PALAMUT BÜKÜ’NDE YÜZMEK(Datça’da Üç Kadın ve Bir Minik Karavan)

      Minik bir karavan ve onu çeken araç, tepeden aşağı indi, köye girdikten sonra sola döndü. Denize paralel yolda iki yüz metre kadar ilerleyip bir ılgın ağacının gölgesine park etti. Araçtan inen üç kadın karavanlarının durduğu yere göz atıp onu araçtan ayırdılar, karavanın arka tarafındaki ayakları indirdiler. Ağacın gölgesinin bir köşesine masalarını, koltuklarını yerleştirip kendilerini denize attılar.

My captured picture

Palamutbükü Sahili           Fotoğraf: Mithat Okay

Sahil tamamen taştı ve taşlar güneşten kızmıştı, terliklerini çıkaramadılar, çünkü taşlar yalınayak basılacak gibi değildi. Taşlar ne kadar kızgınsa -Temmuz ayı olmasına rağmen- deniz suyu bir o kadar soğuktu; hayır hayır soğuk değil buz gibiydi. Yüzdükçe ısınırız diye düşündüler; ama ne mümkün! Ne suyun ne de bedenlerinin ısısı değişti.

My captured picture

Datça-Palamutbükü’nde deniz ve taşlar    Fotoğraf: Mithat Okay

Denizden çıkmak istediler, çıkamadılar. Denizden çıkmak olanaksızdı. Su öylesine parlak, öylesine temizdi ki… Suyun dibindeki iri iri taşlara dokunmak için büyük bir istek duydu her biri. Ellerini uzatsalar taşlara dokunabileceklerdi. Onlar da ellerini uzattılar. O ne? Yakın gibi görünen taşlar, eller uzandıkça uzaklaşıyordu. Ayaklarını suyun dibine değdirmeye çalıştılar, ayakları yere değmiyordu. Su onlara nasıl bir oyun oynuyordu? Bu kadar soğuk! Bu kadar pırıl pırıl! Bu kadar şeffaf bir denizle yıllardır karşılaşmamışlardı.

DSC03594-Marmara Denizi a

Marmara Denizi      Fotoğraf: Sevil Okay

Yıllar önce Marmara Denizi de böyle temiz ve parlaktı. Suyun yüzeyinden otuz-kırk metre derinlik rahatlıkla görülebilirdi. Şehirler büyüdükçe, kalabalıklaştıkça, konutlar… konutlar yapıldıkça, atıklar arıtmadan geçmeden denize döküldükçe; Marmara Denizi’nin etrafı sanayi bölgesi haline getirilip fabrikalar… fabrikalar kurulup pahalıya çıkıyor diye arıtma tesisleri yapılmadıkça ya da yapılıp da kullanılmadıkça o kirlenmez sanılan canım Marmara Denizi kirlendi. Mega kentler oluştu; ancak kentlerin billur denizleri artık kentlilerin faydalanamadıkları çöplükler haline geldi. Marmara Denizi gibi folluk özelliği olan, en lezzetli balıkların üreme ve yaşam alanları da yok oldu!!!

Buzzzzz gibi berrak deniz suyunun, onlara Marmara Denizi’ni anımsatması onları denize daha çok bağladı. Günün yorgunluğu, sıcağın ölümcül etkisi, virajlı, dar yollarda yapılan yolculuğun güçlüğü her şey denize akmış, o parlaklık ve soğuklukta yok olmuştu. Üçü de hem ruhen hem de bedenen yenilenmişlerdi. Bir saatten fazla sürdü denizle dostlukları.

Palamutbükü’nün son yıllarda çok tutulmasının nedenini böylece anladılar. Bu denize girenler onun soğukluğuna ve billurluğuna sevdalanıyor, defalarca defalarca Palamutbükü’ne geliyor ve herkese denizin eşsizliğini anlatıyorlardı. Doğrusu hakları da yok değildi.

My captured picture

Datça- Palamutbükü ve Adası                    Fotoğraf: Mithat Okay

Kadınlardan en genci karşıdaki adayı gösterip:

-Bu ada bana Ekinlik Adası’nı anımsattı, Palamutbükü’ne girdiğimizde sahilde kiralık deniz bisikletleri ve kanolar gördüm. Onlardan birini kiralayıp adaya gidelim mi?

DSC04481 Avşa'dan Ekinlik Adası'na bakış a

Marmara Denizi’ndeki Avşa Adası’ndan Ekinlik Adası’nın Görünüşü  Fotoğraf: Sevil Okay                       

Sevim:

-Ben oldukça yorulmuşum, hiçbir yere gidemem, burada kalıp güneşleneceğim, sen Semra’yla git!

Semra:

-Hadi Funda yürü! Gidip bakalım şu kiralık deniz araçlarına. Funda:

-İki dakika bekle, gözlük, şinorkel ve paletlerimi alayım. Seninkileri de getireyim mi?

-Yok canım istemem, ben yeteri kadar denize girdim bugün.

On beş dakika sonra iki kadın, iki kişilik bir kano kiralayıp yola çıkmıştı bile. Deniz kıpırtısızdı, onlar da sakin sakin kürek çekiyorlardı. Adaya varmaları yarım saati bulmadı. Uzaktan adanın yüzeyi toprakmış gibi görünüyordu, adaya yaklaştıkça kaya-ada olduğunu anladılar. Üstelik yüzeyi düz bir kaya da değildi; sanki deniz altından fışkıran lâvlar bu adayı oluşturmuştu. Adanın yüzeyi iğneli fıçı gibiydi. Kayaların her parçası iğne şeklindeydi ve sivrilmiş iğneler göğe bakıyordu. Şaşkınlıkla birbirlerine dönen kadınlar, ne yapalım der gibi birbirlerine baktılar. Semra:

-Bu adaya nasıl çıkacağız, sivri kayalar ayaklarımızı delik deşik eder.

Funda:

-Spor ayakkabılarımız çantanın içinde, onları giyer öyle çıkarız. Önce kanoyla adanın etrafını dolaşsak mı? Semra:

-Adanın burnuna doğru bir gidelim de cazip gelirse dediğini yaparız.

-Su ne kadar parlak! İnsanın kendini suya atası geliyor.

-Haklısın, çok güzel! Bak şurası karaya çıkmaya uygun, ne dersin?

-Tamam, kanoyu karaya çekelim, bir an önce denize girmek istiyorum.

Adanın karaya çıkmaya uygun yerine kürek çektiler. İyice kıyıya geldiklerinde gördüler ki kaya-iğneler her yerde. Kanoyu kayalıklara yanaştırdılar, Semra kayaları tuttu Funda karaya çıktı, arkadan Semra… Kanoyu iki tarafından tutup kaya-iğnelerin üzerine oturttular. Ayakkabılarını iyi ki kanoda giymişlerdi, bu sivri kayalar kendilerini ayakkabılardan bile hissettiriyordu.

can foto 8image4

Datça- Palamutbükü Adası Su altı                                        Fotoğraf: Kubilay Mayadağlı

Funda hazırlanıp denize atladı, gözlük ve şinorkeli taktı, arkadan paletlerden birini giydi, ikinci paleti ayağına geçirebilmek için başını suya soktu, su altının görüntüsü, renkleri onu adeta büyüledi. Açık maviden turkuaza, turkuazdan laciverte dönüşen en az kırk-elli metre derinliğin görülebildiği sular… Gözlerini derinliklerden güçlükle ayırıp elindeki palete ve paletsiz ayağına baktı. Paleti giymek için hamletti, paleti ayağına bir türlü giyemedi, paletle ayağını buluşturamadı. Su o kadar temiz, o kadar parlaktı ki ona oyun oynuyordu. Ayağının yakında mı uzakta mı olduğunun ayırdına varamadı. İki-üç denemeden sonra paleti ayağına geçirebildi. Su altının gizemli dünyasına bıraktı kendini. Bir ara başını sudan çıkarıp Semra’nın ve kanonun bulunduğu yere baktı, Semra birtakım işaretler yapıyordu. Sudan çıkmasını istediği belliydi, kaya-iğnelerin tepesinde durmaktan sıkılmıştı anlaşılan. Kıyıya yüzüp karaya çıktı.

Semra:

-Deniz keyfini bozmak istemezdim, rüzgâr çıktı, deniz de dalgalandı, dönsek iyi olacak.

-Tamam, dönelim.

Aslında Funda dönmeyi hiç istemiyordu, ablası denize girmediği için hem sıkılmış hem de dalgalardan huzursuz olmuştu. Dönüşe geçtiler. Adadan uzaklaştıkça rüzgâr şiddetini arttırdı, dalgalar irileşmeye başladı. Kanonun burnu dalganın içine dalıyor, dalgayı yarıyordu, dalga suyun bir kısmını kanoya ‘şarrr!‚ diye boşaltıyordu. Önden giren su arkada birikiyordu, Funda’nın oturduğu yer su içinde kalmıştı.

Kürekleri mümkün olduğunca hızlı çekmeye çalışıyorlardı, Adayla Palamutbükü’nün ortalarında hava daha da kötüleşti, baştan ayağa ıslanmışlardı. Kanonun içindeki su arttıkça artmış, tüm eşyaları sular altında kalmıştı. Her ikisi de kaygılıydı, birbirlerini daha da kaygılandırmamak için konuşmuyorlardı. Herkes kaygısını kendi içinde yaşıyordu. Tüm güçleriyle asıldılar küreklere, karaya sırılsıklam; ama sağ salim varacaklardı. Öyle de oldu. Kanonun burnu Palamutbükü sahilinin çakıltaşlarına gömüldüğünde yarı bellerine kadar suyun içinde oturuyorlardı. Kanoyu onlara kiralayan adam, sahilde onları bekliyordu, tedirgin olduğu halinden anlaşılıyordu. Kanoyu teslim ettiler, marketten alışveriş yapıp karavanlarının yolunu tuttular.

can foto 5image7

Datça-Palamutbükü Su altı                                           Fotoğraf; Kubilay Mayadağlı

Ertesi gün, bulundukları koydan bir sonraki koya yürüdüler. Buraya Akvaryum deniyordu. Sıcaktan bunalmışlardı, kendilerini

My captured picture

Palamutbükü-Akvaryum Koyu                Fotoğraf: Mithat Okay

Akvaryum’un parlak sularına bıraktılar. Yüzerken gözlerinin tuzlu sudan yanmadığını ve su altındaki her şeyi en ince ayrıntısına kadar gördüklerini fark ettiler. Su tuzlu değildi, denizin dibindeki kumun bazı yerlerinden kabarcıklar yükseliyordu, demek ki burada tatlı su kaynağı vardı.

can foto 7image5

Palamutbükü-Akvaryum Koyu Su altı                                     Fotoğraf: Kubilay Mayadağlı

Su altının manzarası görülmeye değerdi… Yosunlar sağa sola sallanıyorlardı dans eder gibi… Minik balıklar da yosunların dansına katılıyor, gün ışığı suyun dibinde türlü ışık oyunları yapıyordu. Başını sudan çıkarınca da denizle ormanın aşkına tanık oluyordu insan. Ormanın yeşiliyle denizin mavisi; irili ufaklı taşlı bir sahilde gözlerden uzak bir yerde buluşmuş, birlikteliklerinin tadını çıkarıyor, kendilerini izleyenlere keyifli anlar yaşatıyorlardı.

GÖKÇETEPE-KAYIP CENNET 2 (Akordiyon 3)

Gökçetepe Orman Kampı (Kayıp Cennet) bizim olmazsa olmazımız olmuştu. Orada kendimizi çok iyi hissediyorduk, doğanın içinde yaşamak olağanüstüydü. Pek çok kampçı arkadaşımızla gittik Gökçetepe’ye. Gökçetepe’nin deniz kıyısı kumsal olmadığı, denizin içi taşlı, kayalı, deniz kestaneli olduğu için kumsaldan denize girmeye alışık olanların pek tercih etmediği bir yerdi.

Gökçetepe Orman Kampı

Gökçetepe Orman Kampı

Bizim için denizin içinin kum, sahilinin kumsal olması veya olmaması fark etmiyordu; yüzerken ayağınızın yere değmesi gerekmiyor. Hele palet, gözlük, şinorkelle dalmak ve su altını seyretmek harikaydı! Kayaların arasında dolaşan balıklar, değişik kaya yapısı, kayaların üstüne tutunan deniz kulakları, deniz kestaneleri, mercanlar, yeşilin çeşitli tonlarındaki yosunları seyretmenin keyfi bir başkaydı.

Şahin Ailesi'nin Karavanları- Gökçetepe Orman Kampı

Şahin Ailesi’nin Karavanları- Gökçetepe Orman Kampı

Gökçetepe Orman Kampı’nda karavanlarını sürekli bırakan karavancılar vardı. Bu çekme karavanlardan biri de arkadaşımız Selami Şahin ve kardeşlerine ait olan bir karavandı.

Gökçetepe Sahiline Yapılan Yazlık Evler

Gökçetepe Sahiline Yapılan Yazlık Evler

Şahin ailesi de Gökçetepe’yi çok seviyordu; öyle seviyorlardı ki burada yapılan yazlık evlerden aldılar. Bizler de bir aralık o evlerden almayı düşünmedik değil, bir anlık bir düşünceydi hemen vazgeçtik bu düşünceden.

Gökçetepe Orman Kampı Sevcan, Atilla, Mithat

Gökçetepe Orman Kampı Sevcan, Atilla, Mithat

Bizim gibi çadırla ya da karavanlarıyla kamp yapmayı seven arkadaşlarımızla defalarca Gökçetepe’de kamp yaptık. Bizler hareketi sevdiğimizden tekneyle pek çok koya gidiyorduk, hangi yıldı anımsamıyorum; ama aylardan hazirandı. Mecidiye yakınlarında bir koya gittik deniz kalkıp kopuyordu, su altında bir mağara vardı, mağaranın bir ucundan bakınca  diğer ucunun turkuaz mavisini görmek içimizi coşturdu, bu arada deniz de coşmuştu, mağarayı görebilmek için kaya duvara sıkı sıkı tutunmak gerekiyordu yoksa bizi bir anda ileriye fırlatıp kaya duvara çarpabilirdi. Sevil’le birlikte kaya duvara çarpmamak için olanca dikkat ve kuvvetimizle kayalara tutunurken Mithat’la Atilla mağaranın içine girdi, yüzerek gidip mağaranın diğer ucundan o olağanüstü turkuazdan çıktılar.

Mığrı (Yılan Balığı)

Mığrı (Yılan Balığı)

Onlar mağaranın içinde yüzerken dar, galeri gibi mağaranın iki tarafında bulunan birçok delikten başlarını çıkarıp etrafı seyreden mığrıları (yılan balıkları) gördük, çok korktuk, heyecanımız doruktaydı.  Mağaranın duvarlarındaki mığrıların Atilla ve Mithat’a zarar vermesinden çekindik; ancak insanlar onların pek de umurlarında değildi, sanırım karınları toktu. Hani evinizin camından dışarıyı seyredersiniz ya, yılan balıkları da aynı camdan bakan insanlara benziyorlardı. Keşke onları fotoğraflayabilseydik, bu her zaman görülebilecek bir şey değildi. Su altındaki o mağarayı ve mağaranın duvarlarındaki pencerelerden etrafı seyreden mığrıları hiç unutmadım, belleğime kaydettim, istediğim zaman onları izleyebiliyorum.

Mığrıların mağarasından sonra bir koya geldik, burası rüzgâr almıyordu, su kıpırtısızdı. Atilla ve Mithat burada dalış yapacaklardı, biz de yüzüp su altını dolaşır seyrederiz diye düşünüyorduk. Tekneyi koya yanaştırıp orada konuşlanırız diye konuştuk, çakıllı sahile yanaşmamıza üç-dört metre vardı, derinlik yarım metreymiş gibi gözüküyordu, ayağımı attım tekneden suya inmek için iki üç saniye öylece kaldım, ayağım yere değmedi bile; çünkü derinlik en az on metreydi. Su öyle parlak öyle parlaktı ki beni yanıltmıştı. On metre derinliği yarım metre olarak görmüştüm. Burada üç saat kaldık; balık adamlarımız dalışa gitti, bizler de ışıl ışıl, parlak sularda yüzdük, kendimize göre daldık, su altını seyrettik. Sudan çıktıktan sonra termoslarımızdaki çaylarımızı içtik, sandviçlerimizi yedik. Rüzgâr almayan koyda bir anda her şey uçuşmaya başladı, kıpırtısız deniz dalgalandı, hava soğudu… Balık adamlarımız ne yapıyorlar, ne zaman dönecekler diye konuşurken onlar da geldi, havanın değiştiğini su altında hissettiklerinden dönmüşlerdi. Hemen eşyalarımızı toplayıp tekneye atladık, kampımızın yakınındaki bir koya gelene kadar ıslanmadık bir şey kalmamıştı, deniz kalkıp kopuyordu, dalgalar şırak şırak tekneyi dövüyor, bizleri ıslatıyordu. Hava bir anda kararmıştı. Kampımızın olduğu yerde tekneyi kıyıya çektik, çadırımıza koşarak geldik. Nasıl mutluyduk nasıl anlatamam!

Gökçetepe Orman Kampı

Gökçetepe Orman Kampı

Biz çadırımızı her defasında farklı bir yere kurardık, özellikle manzarayı en iyi şekilde seyredeceğimiz yerlere. Bir keresinde minik bir dere yatağına kurmuşuz çadırı, bütün gece yağmur yağdı, sabahleyin bir uyandık suyun ortasında yatıyoruz. Gün boyu, yataklarımızı, tulumlarımızı kurutmaya çalıştık, mart ayındaydık ıslananların kuruması çok zordu. DSC02227-karavan abMithatların karavanında kalorifer borularının geçtiği gardroba ıslanan tüm eşyamızı astık da akşam kuru bir yatakta, kuru tulumlarla yatabildik. Yaşadığımız hiçbir olumsuzluk bizi kamp yapmaktan alıkoymadı, her zaman, her koşulda çadırda uyumaktan büyük keyif aldık. Nereden geliyordu bu doğa sevgimiz?

Bulgaristan

Bulgaristan

Ben Bulgaristan’da doğdum, on beş yaşıma kadar orada yaşadım. Okulda doğayı korumak, doğaya önem vermek işlenen en önemli konulardı. Yaz ve kış tatillerinde de okul, öğrencileri doğada kamp yapmaya götürür, doğada yaşamayı öğretirdi. Ayrıca annem babam da gezmeyi çok severdi. Küçük bir arabamız vardı. Devlet, ailelerin çadırla tatil yapmaları için kiralık çadır verirdi.

Bulgaristan’da kamp yerleri çoktu, demir perde ülkelerini -Çekoslovakya, Macaristan, Doğu Almanya, Romanya, Yugoslavya- küçük arabamızla gezmiş, kiraladığımız çadırla bu ülkelerdeki kampinglerde kalmıştık. Bu büyük geziyi iki kez yaptık. Bu ülkelerin hepsinde çadır turizmi çok yaygındı. Bulgaristan’da kiraladığımız çadırlar modern değildi, fazlaca kullanılmıştı; öyle olmasına rağmen temiz ve sağlamdı. Gittiğimiz ülkelerin –Doğu Almanya hariç- kampingleri lüks değildi; lâkin alt yapısı düzgün bir şekilde yapılmış kampinglerdi. Tuvaletleri, duşları, mutfakları her kampçıya rahatlıkla yetiyordu ve her yer tertemizdi.

Gökçetepe Kampı’nda tuvalet, duş, su sorunu olması bana çok garip geldi. İnsanın temel gereksinimlerinin karşılanmadığı bir kamping, kamping olamazdı. Gökçetepe Orman Kampı’nı seviyorduk; ancak alt yapıdaki eksiklikler canımızı çok sıkıyordu, uzun süre kalmak istediğimiz halde orada fazla kalamıyorduk.

Eşim Atilla Almanya’da büyümüş, onun ailesi de doğayı, kampçılığı seven bir aileymiş. Almanya’dan bütün akrabalarına çadır ve kamp malzemeleri taşımışlar yıllarca.

Kabatepe-Çanakkale/ Gelincik Tarlası

Kabatepe-Çanakkale/ Gelincik Tarlası

Kabatepe’de büyük bir aile olarak kendi kampinglerini oluştururlarmış. Onlar etrafı çevrili alanlarda kalmaktan nefret eder; onun için de doğal kamplarda kalırlarmış.

Biz de ailelerimiz gibi doğayı taa içimizde hissedip doğanın sesleriyle çadırımızda uyumayı ve uyanmayı çok seviyoruz.

AVŞA ADASI’NDA SEL FELÂKETİ (Gezici Doğa Evim 1)

Cama vuran tıp tıp sesiyle uyandım, alt kata inip verandaya çıktım. Yağmur hafif hafif yağıyor, havada kara bulutlar dolaşıyordu. Saat yedi yirmiydi. Bu kapalı havada en iyisi uyumak deyip yatak odama çıktım.

Bir telefon sesi uzun uzun çaldı, denizdeydim. Suya daldım, suda bir sürü balık dolaşıyordu. Su altında, onları izlemekten her zaman keyif almışımdır. Hiçbiri benden ürkmedi, çevremi aldılar; etrafımda dans ediyorlardı. İlke Kodal ve Selim Borak İDOB- Giselle Balesinde

Giselle (İlke Kodal)-Albrecht (Selim Borak)/Giselle Balesi

Balıklar Giselle (Jizel) Balesi’ni canlandırıyorlardı sanki! İlginç!

Telefon çalmaya devam ediyor. Aaa, balığın biri telefonuma bir ip takmış dolaştırıyor! Telefonumu derinlere sürüklüyor. Telefona ulaşmalıyım.

Giselle (Jizel) Balesi

Giselle (Jizel) Balesi

Balıkların dansını da kaçırmak istemiyorum. Şu kikla benim rolümü mü kapmış? Heyy, Bayan Kikla! Giselle’in annesini ben oynuyorum. Sana ne oluyor? Hiç umru değil, beni duymuyor bile! Yuvasının önünde kızıyla dans ediyor.

Selim’in oynadığı Albrecht’i de şu Karagöz oynuyor olmalı. Giselle’e aşık olduğu nasıl da belli! Giselle de onu seviyor.

Giselle (Jizel) Balesi’nde Giselle’in annesini canlandırıyordum. Bu, beni derinden etkileyen rollerden biridir. Bir annenin evlâdını kaybetmesinin acısını derinden yaşadım o oyunda. Diğer yandan oğlum Selim’le aynı sahneyi paylaşmanın heyecanı had safhadaydı!

Kiklacık bırak bu oyunu, senin acı çekmeni istemiyorum! Su altında müziksiz nasıl dans ediyorlar? Yoksa benim suyun içinde duyduğum çıtırtılar onların müziği mi? Öyle olmalı yoksa böylesine güzel dans edemezlerdi.

Aaa, balıklar bir anda kayboldular! Yoksa benden mi korktular? Yok, yok benden niye korksunlar ki! Sanırım perde arası.

Şu telefon da susmadı gitti. Nerede o? Ah, işte gördüm onu! Hâlâ balığın ipine takılı aşağılarda dolaşıp duruyor. Ben o kadar derinlere inemem ki… İlk dört metrede burnumu sıkıp ıkındım kulaklarım açıldı, bir dört metre sonra aynı işlemi bir daha yapmam gerekiyor. Balık telefonu bıraktı, telefon hızla dibi boyluyor, her geçen saniye benden uzaklaşmasına rağmen sesi nasıl da kulağımın dibindeymiş gibi çınlıyor. Çalıyor, çalıyor… Telefonuma ulaşmaya çalışıyorum, neredeyse ulaşacağım. Yok, yok nefesim tükendi, su yüzüne çıkmalıyım.

Sakin ol Buket! Heyecan yapma, suyun yüzüne çıkarken paletlerini yavaş yavaş çırp!

DSC04965-abÇok derine inmişim, çık çık bitmiyor; kafamı yukarı kaldırıp bakıyorum üstümde metrelerce su var. Yavaş yavaş suyun yüzeyine yaklaşıyorum. Telefonun sesi beynimi deliyor. Sudan başımı çıkardım gökyüzüne merhaba demek için. Büyük bir hayal kırıklığı!.. Gökyüzünü göreceğimi umarken karşıma bir tavan çıktı. Yatak odamın tavanı. Başımı sağ tarafa çevirdim, komodinin üstündeki telefonumu gördüm, az önce bu telefon denizin dibini boylamamış mıydı? Ohh, telefon sesi hariç hepsi düşmüş meğer!

Yarı uyur yarı uyanık telefona uzandım, ekranda Güldal Abla yazısını görünce bana neden telefon ettiğini anlamakta zorlandım. Zira Güldal Abla yan komşumuz, kapımı çalması daha mantıklı olurdu. Telefonu açtım, Güldal Abla soluk soluğa sesleniyordu:

-Buket, Buket çabuk kalk! Yağmur… yağmur… her yeri kapladı… güldür güldür tepelerden geliyor… yağmur suları… arabanız… karavanınız… sulara gömülüyor!..

Telefon kapandı, alelacele kalktım merdivenlere seğirttim, o arada duvardaki saate takıldı gözüm, saat dokuz buçuktu. Aceleyle salona indim, arabanın anahtarlarını alıp dışarı çıktım, evimizin ve komşuların evlerinin civarında küçücük bir toprak parçası bile görünmüyordu. Her yer suydu, gürül gürül akan; dağlardan devrile devrile gelen su. Bahçe kapısını açıp evin yanındaki arsada duran arabaya koştum. Sular arabanın kapılarının hizasına gelmişti. Anında sırılsıklam olmuştum, heyecanla arabanın kapısını açtım, benimle birlikte ‘Foooş!’ diye sular da içeri doldu. Kontağı çevirdim, arabadan hiç bir ses gelmedi. Allahım ne olur çalışsın! Ne olur çalışsın! diye dua ediyordum. Neyse ki kontağı ikinci çevirişimde araba çalıştı. Onu, evin önündeki yüksek betonun üstüne çektim.

Arabamızın hemen karşısında duran çekme karavanımıza baktım, üstünden sular ve çaresizlik akıyordu. Onun için yapabileceğim bir şey yoktu. Her geçen saniye yağmur etrafımızdaki çamur renkli denizi yükseltiyordu. Kendimi verandaya zor attım, Güldal Abla yan taraftan el sallayıp dağdan inen yolu gösteriyordu. Böyle bir seli daha önce ne Avşa Adası’nda ne de başka bir yerde görmüştüm.

Avşa Adası'nda Sel

Avşa Adası’nda Sel

Avşa Adası

Avşa Adası

Sular çağlayanlar oluşturmuş, çağıl çağıl akıyordu, eni onlarca metre olan bir nehir, önünde ne var ne yok ezip geçiyor, her şey sulara gömülüyordu. Televizyondan seyredildiği gibi değildi, insanı dehşete düşürüyordu azgın sular! Bir hafta önce Silivri’de insanlar yaşamlarını yitirmişti. Hayatta kalanlardan pek çok kişi evsiz barksız kalmıştı. Hele dere yataklarına yapılmış olan binaların çoğu kullanılamaz hale gelmişti.

Avşa AdasıNe büyük acı! İnsanoğlu doğanın kurallarına uymadıkça, doğayla uzlaşmaya yanaşmadıkça, doğayı tahrip ettikçe felâketlerin önüne geçilemez. Doğasız yaşayamayacağımızı bir anlayabilsek sorunun çözümünü bulmuş oluruz.

Üstümü değiştirip Selçuk’a telefon ettim, koreografisini yaptığı Kabare Müzikali’yle Kıbrıs’a turneye gitmişti, bu sabah dönecekti.

Kabare Müzikali

Kabare Müzikali

-Selçuk nasılsın? Döndün mü İstanbul’a?

-Canım şu anda eve girmek üzereyim, birazdan ben de seni arayacaktım. İki üç güne kadar adaya gelirim.

-Ne iki üç günü, bugün ne yap yap buraya gel! Burada bir felâket yaşıyoruz, sel felâketi!

-Deme yaa! Tamam canım, sakin ol! En kısa zamanda oradayım.

Telefonu kapattıktan sonra karavanın ne durumda olduğunu görmek için dışarı baktığımda, sular karavanın kapısının hizasına gelmişti. Karavanın içini suların istila etmesi an meselesiydi.

Karavanımız

Karavanımız ve biz (Buket-Selçuk Borak)

Karavanımız yaşamımıza ne zaman, nasıl girmişti? Deli gibi yağan yağmura bakarken bu sorular belleğimde dolaşıyordu. Acaba bu bir kaçış mıydı? Yağmurun, selin korkusunu bertaraf etmek için belleğimin bana oynadığı bir oyun muydu yoksa?  Dikkatimi başka bir yöne çekerek beni rahatlatmak, teselli etmek mi istiyordu? Belleğim öyle istiyorsa ben de onun açtığı yolda yürür, anıların içine dalarım.

THASSOS’TA BİR DALIŞ ÖYKÜSÜ (Hüsniye ile Ahmet 17)

Thassos Adası’nı bütün gün dolaşıp onunla iyice kaynaştıktan sonra Golden Beach Kamping’e döndük. Akşam olmuştu, yorulmuştuk ve keyifli bir gün geçirmiştik.  O akşam hep birlikte yemek yedik, sohbet ettik. Ertesi gün Uğurtan ve kızı Thassos’tan ayrıldılar. Onlar gittikten sonra arkadaşlarımız Sevil’le Mithat, bulunduğumuz koyun en ucundaki kayalıklara yürüyüp orada denize gireceklerini söyleyip bizi de davet ettiler. Onların daveti bana cazip geldi; fakat Ahmet oralara yürüyemezdi. Pepa’yla Ahmet Bey de başka bir gün gideriz, dediler. husniye-ahmet13-ab-bgAhmet’çiğim benim çok gitmek istediğimi anlamış olacak ki “Hadi sen de onlara katıl,” dedi. husniye-ahmet-pepa-abg-bbPepa da:

“Git canım, sen Ahmet Bey’i merak etme! Biz buradayız nasıl olsa,” deyince hemen çantamı hazırladım. Sevgili Pepa, Ahmet ve Ahmet Bey ne kadar iyiler! Ne kadar fedakârlar! Canlarım benim!

Kamptan çıktık, güle söyleye, çevreyi içimize sindire sindire koyun sol tarafına giden yoldan yürüdük. Yol bitti; bizim yürüyüşümüz devam etti kayalıkların üzerinde… Koyun ucuna kadar kayadan kayaya atlayarak, tırmanarak ilerledik… çok eğlenceliydi. Büyükçe, denize doğru eğimli ve diğer kayalara göre oldukça düz bir kayanın üzerine yerleştik, bir an önce kendimizi pırıl pırıl, soğuk mu soğuk sulara atmak istiyorduk. Güneşin altında yürümekten kaynama noktasına gelmiştik.

Mithat, balık adam elbisesini giydi, dalış için hazırlığını yaptı, denize atladı. Sevil:

-Sen kendini suyun altında kaybedip zamanın nasıl geçtiğini anlamazsın, bak buranın su altını bilmiyorsun, denizde dört-beş saat kalıp bizi merakta bırakma!

Mithat:

-Tamam, merak etme, ben de öyle düşünüyorum, bir iki saatte dönerim.

DSC07189-abOna rasgele deyip Ege’nin sularına teslim ettik, şinorkelinin ucunu takip ettik, iki üç dakikada adanın burnunu döndü, görünmez oldu. Biz de bıraktık kendimizi güneşin altında ışıl ışıl parlayan Ege’ye. Yüzdük, yüzdük, yüzdük… Yanımızda bir gözlük bir şinorkel olduğundan sırayla kullandık onları. Deniz altındaki yeşillikleri, balıkları, diğer canlıları seyrettik. Görüş çok netti. Yarım saat önce üstünde yürüdüğümüz iskele, koca koca mermer bloklarla yapılmıştı. Eee, Antik Çağ’da mermerden Dionysos’un, Musa’nın, koç taşıyan adamın heykellerini; sunaklarda Apollon’un, Musa’nın kabartmalarını yapan adalılar; bu çağda da mermerden iskeleler yapmışlar.

İskelenin içini de görmüş olduk deniz altına bakınca. Mermer blokların arasında yuva yapmış olan balıklar, kimi zaman dışarı çıkıp yiyecek arıyor, kendilerinden küçük balıkları anında yutuyor, kimi zaman da sadece başlarını mermer kayaların arasından uzatıp etrafı kolaçan ediyorlardı. Deniz altı bana çok ilginç geldi, o yeşilin her tonunda olan yosunların su altındaki hareketleri, çeşitli boyutlardaki kayalar, kayaların üzerinde konuşlanmış gorbon dalları, minik bir ahtapotun anında kayaların arasında kaybolması, irili ufaklı yengeçler, minicik balıkların bir arada yüzerek bir grup oluşturması… içimi coşturdu,doğa insana ne kadar değişik duygular yaşatıyor. Köpekleme yüzerken de bol bol söyleştik arkadaşımla. Keyfimiz yerindeydi.

Bir ara karnımızın acıktığını hissettik, denizden çıktık, iki termos çayımız vardı. Fincanlarımıza çaylarımızı koyup sandviçlerimizi çıkardık, bir güzel karnımızı doyurduk. Yalnız bir sorun vardı; su altının güzelliklerine kendimizi kaptırdığımızdan uzun süre suda kalmıştık. Denizin soğukluğu güneşin yakıcılığını ve sırtlarımızın yandığını hissettirmemişti bize.

Meyvelerimizi yerken saatin kaç olduğuna bakmak geldi aklımıza. Saate bakınca aklımız başımızdan gitti, kamptan ayrılalı beş saat olmuştu. Bir saat yol yürümüş, üç buçuk saat denizde yüzmüş, yarım saatte de yemeğimizi yemiştik. Beş saat geçmiş… Hay Allah! Ahmet ne yaptı acaba! Pepa’ya da zahmet oldu, öğle yemeğini yedirmiş, kahvesini yapmış, şu sırada da çay hazırlığındadır. Ben bu kadar saatin geçtiğini nasıl anlayamadım.

Arkadaşımın yüzüne baktım, o gözlerini kısmış kayalık burna bakıyordu. Bakar tabii, eşi ortalarda yoktu!

-Eyvah! Kötü bir şey mi oldu! Balık adamımız daha gelmedi! dedim.

-Genelde dört-beş saat dalar; erken dönerim demişti, bu adada ilk defa dalıyor, merak ettim doğrusu! Olumsuz bir şey de düşünmek istemiyorum… ancak pek çok olumsuzluk geliyor aklıma, dedi. Ben:

-Ne yapalım? Kampa gidip bir arama ekibi mi çıkarttırsak? deyince, Sevil:

-Yok, yok o birazdan gelir, deniz altındayken saatin nasıl geçtiğini anlamamıştır. Ona çok kızdım, bak bizi nasıl merakta bıraktı! Hem çok geç oldu, Ahmet Bey ve Pepalar da merak içindedirler. Sen git, biz sonra geliriz, dedi.

-Valla, seni burada bırakmak istemiyorum…

-Yapacağın bir şey yok, git de kamptakiler huzursuz olmasın, baksana beş saat geçmiş. Deniz‘e durumu anlat, gelsin buraya.

-Tamam canım, şimdilik hoşça kal!

Hüsniye, gönülsüzce Sevil’in yanından ayrıldı. Arkadaşının gözlerine bir an için girip çıkan kaygı, onu bir girdaba sürüklemişti. Kaygıyla benim kadar içli dışlı olan çok az kişi vardır, diye düşünürken başkasının gözlerinde ona rastlamak Hüsniye’yi sarsmıştı. Okkalı bir şamar yemiş gibiydi. Ne güzel bir gün yaşamışlardı! Beş saat, anlamadan nasıl da geçmişti? Ahmet ne yapmıştı? Kim bilir ne kadar merak etmişti onu?

Bir yandan kayalıklarda düşmeden yürümeye calışıyor, diğer yandan kafasındaki türlü olumsuzluklar; meydanı ele geçirmenin verdiği rahatlıkla fütursuzca hareket edip çevrelerine tüm kötü düşüncelerin tohumlarını ekerek anında büyütüyorlardı. Beyin bir kere olumsuzluk yoluna girmesin, sürekli kötü düşünceler üretmeye bayılır. Bu konuda ona yüz vermeye gelmez. Şımarır, her şeye egemen olmak ister, kötü arkadaşlarına davetiyeler çıkarır. Kişinin kötü, olumsuz düşüncelerden kendini kurtarması zor olur. Onun için olumsuz düşünceleri unutup onların yerine güzel fotoğraflar yerleştirmeliyim, diye düşündü Hüsniye. Ve bugün yaşadığı güzel saatlere geri döndü.

Zamanın geriye sarılmasıyla, renkli bir film gözlerinin önüne yerleşti.
DSC04015-abDeniz altının nefis görüntüleri: balıklar, yosunlar, denizin bedenini sevecenlikle sarıp okşaması, arkadaşıyla yaptığı sohbet… Olumlu düşüncelerin yavaş yavaş beynine akmasıyla, zorlukla yürüdüğü kayalık yol da bitti. Şimdi bir tarafı deniz diğer tarafı orman olan geniş, toprak yolda hızlı; kendisini rahatsız etmeyen, huzur veren bir tempoyla yürüyordu. Kafası ve bedeni anlaşmış, kötülüklere yüz vermemişti. Olumlu enerji ve düşünce karşısında, olumsuzluk geri adım atıp beynin en ücra köşelerindeki yerini aldı, daha doğrusu pusuya yattı…

Elbet olumlu, güzel, iyi düşüncelerin zayıf bir anı olacaktı; o zamana kadar güç toplayıp uygun zamanda üzerine çullanacak, beynin her bölümünü ele geçirecekti. O beklemesini bilirdi. Hiçbir zaman pes etmezdi. Ancaaak Hüsniye’nin yaşama olumlu bakmak üzerine master yaptığını, doktora tezini de bitirmek üzere olduğunu ‘olumsuzluk’ unutmuştu anlaşılan!

Arkadaşımı büyük kayanın üzerinde bırakıp kayalardan oluşmuş engebeli yolda yürümeye başladım, bin bir düşünce kafamın içinde dolaşıp durdu, içim hiç rahat değildi. Onun gözlerinde kısa bir an için de olsa büyük bir endişenin dolaştığını gördüm. Önce karmakarışık bir ruh haliyle yürüdüm; sonra tüm kötü düşünceleri attım, bir saatte kampı buldum. Bizimkilerde bir merak bir merak. Pepa bana fena kızdı:

“Altı saat oldu, nerede kaldın, Ahmet Bey seni ne kadar merak etti?” Pepa’ya durumu anlattım, ikimiz birden karavanlarının önünde kitap okumakta olan Deniz’in yanına gittik:

-Canım, baban dalıştan dönmedi, annen koyun ucunda yalnız, seni bekliyor, babanı da merak etti.

Deniz:

-Merak edecek bir şey yok! Babam dalınca zaman kavramı kalmaz, bir saate kadar gelirler, dedi.

-Gitmeyecek misin annenin yanına?

-Aslında gitmeme gerek yok da gideyim hadi…

Çocuğun bu kadar rahat konuşmasını, Pepa’yla çok yadırgadık doğrusu!

Öte yandan Hüsniye’nin kayalıklarda yürümesini, daha sonra gözden yitmesini izleyen Sevil, yüzünü tekrar denize döndü. Denizin üstünü taradı, bir şinorkelin ucunu görebilmek umuduyla… Görünen bir şey yoktu! Sonra bulunduğu büyük koya baktı. Koyun iki ucu kayalıktı. İki burun birbirinden çok uzaktı. Hiçbir zaman da bir araya gelemeyeceklerdi. Arada Thassos’un parıl parıl parlayan denizi vardı. Niye böyle düşünüyorum?

Thassos Adası Kumsalları

Thassos Adası Kumsalları

Bu pırıl pırıl parlayan, incecik kumdan oluşmuş kumsal onları neden ayırsın ki? Belki de iki burnu, kuvvetli bağlarla bu kumsal bağlıyor!

Denizden çıkıp kayalıklarda takır takır yürüyen yandan çarklı yengeçler… My captured pictureTüm tepelerin yemyeşil orman olması… Yeşille mavinin uyumlu birlikteliği… Koyun ortasında bulunan Golden Beach Kamping…Golden Beach Kamping’den sonra gelen hoş restoranlar, kafeler… Yerleşim alanları; evler, pansiyonlar, moteller… turizmin önemini kavramış adalılar. Her şey gerçek olamayacak kadar güzeldi!

Burası cennetten bir köşe olmalı diye düşündü, cennetten bir köşede cehennemi duygular içinde. Dış ortamla iç dünyası ancak bu kadar zıt olabilirdi! Dört buçuk saat geçti Mithat’ın denize dalmasının ardından. Kendi kara sularında olsalar bu kadar merak etmeyecekti. Onun su altında kolunda saat olduğu halde zamanı unuttuğunu, su altı dünyasının bir parçası olduğunu çok iyi biliyordu. Yine de bu açık denizde su altı faunasının nasıl olduğunu bilmediğinden onun başına bir şey gelmiş olmasından korkuyordu. Kötü düşünceleri kafasından atmaya çalışıyordu.

Müren balığı

Müren balığı

Sorular, sorular, sorular… Korku… tedirginlik… kaygı… su altındaki balkonlar… mağaralar… mürenler… köpek balıkları…

Karadeniz’de, Ege’de, Akdeniz’de kocalarının sağ salim denizden dönmelerini eski çağlardan beri bekleyen balıkçıların karılarının düşünceleri, hüzünleri, yalnızlıkları taa içinde. Karanlıkların içinde debelenirken “Ne yapıyorum ben?” deyip ayağa kalktı. “Saçmalıyorsun, biraz sonra şu burnu dönecek o,” diye düşündü. Sıcaktan, kara düşüncelerden bunalmış durumdaydı. Ege’nin tuzu tüm bedenini germişti.

Yalınayak kızgın, denize meyilli kayanın üzerinde, ayakları yana yana yürüyüp kayayla denizin birleştiği noktaya geldi. Kızgın kaya ve soğuk suyun birlikteliği… Tabanlarının altı yanarken parmaklarını buz gibi su serinletiyordu. Bu kadar sıcak havada denizin soğukluğu şaşırtıcıydı! Kavrulmuş, gerilmiş bedenini denize bıraktı. Cosss! Kötü düşünceleri, yanıtsız soruları ‘gidin burdan, benden uzak olun’ diyerek kovdu. Dostu denize sımsıkı sarıldı. Deniz de onun sarılışını karşılıksız bırakmadı. Gözlerini kamaştıran ormanın yeşilliği; içindeki kaygıyı, hüznü yok etti. İçi hafif hafif sevgiyle kıpırdadı. Sevgi neşeye dönüştü. Her şeyin güzel olduğunu düşünüyordu tuzdan gözleri yanarken. Karşıt duygular, düşünceler… Yaşamın anlamı bu karşıtlıklardaydı…

My captured pictureThassos Adası, binlerce yıldır Persler, Spartalılar, Atinalılar, Romalılar, Bizanslılar, Venedikliler, Osmanlılar, son olarak da Balkan Savaşı’nda Yunan Deniz Kuvvetleri tarafından ele geçirilip yönetilmiş. Tabii ki bu ele geçirmeler dostlukla olmamış. Zavallı Thassos sürekli savaşın içindeymiş, Thassoslular savaş korkusuyla binlerce yıl içli dışlı yaşamışlar.

Savaş ne kötü bir şey!!! Yemyeşil, sakin, barışçıl bir ada Thassos, savaşla kesinlikle uyuşmuyor. Dünyanın farklı ülkelerinden gelen turistler bu adada kendilerini çok rahat ve mutlu hissedip keyifle tatil yapıyorlar. Buraya gelen insanların tümünün isteği savaşmadan barış içinde yaşamak. Thassos Adası; deniziyle ormanıyla mermer kayaları ve kumsallarıyla dili, dini, ülkesi farklı turistlere kucağını açmış, onları mutlu etmeye çalışıyor. Thassos binlerce yıl sonra barışa, dostluğa, sevgiye ulaşabilmiş.

Denizden kayalıklara çıkarken olumsuzluklardan arınmış, pozitif enerjiyle dolmuş, yenilenmişti. Kayalıklara uzanırken denizin üstünde ufacık bir şey parladı… bir şinorkelin ucu… Mithat’ın döndüğünü görünce rahatladı Sevil.

Ahmet’e Sevil ve Mithat’la gittiğimiz yerleri, güzellikleri anlattım. Benim güzel bir gün geçirmem onu memnun etti. O da sabahtan yürüyüş yaptığını, öğleden sonra yüzdüğünü, kolunu çalıştırdığını anlattı. Sağ olsun Pepa da nefis yemekler yapmıştı. Kampa gelmemin üzerinden bir saat geçmişti ki arkadaşlarımız geldiler. Deniz yanımıza gelerek:

-Ben size demedim mi? Bu her zaman böyle olur. Babam dört-beş saatten önce dalıştan dönmez. Ben on altı yıldır alıştım bu durumlara, dedi.

Bir saat önce çocuğun söylediklerini yadırgamıştım; onun haklı olduğunu anladım. O, alışmış da biz ilk defa böyle bir şey yaşadığımızdan çok tedirgin olduk, üzüldük. Neyse Mithat, sağ salim geldi ya! Bir de balık vurmuş… onu Ahmet’e verdi. Ahmet afiyetle yedi balığı.

SU ALTINDAKİ GÜZELLİKLERE MERHABA!

Avşa Adası karşısındaki Fener Adası

Avşa Adası’nın karşısındaki Fener Adası

Avşa Adası’nın karşısındaki Fener Adası’na kanoyla gidiyoruz. Avşa İskelesi’nden Fener Adası’na gitmek on beş dakikamızı aldı. Önce kanomuzla adanın çevresini dolaşıp martılara ve karabataklara hal hatır sorduk. Adanın çevresi kayalık. Küreklerimizi sakin sakin çekerek adanın etrafını dolaşıp Fener Adası’nın Avşa’ya bakan yüzündeki mini minnacık limana girdik, kanoyu karaya çektik daha sonra da fenerin yanına çıktık.

Avşa Adası'nda Tomonori Fujioka (Japon)nın eseri ve Fener Adası

Avşa Adası’nda
Tomonori Fujioka’nın eseri ve Fener Adası

Fenerin üzerindeki “Ali Ayşeyi seviyo! Zeynep ve Emin, Ben sensiz naparım Sinem! Bu hayat acımasız!” vb. yazıları okuduk. Zavallı Fener! Aşk ve sevgi sözcükleri onu berbat hale getirmiş. Biçare feneri kendi haline bırakıp bu sefer de yürüyerek adayı dolaşıyoruz. Adanın üzerindeki otlar sararmış, kurumuş; rüzgâr estikçe onlar hışırdıyor. Bu hışırtı aklıma yılanları getiriyor, bunu arkadaşıma söylüyorum. O, bana: “Korkacak bir şey yok!” diyor. Bunu o kadar kendine güvenerek söylüyor ki yılan korkum ‘pısss’ diye sönüveriyor. Doğa ve doğadaki canlılar onun yakın dostları.

Her yer börtü böcek dolu… Kertenkeleler kovalamaca oynuyor. Yerlerde kurumuş otlar, gökyüzünde yakıcı güneş, adanın ortasında sıcaktan kavrulmuş iki kadın… Su altındaki güzelliklere merhaba!

Deniz ise pırıl pırıl, şıkır şıkır; sanki bize nispet yapıyor. Yok yok nispet yapmıyor, bizi yüzmeye davet ediyor! Bu davet geri çevrilmez deyip kendimizi kanonun yanında buluyoruz. Apar topar gözlüklerimizi, şinorkellerimizi takıp denize atıyoruz kendimizi. Paletlerimizi denizde giyiyor, adanın çevresini bu kez de su altından dolaşıyoruz.

Su altı fotoğrafları  Kubilay Mayadağlı

Su altı fotoğrafları
Kubilay Mayadağlı

Artık başka bir dünyadayız, su altında yer çekimi olmayan bir ortamda dans ediyoruz. Haaayııır! Dans etmiyor, uçuyoruz; üstelik düşme tehlikesi de yok! Balıklar da bize eşlik ediyor. Yalnız balıklar mı?

Su altındaki güzelliklere merhaba! Ya yosunlar, sessiz müzik eşliğinde nazlı nazlı nasıl da sallanıyorlar! Yeşilin ne kadar çeşitli tonu var; koyu yeşil, açık yeşil, çimen yeşili, zümrüt yeşili, çağla yeşili… yosun yeşili diyeceğim de diyemiyorum; çünkü yosunların hepsinin yeşili aynı değil. Gözlerimiz bayram ediyor, içimiz nasıl yeşilleniyor, şenleniyor…
Su altında dinginliğin sesini dinliyor, denizin parklarında dolaşıyoruz.

Değişik boyutlarda ve şekillerde kayalar, kayaların arasında daracık patikalar, Su altındaki güzelliklere merhaba!geniş yollar, kovuklar, oyuklar var.  Kimi kayaların üzeri yosunlarla, kimisi midyelerle, deniz kestaneleriyle kaplı.

 Su altı fotoğrafları Kubilay Mayadağlı

Çok değişik bitkiler, deniz çiçekleri içimizi coşturuyor.

Deniz kestanelerinin üzerine konuşlanmış sedefler ne güzel parlıyor! Ya midyeler, ağızlarına layık bir yiyecek bulunca kabuklarını aralayıp anında kapıyorlar. Şu pavuryaların yan yan gidişlerine bayılıyorum! Kolları öyle kuvvetli ki birine uzunca bir tahta parçası IMG_3363uzatıyoruz, elimizden çekip alıyor. Deniz yıldızları kollarını açmış, kumlara-kayalara sere serpe yayılmışlar; pinalar onların başlarına dikilmişler sohbet etmek ister gibi bir halleri var.

Lapinler birbirleriyle oynaşıyor, gümüş balıkları gruplar halinde dolaşıyor. Aaa, şuradaki taşın altına bir eşkina saklanmış, çok da büyük! Nasıl da merakla çevresini izliyor. Eşkina’nın kafasında, gözlerinin arkasında bembeyaz, mermer gibi sert, düğme şeklinde iki taş bulunur. Bu taşların böbrek taşlarını erittiği ve böbrek taşlarının düşürülmesine yardımcı olduğu söyleniyor.

Su altı güzelliklerine merhaba! IMG_3193




Avşa Adası’nın suları çok zengin, kiklalar, karagözler, kefaller, yılan balıkları, istavritler, adını bilmediğim pek çok balık cirit atıyor. İrili ufaklı tokalaklar, şeytan minareleri, her boyda yengeç, minik ahtapotlar gözümüze çarpıyor. Kocaman bir deniz kulağı gördüm, arkadaşım da onu görmüş, eliyle işaret ediyor.
Denizciler, deniz kulağının sivri ucunu kesiSu altındaki güzelliklere merhaba!p haberleşme aracı olarak kullanırlarmış eski çağlarda. Kesilen uçtan dudaklar titreştirilip üflendiğinde gemilerin düdük sesi gibi bir ses çıkıyor deniz kulağından. Belki de deniz kulağının sesine öykünmüştür gemilerin düdükleri. Şayet deniz kulağının oyuk kısmını kulağımıza dayarsak denizin sesini duyar gibi oluruz. Aslında duyduğumuz denizin sesi değildir, kendi kalp atışımızdır.

DSC01189-aKumun içinde kımıl kımıl bir şey hareket ediyor. Hay Allah, kuma gizlenmiş küçük bir vatozmuş! Çok büyükleri var bu vatozların, o kocamanlar insanı ürkütüyor; ancak suda dans eder gibi tüm vücutlarını yumuşak, kıvrak bir şekilde hareket ettirerek öyle güzel gidiyorlar ki… Onları seyrederken adeta büyüleniyorsunuz! İnanın İspanyol dansçılarıyla yarışabilirler vatozlar…

Su altı güzelliklerine merhaba!Arada başımızı sudan çıkarıyoruz üstümüzde martılar uçuşuyor, karabatakların bazıları suda bazıları da kayalıklarda… Tekrar suya sokuyoruz başlarımızı, dibe dalıp beğendiğimiz kabukları topluyoruz.

Su altındaki güzelliklere merhaba!Dalmak, kendini bambaşka bir dünyada hissetmek, şehrin karmaşasından, gürültüsünden soyutlanmak, doğanın içinde deniz canlılarıyla dostça yaşamak, kendini dalgalara bırakıp ahenkle salınmak, ahh ne güzel! Ne hoş!

Mutluluğumuzu; suyun dibinde gördüğümüz kola, bira şişeleri, petler, naylon torbalar bozuyor.

Avşa Adası İskelesi

Avşa Adası İskelesi

Atıklara hüzünle bakarken Avşa İskelesi’nden geminin kalktığını duyuyoruz. Su altındaki canlı, cansız varlıklara istemeden veda ediyoruz, en kısa zamanda onları tekrar ziyaret edeceğiz.

Avşa Adası

Avşa Adası

 

46961_427504099723_2482815_n-can sualtı

60282_427503929723_1038246_n-can sualtı

 

 

 

 

 

Yazı, “Adada Ay Kokusu Var” adlı kitabın ‘Kanoyla Avşa Turu’ bölümünün 129-130. sayfasından alınmıştır.

Su altı fotoğrafları: Kubilay Mayadağlı

Diğer fotoğraflar: Mithat Okay