlerimizde akacak dünya kadar yaş, yüreğimizde acıyacak dünya kadar insan var…                                             B. Rahmi  /1948

Nazım Hikmet-Portre Bedri Rahmi Eyuboğlu

Nazım Hikmet / Ressam Bedri Rahmi Eyuboğlu

Nazım başarısını; hayatı,şiiri ve düşünceleri arasındaki uygunluğa borçlu olsa gerek. Son şiirlerinde vardığı söyleyiş rahatlığı, en yeni şiir anlayışı ile düşüncelerini birleştirerek gördüğü ilgiyi açıklıyor. O, küçük bir aşk şiirine en kavgacı dünya görüşünün konabileceğini ispatlıyor. Burada şiirin aradığı bu. Değme şair bunu yapamıyor. Bir şiir ki içinde yıkma var, yapı var, tek insan ve bütün insanlar var, yoksulluk ve umut, kölelik ve özgürlük var ve bütün bunlar rahat, özentisiz, çeviride pek kaybolmayan bir açıklıkla söylenmiş.         Sabahattin Eyuboğlu /  1948

Sabahattin Eyuboğlu’ndan Arkadaşı Niyazi Bey’e                            10 Nisan  1931

Azizim, ben kararımı verdim. Hayatımı günü gününe yaşayacağım. İçinde yaşadığım günde, hatta dakikada, mümkün olduğu kadar basit ve mümkün olduğu kadar temiz bir “memnunluk” bulmaya çalışacağım. Hayat kavgadır, kavga hayattır diyen vahşilere cevabım şudur: Hayat, hayatı sevmek; hayatı sevebilmektir… Gerisi yalan…

Hayat ne ebedi, ne kısa, ne uzundur: Hayat bir an, şu içinde bulunduğumuz andır. İyi, fena, dertli, dertsiz. Başın mı dönüyor? Yorgun musun? Bir şeyden pişman mısın? İzzeti nefsin, vicdanın, kalbin rahat değil mi? Acizliğinden, bize toplumun verdiği kişilikten yakınıyor musun? Geleceğin öldü mü? Bir yığın kavramlara bağladığın varlık çürük mü? Aç pencereni… BİR GÖZ DOLUSU MAVİLİK; BİR CİĞER DOLUSU HAVA… İÇ BÜTÜN BUNLARI ve de ki: “YAŞAMAK, OH! YAŞAMAK” Bir avuç  mavilik ve bir avuç hava!  Ve gül bütün hırsınla, bütün kudretinle gül, gül, gül… boşluklara doğru.

Ve gül ki doldursun yaşamak, yalnız yaşamak ve ruhunu koy düşsel bir martının ıslak kanatlarına. O zaman hayat serin bir meltem ve sen gülen, seven ve sevilen bir beyazlık.

O zaman hiçbir şey, yalnız temizlik, yalnız tanrısal bir yaşamak zevki.      S.E.

ÖNCE EVLENDİK SONRA KARAVANCI OLDUK (Hüsniye ile Ahmet 4)

1971 yılında birbirimizi görüp aşık olduk, 1974’te evlendik. Evlendikten sonra soyadım değişmedi; çünkü ikimizin de soyadı aynıydı. İstanbul’da yaşamaya başladık. Ben bankada çalışıyordum, o da avukatlık yapıyordu. O, çok başarılı bir avukattı, aynı zamanda da çok iyi bir insan. Herkese yardım ederdi, zor durumda olan insanlara elinden geleni yapardı. Hacize gittikleri günler, onun için en ıstıraplı günlerdi; gelir insanların çektikleri acıları ağlayarak anlatırdı. Ve çoğu zaman o insanlara cebindeki parayı verirdi.

Avukat sözcüğü çoğunluğun kafasında acımasızlıkla eş anlamlıdır; fakat Ahmet’le acımasızlık ömrü boyunca karşıt anlamlı olarak kaldılar. O insandı! Kendisine ne alırsa arkadaşlarına da aldırırdı. Paylaşımcıydı, iyi günleri de kötü günleri de paylaşmasını bilirdi. Eşinin dostunun davalarından kesinlikle para almazdı. SAMSUNG

Nuri İyem'in Bir Resmi

Nuri İyem’in Bir Resmi

Doğayı çok severdi, sanata aşırı düşkündü. Hele resme bayılırdı, değişik ressamların tablolarını alırdı. Çok düzenliydi, her şeyi ölçülüydü. Fransızcayı iyi bilirdi, İngilizcesi de vardı. Bu arada ben de bankadaki işimi çok sevmiştim. İnsan işini severek yapınca o işte başarılı da oluyor.

Hüsniye, hep Ahmet’in iyiliğinden, paylaşımcılığından, işindeki başarısından söz ediyor. Onun kafası sadece Ahmet’le dolu… Şu anda kendisine en uzak kişi kendisi! Oysa o da Ahmet kadar paylaşımcı, sevecen ve işinde çok çok başarılı bir kadın. Her ikisi de insana, dostluğa, sevgiye önem verdikleri, tüm bunlara emek harcadıkları için uzun yıllar ilişkilerini sağlıklı ve mutlu bir şekilde sürdürmüşler. Aşk da evlilik de tek kişilik bir şey değil, her şey iki kişiye bağlı. Ne demiş şair: Aşk iki kişiliktir!

Yaşamımız normal bir şekilde sürüyordu, bir bebeğimizin olmasını çok istedikse de çocuk sahibi olamadık. Bunu da sorun haline getirmedik, yaşadığımız anları en iyi şekilde değerlendirdik.

My captured picture

SAMSUNG

SAMSUNGBiz doğa aşığı insanlardık; denizi, ormanı, gölleri, küçüğünden büyüğüne her çeşit hayvanı severdik. Arkadaşlarımız Ayşe-Nadi Sarıkuzu çiftiyle bir tekne almaya niyetlendik 1989’da. Nadi’yle Ahmet her gün Fenerbahçe’ye gidip tekne bakıyorlardı. SAMSUNGÖnceleri sadece balığa çıkmak için tekne ararlarken iş değişti kamaralı teknelere bakmaya başladılar. Hepimiz gezmeyi sevdiğimizden tekneyle Türkiye’nin kıyılarını dolaşırız, diyorduk.

Bir gün, Ayşelerle oturmuş tekne şöyle mi olsun böyle mi olsun diye söyleşirken bir arkadaşımız geldi. Çok heyecanlıydı.

“Arkadaşlar, sıkı durun ben bir karavan aldım.” dedi. Bizler:

“Ne? Karavan mı? Nerden çıktı karavan? Nasıl aklına geldi?” vb. sorularla arkadaşı bunalttık.

O da:

-Yeter ya, kesin şu soruları da anlatayım. Valla ağbi, bu karavan harika bir şey! Nerde akşam orda sabah. Her gün başka bir yerde kalabiliyorsun. Karavan abKaravanını deniz kenarına çek, masanı sandalyeni çıkar, yemeğini ye, denize gir, sonra karavanda duşunu yap, canın isterse orada yat. Süper ağbi, süper! Gelin sizlere de karavan alalım, hep birlikte gezilere çıkarız. Doğada olmayı madem seviyoruz, bunu da en iyi karavanla yaşarız. Siz tekneyi falan bırakın! Tamam tekne de güzel; ancak ormana, dağa, çöle tekneyle gidemezsin, karavanla deniz de dahil her yere gidersin. Bunu iyice düşünün!

Ali’nin anlattıkları hepimize cazip gelmişti, bir anda tekne hayallerini bırakıp karavan hayalleri kurmaya başladık. Bu olay üzerinden on gün geçmişti ki bir akşam Ahmet işten geldi. Onda garip bir hal vardı, ne olduğunu anlayamadım.

-Ne o bugünkü davanda ters bir şey mi oldu? Çok heyecanlısın.

-Hayır bir şey olmadı; hadi dışarı çıkıyoruz.

Yemek hazır, yiyelim öyle çıkarız, diyecek oldum diyemedim. O, elimden tutup beni dışarı çıkardı. Evin alt sokağında bir otopark vardı, bir anda kendimizi orada bulduk.

Ben: -Burada işimiz ne? dedim ve Ahmet’i bir karavanın kapısını açarken gördüm.

O: -Sürpriiiz! Bu karavan bizim!

Çok şaşırmış, bir o kadar da sevinmiştim. Ufacık alanda yok yoktu! Kocaman iki kişilik bir yatak, ayrıca bir ranza; iki yemek masası, buzdolabı, banyo-tuvalet, ocak, fırın, kalorifer… Yani bir evde neye ihtiyacınız varsa hepsi şu sekiz-on metre karelik alandaydı. Perdeleri, görülmeye değerdi. Karavanın markası da İndigo’ydu. Karavanımızı çok sevmiştim, birbirimize uzun uzun sarıldık, öpüşüp koklaştık. Ne kadar mutluyduk!

-Eee, karavanı nasıl çekeceğiz?

-Sen merak etme bir tanem, ben onu düşündüm, arabamızın arkasına çeki demirini yaptırdım bile! İstediğimiz zaman arabamızın arkasına takıp canımızın istediği yere gidebiliriz.

-Ya, bu koca şeyi, ufacık araba nasıl çekecek, arabaya yük bindirmeyecek mi?

-Ben hepsini araştırdım, sordum soruşturdum, arabaya büyük bir yük bindirmiyor, önceleri biraz acemilik çekerim; kısa zamanda karavanımızı çekmeye alışırım, sen o güzel kafanı buna yorma.

Tatile çıkmamıza bir ay vardı, o bir ay hiç geçmeyecek sandık. Veee biz her akşam otoparka gittik. Tüm arkadaşlarımızı, akrabalarımızı o bir ay içinde karavanımızda ağırladık. Ne eğlendik, ne eğlendik! Karavanımız artık ailemizin bir üyesiydi, bir gün görmesek özlüyorduk onu. Tüm tatil plânlarımızı karavanımızda yaptık arkadaşlarımızla.

GÖRME ENGELLİ RESSAM EŞREF ARMAĞAN

Eşref Armağan

Eşref Armağan

Eşref Armağan'ın resmi

Eşref Armağan’ın resmi

Eşref Armağan'ın resmi

Eşref Armağan’ın resmi

 

            Yaşamak… Nedir yaşamak? Yemek, içmek, uyumaktan mı ibarettir? Gördüklerimizi, duyduklarımızı, hissettiklerimizi nasıl algılarız? Ne kadarını algılarız? Algıladıklarımızdan kaçta kaçını dışa vurabiliriz? Onları başkalarına nasıl iletebiliriz?

Konuşarak, yazarak, resim-heykel-karikatür yaparak, fotoğraf-film çekerek diğer insanlara düşüncelerimizi anlatabiliriz. Toplumumuzda düşüncelerini bu araçlarla dışa vuranlar çoğunlukta mı? Çoğunluk konuşur. Bu konuşmalar ne kadar doyurucudur? İnsanlar birbirlerini olumlu yönde etkileyip üretici hale getirebilirler mi?

Siz, siz! Hangi yolu kullanıyorsunuz? Yazıyor musunuz?

Hayır mı? Neden yazmıyorsunuz? Yeteneğiniz yok, öyle mi?

Peki, siz resim yapar mısınız?

Öyle şeylerle işiniz olmaz mı?

Fotoğraf ya da film çeker misiniz? Evet mi?

Çalışan beş duyu organımız var, onların algıladıklarının beyinde işlem görmesi gerekir başkalarına iletilebilmesi için. Beyin o işlemi yapmazsa görülenlerden, işitilenlerden, tadılanlardan, hissedilenlerden kuru birkaç sözcükten başka bir şey kalmaz geriye.

Kimi zaman -aslında genellikle demek daha doğru olur- bizi çok etkileyen bir kitap, kişi, film, oyun, yapıtla ilgili bir iki cümle etmekten bile kaçınırız. Beş duyu organından biri eksik olan kişiler ne yapıyorlar acaba? Duymuyorlarsa konuşamayacak, müzik dinleyemeyecek, dans edemeyecek, şarkı söyleyemeyecekler mi?

Duyma sorunu olmayan herkesin konuştuğunu, şarkı söylediğini, müzik dinleyip dans ettiğini mi düşünüyorsunuz? İşitebildiği halde bunlardan hiçbirini yapmayan dünya kadar insan var.

Görmeyen kişiler, kendilerini bir karanlığa mı hapsetmişlerdir? Görmedikleri için kitap okuyamaz, televizyon seyredemez, bilgisayar kullanamazlar mı?

Gören kişiler çok okurlar mı? Ya da bilgisayar kullanırlar mı?

Görme sorunu olmayan milyonlarca kişi kitap okumaktan hoşlanmamakta, onların yaşamlarında kitap yer almamaktadır toplumumuzda veya başka toplumlarda. Televizyonsa toplumun büyük çoğunluğunun yaşamının her saatini ele geçirmiş durumdadır.

Toplumda görebilen insanların çoğunluğu böyleyse görme engellilere ne diyebiliriz ki? Aslında onlar yapmak istediklerini yapabiliyorlar.

Kitap okuyabiliyor, bilgisayar kullanabiliyor, fotoğraf çekebiliyor, resim-heykel yapabiliyor, yabancı dil öğrenebiliyor, öğretebiliyor ve daha pek çok etkinliğe katılabiliyorlar. Onlar okudukları kitapları, yazarlarıyla tartışıp beyin fırtınası yaratıyorlar. Okudukları, dinledikleri kitapları öylesine derinden duyumsayıp algılıyorlar ki… O kitaplarla ilgili gözlemlerine, eleştirilerine, ilgilerine, dikkatlerine, en küçük ayrıntıları yakalamalarına, okudukları kitabı taa içlerinde yaşamalarına, zekâlarına hayran kalıyor insan. İçlerindeki coşku, öğrenme isteği, düşünce güçleri onları dinleyenleri de coşturuyor. Ve görme sorunu olmadığı halde okumayan; beynini, yüreğini karanlıklara zincirleyenlere “Uyanın, uyanın artık, kurtarın kendinizi bu karanlığın zincirlerinden„ diye bağırmak istiyorsunuz. Zaman zaman da bağırıyorsunuz.

Bazıları derin uykularından başlarını kaldırıp:

-Ne oluyor sana, ne karışıyorsun? Bozma rahatımızı! diye söyleniyor.

Kimisi:

-Sahi, doğru söylüyorsun, ben de bir şeyler yapmalıyım, diyor.

Onlar kendileri ve toplumları için ne yaparlar veya yapmazlar, bunu bilemeyeceğim. Ancak görme engelli ressam Eşref Armağan’ın bakmaya doyamadığım, bir renk ve düşünce cümbüşü olan resimler yaptığını biliyorum.

Doğuştan görme engelli olan Eşref Armağan hiçbir eğitim almamış. Kendi çabasıyla yazmayı öğrenmiş. Altı yaşında resim yapmaya başlamış. Resim ya! Resim! Yazı değil resim!

Eşref Armağan’ın yaptığı resimlerde; düşüncesinin derinliğini, ufkunun genişliğini, hayal gücünün sonsuzluğunu görüyorsunuz. O, mitolojiden uzay çağına, su altından dağlara, nehirlere, ormanlardan düşlere, camilerden ren geyiklerine, notalardan müziğe, müzikten dansa, siyahtan beyaza, kırmızıdan yeşile, böcekten çiçeğe, korkudan aşka, sevgiden tutkuya, kederden mizaha, insandan canavara, melekten şeytana, düşten gerçeğe, soyuttan somuta… yani yaşama, insana dair ne varsa tuvaline yansıtmış.

Eşref Armağan ne güneşin doğuşunu ne de batışını görmüş. Denizin mavisini, laciverdini; dağların kahvesini, bozunu, karlısını, dumanlısını; göğün açığını, bulutlusunu; arının, kelebeğin, çiçeğin, böceğin çeşitli renklisini de görmemiş. Görmemiş de bunların tümünü hatta fazlasını çizmiş ve hepsini doğadaki renkleriyle boyamış. Resimlerindeki kompozisyon bütünlüğü, renk uyumu, perspektif müthiş!

Yunusu nerede gördü de çizdi. Sadece yunusu çizmekle kalmamış resmine mizah da katmış. Bir yunus kemençe çalıyor, üç yunus onun karşısında yan yana dizilmiş horon tepiyor su altında. Nasıl oluyor bu? Olağanüstü bir durum!

Eşref Armağan bizlerden daha çok yabancı bilim adamlarını şaşkınlığa düşürmüş. Amerika’da beyni incelemeye alınmış. Ve de İtalya’da…

Eşref Armağan görmediği varlıkları, yerleri, olayları, özellikle de renkleri nasıl biliyor? Ve onları tuvale yansıtabiliyor!

Görmeden mi? Kim görmüyor? Eşref Armağan mı, yoksa bizler mi?

Bizler gören körleriz! Gördüklerimizi dışa vuramayan, donmuş, kalıplaşmış kişiler! Kim bilir, belki önce içimize düşürmemiz gerekir gördüklerimizi. Görülenler içselleşmeyince dışarıya da çıkamıyorlar anlaşılan.

Eşref Armağan o renkleri, canlıları, nesneleri nasıl gördü beyniyle? Gözler görüp beyne bir takım dalgalar göndermese de beyinde tüm evren var gibi görünüyor Eşref Armağan’ın resimlerine baktığımızda. Beyin görüyor demek ki! Tüm dünyanın sandığı gibi görme engellilerin dünyası kapkara değil!

Doğa, doğadaki renkler beynin bir bölümünde saklı duruyor da onu kullanmak için gayret gösterenlere gizini açıyor mu uçsuz bucaksız insan beyni?