YEDİ TEPELİ ŞEHİR İSTANBUL ve BİRİNCİ TEPESİ (Kentlerin Kraliçesi İstanbul 2)

1453 yılında Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethedince Anadolu’dan göçler olmuş. Sultanahmet de bu göçlerden nasibini almış, gelenler Sultanahmet’te yerleşmişler, yeni mahalleler kurmuşlar. Ve çoğu ev Büyük Saray’ın üzerine yapılmış, bu evlerde yaşayanlar Bizans Sarayı’nın üzerinde yaşadıklarını bilmeden yüzlerce yıl yaşamışlar.

Osmanlı Dönemi’ne hipodromun pek fazla kalıntısı kalmamışsa da Osmanlılar hipodromun olduğu meydana At Meydanı derlermiş.

-Yurdanur! Ben tarihten hiç hoşlanmam, ama anlattıkların ilgimi çekti, büyük bir zevkle dinliyorum. Peki sarayın üstündeki evlerde yaşayanlar ne zaman öğrenmişler bu durumu?

SAMSUNG-Aslında hiçbir zaman öğrenmeyebilirlerdi. Ancaaak 1912’de büyük bir yangın çıkmış Sultanahmet’te. Birçok tahta ev yanmış yıkılmış. O yangından sonra bu evlerin Büyük Saray’ın yıkıntılarının üzerine yapıldığı anlaşılmış.

dsc02189

Büyük Saray Mozaikleri Müzesi’nden

dsc02184

Büyük Saray Mozaikleri Müzesi’nden

dsc02172

Büyük Saray Mozaikleri Müzesi’nden

Bir de Büyük Saray’ın mozaiklerinin olduğu bir yer bulunmuş, buranın sarayın salonlarından biri olduğu tahmin ediliyormuş. İlerde burası müze olabilirmiş.

-Yani 50 yıl önce çıkmış yangın ve sarayın mozaikleri bulunmuş.

-Yurdanur, dediğin gibi orası müze yapılır mı?

-Belki yapılır yapılır da kim bilir ne zamaaan? Peki, Gönül sen Sultanahmet Camii’nin yapıldığı tarihi biliyor musun?

-Hah, tam adamına sordun. Sultan l. Ahmet’in yaptırdığını  biliyorum da zamanını ve yapan mimarı bilmiyorum.

dsc04889

Sultanahmet Camii

-Doğru! Sultan l. Ahmet, Mimar Sedefkâr Mehmet Ağa’ya (l609-l6l6) Ayasofya’nın tam karşısına yaptırmış Sultanahmet Camii’ni. Avrupalılar bu camiye ‘Blue Mosque’ yani ‘Mavi Cami’ diyorlar. Caminin içi 20.000’den fazla mavi, yeşil, beyaz İznik çinileriyle bezeli olduğu ve kubbelerinin içi mavi kalem işi ile süslendiği için. Ayrıca Türkiye’nin altı minareli ilk camisiymiş.

-Yurdanur, Büyük Saray’ı anlatırken Sultanahmet Camii’ne geldin. Bunun altından bir şey çıkacak gibi geliyor bana.

-Çıktı bile canım… Ansiklopedilerin yazdığına göre Sultanahmet Camii de Büyük Saray’ın kalıntıları üzerinde oturmaktaymış.

-Deme yaaaa! Bu iş gittikçe ilginçleşiyor.Sen Sultanahmet Camii’nden konuyu Ayasofya’ya da getirirsin… arkadan Aya İrini, Topkapı Sarayı, Arkeoloji Müzesi, Sultanahmet Ceza Evi, Gülhane Parkı, Binbir Direk ve Yerebatan Sarnıcı dersen yandık valla.

-Evet canım, iyi tahmin ettin, onlardan da söz edecektim, sen benden önce davrandın.

-Ben şunu anlayamıyorum, bizim bunlarla ne işimiz var? Bizim ödevimiz İstanbul’un tepeleri özellikle birinci tepesi değil miydi? Haydi birinci tepe neredeyse oraya gidelim. Bırakalım sarayları, camileri, müzeleri…

-Bırakamayız! Zira İstanbul’un birinci tepesi burası!

-Neeee? Sultanahmet mi?

SAMSUNG

Kız Kulesi ve Tarihi Yarımada           Sarayburnu/İstanbul

-Bir bakıma öyle sayılır. İstanbul’un birinci tepesi Sarayburnu Tepesi’ymiş. Bu tepede Ayasofya, Topkapı Sarayı, Sultanahmet Camii bulunuyor.

-Aaaa! Şaştım buna! Yani biz birinci tepede yaşıyoruz desene. Tepe deyince insanın aklına yüksek bir yer geliyor. Sarayburnu Tepesi bana çok yüksekmiş gibi gelmiyor.

-Bulunduğumuz yerden bakarsan düz bir yermiş gibi görünüyor. Deniz kenarından baktığında 40-45 metrelik yükseltiyi rahatlıkla fark ediyorsun. İstanbul’un tepeleri zaten öyle çok yüksek tepeler değil; bir tepesi yetmiş metrenin üzerinde, diğerleri kırk metre civarındaymış.

-İstanbul, daha doğrusu eski İstanbul niçin yedi tepe üzerine kurulmuş, altı, sekiz veya on tepe üzerine kurulamaz mıydı?

-Kimi dini inanışlarda yedi sayısı kutsal sayılıyormuş. Yedi sayısına yüklenmiş olan bu kutsallıktan dolayı Roma yedi tepe üzerine kurulmuş.

-Yurdanur, ne yaptın sen? Konumuz İstanbul, Roma ne alâka şimdi?

-Canım Gönül’üm! M.Ö. 7. yüzyılda Yunanistan’ın Megara Bölgesi’nden gelen bir koloni şimdi İstanbul dediğimiz yere gelmiş, burayı öyle beğenmişler ki yurt edinip küçük bir koloni halinde yaşamlarını beş-altı yüz yıl sürdürmüşler. Kolonilerine, ilk gelen Megaralıların lideri Byzas’ın adını vermişler.

M.S. 195’te Roma İmparatoru Septimus Severus, Bizantion’u ele geçirmek için saldırınca, Bizantionlular olanca güçleriyle direnmişler Roma’ya. Severus, Bizantion’u yerle bir etmiş; Roma imparatoru daha sonra yaptığının yanlış olduğunu anlayıp kenti imar etmiş; yeniden surlarla çevirmiş.

-Offf! Kafam karıştı yine! Tarihi bunun için sevmiyorum işte! Günümüzden Osmanlıya, oradan Bizans’a, Bizans’tan Roma’ya gittik. O da yetmedi Megaralılara kadar indik.

-Canım, sana sıkıcı gelen bana çok enteresan geliyor, tarih beni içine çekiyor. Düşünsene doğup büyüdüğümüz yerde bizden önce ne kadar farklı koloniler, devletler, uygarlıklar ve tüm bunları oluşturan insanlar yaşamış. Değişik diller konuşmuş, farklı tanrılara inanmışlar. Ortak noktamız Sultanahmet ve geçmişin, geleceğin altın anahtarının sahibi İstanbul. Üç imparatorluğa başkentlik etmiş, kentlerin kraliçesi İstanbul’un kalbindeyiz.

Hangi sokağına dalsan, hangi taşa bassan tarih fışkırıyor; uygarlık, yaşanmışlık kokuyor. Ben bu güzelliklerin tadına doyamıyorum!

dsc04915-sultanahmet-yerebatan-sarnici-ab

Yerebatan Sarnıcı- Sultanahmet

Saraylar, müzeler, camiler, hamamlar, kiliseler, türbeler, medreseler, sarnıçlar, dikilitaşlar, tarihi evler, çeşmeler, asırlık ağaçlar… Üzerinde gün ışıklarının oynaştığı masmavi, güneşin doğumuyla kıpkırmızı, ayın on dördüyle önce altın sonra da gümüş renge bürünen Marmara Denizi.

Her gün turist otobüsleriyle karşılaşıyoruz Sultanahmet’te. Yabancılar dünyanın dört bir yanından geliyorlar ‘Kentlerin Kraliçesi’ni görmek için.

-Sanırım haklısın. Yedi tepeli şehrimizin kuruluşuna devam edelim, karşı çıkmadan anlattıklarını dinleyeceğim.

-Şairlerimiz, yazarlarımız yedi tepeli şehrimiz İstanbul için şiirler, yazılar yazmışlar.

Ne demiş şair: ‘Yedi tepeli şehrimde / Bıraktım gonca gülümü…’

Fotoğraflar: Sevil Okay

KRİSTİNA İSTANBUL’DA ve İKİNCİ KEZ KRİOPİGİ

Yunanistan gezimizi tamamladıktan sonra Temmuz’un sonuna doğru İstanbul’a döndük. Ağustos ayında da Avşa Adası’na gittik. Ağustosun ortalarıydı bir telefon  geldi.

İstanbul

İstanbul

Kristina, kızı Maria ve torunu Kristina’yla İstanbul’a gelmiş üç günlüğüne. Bize ikinci günün sonunda ulaşabilmişler. Maria’ya İstanbul’da olmadığımızı, İstanbul’a altı saat uzaklıkta bir adada bulunduğumuzu  söyledim. Onları Avşa Adası’na davet ettim. Maria, ertesi gün Yunanistan’a döneceklerini, Kristina’nın -bizi göremediği için-üzgün olduğunu, Laleli’de bir otelde kaldıklarını,

İstanbul Arkeoloji Müzesi

İstanbul Arkeoloji Müzesi

iki gün İstanbul’da doyasıya dolaştıklarını, özellikle Sultanahmet’te müzeleri gezdiklerini, İstanbul’u çok beğendiklerini söyledi.

Ayasofya Müzesi Sultanahmet İstanbul

Ayasofya Müzesi Sultanahmet İstanbul

Ne yazık ki onlarla görüşemedik! Kristina bizim için İstanbul’a gelmişti. Bu olay onun bizi ne kadar çok sevdiğini, akrabaları olarak kabullendiğini kanıtladı.

Sultanahmet Yerebatan Sarnıcı İstanbul

Sultanahmet Yerebatan Sarnıcı İstanbul

Çok duygulandık! İstanbul’da olmadığımıza, onları evimizde ağırlayamadığımıza ne kadar üzüldük!

Onlara hemen mektup yazdım, onlarla İstanbul’da görüşemediğimizden duyduğumuz üzüntüyü dile getirdim. Kısa bir zaman sonra onlar da bana yazdılar.

Ertesi yaz (2001) Yunanistan’a oradan da İtalya’ya geçtik. İtalya’dan dönüşte Kristina’yı göreceğimizi umuyorduk. Selanik’e geldik, Beyaz Kule’nin yakınına karavanımızı park ettik.

Selanik-Beyaz Kule

Selanik-Beyaz Kule

Kristina’nın yazı geçirdiği kamp yeri, Selanik’ten bir saat uzaklıktaydı. İçime bir kurt düştü, ya kampa gidip onu bulamazsak o, ya şu anda Selanik’teyse diye. Kızı Maria’ya telefon açtım, Selanik’te olduğumuzu, Kristina’yla görüşmek istediğimizi söyledim. O da özel derse gidiyormuş, dersini iptal edip bulunduğumuz yere geldi. Daha önce Maria’yla karşılaşmamıştık, onu Kristina’nın anlattıklarından tanıyorduk, o da bizi annesinin anlattıklarından tanıyordu.

Maria'nın evinde Maria, kızı Kristina, Sevil, Mualla

Maria’nın evinde
Maria, kızı Kristina, Sevil, Mualla

Birbirimizi gördüğümüz anda çok daha önceden tanışmış olduğumuzu anladık, sanki kırk yıllık dosttuk.

Bizi (Mithat, Yavuz, Mualla ve ben) alıp evine götürdü, deniz gören, rahat, hoş bir evi vardı.

Maria'nın evinden Selanik'in görünüşü

Maria’nın evinden Selanik’in görünüşü

Saatlerce sohbet ettik; insan ilişkilerinden, sanattan, kültürden, ülkelerimizin sorunlarından, yöneticilerimizin yanlış politikalarından, öğretmenlikten, çocuklarımızdan… Maria, Selanik’te gördüğü, Türkiye’den gelen Türk oyuncuların oynadığı bir oyundan söz etti. Türkçe bilmediği halde oyuncuların güçlü oyunculukları sayesinde oyunu çok iyi anladığını, duygulandığını, çok hoş zaman geçirdiğini anlattı. Maria’ya gerçekten çok iyi tiyatro sanatçılarımızın olduğunu, onları izlemekten her zaman zevk aldığımızı söyledik.

Biz Maria ve kızı Kristina’yla sohbet ederken kapı çaldı, bir hanım geldi. Maria’nın ev işlerine yardım ediyormuş bu hanım. Onu bizimle tanıştırdı, yardımcısı Ermenistan’dan Yunanistan’a çalışmak için gelmiş. Maria bizim Türkiye’den geldiğimizi söyledi ona. İsmini anımsayamadığım hanım bizi soğuk bir tavırla selamladı, onun soğuk tavrına biz sıcacık gülümsemelerimizle karşılık verdik. O, bir iki dakika sonra yanımızdan ayrıldı ve bir daha yanımıza uğramadı. Ona İstanbul’daki Ermeni dostlarımızı, teyzelerimizi, ablalarımızı, öğrencilerimizi; onlarla paylaştığımız dostluğu, sevgiyi anlatmak isterdim.

O gün Yunanistan’da grev vardı, bütün müzeler grevden dolayı kapalıydı. Yunanistan’da gezip gördüğümüz yerlerde dükkânlar, müzeler, postahaneler saat 14.00’da veya 15.00’da kapanıyordu. Bu bize çok garip gelmişti. Kendi aramızda “Böyle bir şey nasıl olur?„ diyorduk. Saat üçten sonra açık dükkân bulmak zordu. Meğer o günkü grev çalışma saatlerinin azaltılmasıyla ilgiliymiş, saat on ikiye kadar çalışmak isteğinde bulunuyorlarmış. Tabii biz buna çok şaşırdık ve ülkemizdeki çalışma saatleriyle ister istemez karşılaştırdık. Gece saat ona kadar açık olan işyerlerini ve buralarda çalışan insanlarımızı düşünmeden edemedik.

Maria, bizim İtalya’dan geldiğimizi öğrenince pek çok kereler İtalya’ya gittiğinden ve her sene üç ya da dört defa Avrupa’nın diğer ülkelerine kültür gezileri yaptığından bahsetti. Türkiye’deki bir öğretmen yılda üç dört kez nasıl yurt dışına çıkabilir ki? Bu olacak bir şey değildi bizler için. Tüm öğretmenlerimizin yılda en az bir kez yurt dışına çıkabilmesini diledik.

Yunanistan’da tanıştığımız, konuştuğumuz kişiler ülkelerine Yunanistan, kendilerine de Yunanlı denmesinden hoşlanmıyorlar. Onlar ülkelerine Hellas (Elas), kendilerine de Hellen (Elen) diyorlar. Maria’yla konuşurken bunu daha iyi anladık.

My captured pictureBu arada bizim Selanik dediğimiz şehrin adı da Thessaloniki. Biz alışkanlıkla Thessaloniki’ye nasıl Selanik diyorsak onlar da İstanbul’a Constantinopoli diyorlar ve Türkiye’ye yaklaştıkça Constantinopoli’yi gösteren levhalara rastlanıyor.

Maria’yı ve kızı Kristina’yı tanımak bizi çok mutlu etti. Sanki iki gün önce ayrılıp buluşan dostlar gibiydik. Birlikte güzel zaman geçirdik. Ama her şeyin bir sonu vardı, Selanik’ten Kriopigi’ye gidip Kristina’yı görecektik. Maria, karavanın arkasındaki bisiklete bakıp;

– Kızımın da bisikleti var, fakat benim arabam küçük Kriopigi’ye götüremiyorum, dedi.

-İstersen bisikleti ver, biz götürelim, dedik. Maria:

“Neden olmasın? „ dedi. On üç, on dört yaşlarındaki kızı Kristina biraz isteksiz gibiydi bisikleti vermekte. Yepyeni, kırmızı-beyaz bir bisiklet, alalı bir hafta bile olmamış. İlk defa gördüğü insanlara, bisikletini nasıl versin çocuk? Yine de bisikletini getirdi. Karavanın arkasına bizim bisikletin yanına Kristina’nın bisikletini bağlayan Mithat, Kristina’ya şakadan:

“Senin bisikletin çok güzel bizimkiyle değiştirebilirim, deyince genç Kristina bunu gerçek sandı, keyfi kaçtı, yüzü asıldı. Bunun üzerine Mithat:

-Korkma, korkma! Şaka yaptım, dedi de Kristina’nın yüzü güldü.  Dostlarımızdan ayrıldık, Kriopigi‘nin yolunu tuttuk. Kristina bizi Kriopigi’de görünce çok sevindi, ona bisikleti verdik. Kristina, torununun telefon ettiğini söyleyince Mithat:

“Genç Kristina ilk olarak bisikletini mi sordu?„ dedi. Evet, küçük Kristina’nın sorduğu ilk şey bisikletiymiş…

Kristina’yla iki üç gün hasret giderdik, Kristina’nın Türkçesi inanılmayacak kadar gelişmişti, bir yıl boyunca eskiden kullandığı Türkçe sözcükleri anımsamış ve şimdi onları gayet güzel kullanıyordu.

Kriopigi Kamping-Kristina'nın karavanının önünde Soldan sağa: Yavuz-Sevil-Kristina-Mualla

Kriopigi Kamping-Kristina’nın karavanının önünde
 Yavuz-Sevil-Kristina-Mualla

Arkadaşımız Yavuz, Kristina’yla aramızdaki sevgi bağına inanamadı. “Nasıl böyle bir dostluk, sevgi olabilir?„ diye diye bir oldu. Kısa sürede Mualla ve Yavuz  Kristina’yı, Kristina da onları sevdi. Nasıl böyle bir dostluk olabilir? diyen Yavuz da o dostluk ve sevgi çemberine dahil oldu. Oradan ayrılma zamanımız geldiğinde -bu sefer ayrılmak daha da zor oldu- Kristina:

-Siz benim hısımlarımsınız, atmayın volta başka yerlerde burada oturun, deyince:

-Canım biz de senden ayrılmak istemiyoruz; seni çok özleyeceğiz, dedik.

Gerçekten ondan ayrılmak istemiyorduk. Başka yerleri görme arzumuz ve bir aylık gezimizin sonuna yaklaşmamız bizi ne yazık ki ondan ayırıyordu. Kristina’dan ayrılırken hepimizin gözleri yaşlıydı…

Kriopigi’den ikinci kez ayrılmak daha da zor oldu! Yüreğimizde Kristina yolumuza devam ettik.