KÂMİL DÜRÜST’LE YAPTIĞIM RÖPORTAJ (Bir Marmaris Aşığı Kâmil Dürüst 3)

Kâmil amcanın anlattığı kamp alanları artık yok, onun da dediği gibi her yer lüks otellerle, motellerle, apartlarla, pansiyonlarla doldu; Marmaris kentleşti.

Kâmil amcayı dinlerken 2007 yılının Haziran ayına gittim, onunla tanışmamı anımsadım.

 Kâmil Dürüst

“Yıllardır, onun yaptığı çalışmaları kardeşlerimden dinlerdim: ‘Kâmil amca kütüphane kuruyor, Kâmil amca fotoğrafçılık kursu açtı, Kâmil amca kitap yazdı, Kâmil amca resim dersleri veriyor, Kâmil amca fotoğraf ve resim sergisinin hazırlığını yapıyor…’

Kâmil amcayı görmemiştim; anlatılanlardan onu yakından tanıyordum. Kâmil amcanın adıma imzalamış olduğu  ‘Özdeyişler’ kitabını kardeşlerim bana göndermişti.

Haziran 2007’de Marmaris’e gittiğimde Kâmil amcayla tanıştım. Ona bakınca aydınlık, gülen bir yüz; pırıl pırıl bir çift mavi göz gördüm. Bu gözlerdeki yaşama sevinci, hoşgörü, sevgi beni bir anda etkiledi. Onu tanıdıkça onun sürekli üreten, çalışan, etrafındakileri aydınlatan, sıra dışı, genç bir insan olduğunu anladım. Evet, seksen üç yaşında gencecik bir insan.

Onu ve yaptığı çalışmaları başkalarına anlatmalıydım. Benden önce pek çok insan onu tanıtmış, onunla röportajlar yapmış; o, ansiklopedilerde yer almıştı. Onunla ilgili yazılanları okudum, onun yazdığı kitapları inceledim. Başkalarının onu anlatmış olması benim düşüncemi değiştirmedi. Ben de onu anlatacaktım.

. Siz bana şöyle diyebilirsiniz:

“Yeni tanıştığın birine nasıl amca diye hitap ediyorsun?”

Neden Kâmil Bey demiyorum da amca diyorum? Kız kardeşlerim sürekli Kâmil amca diye bahsettikleri için olabilir mi? Bunun biraz etkisi olabilir. Kâmil Dürüst’ü ilk gördüğümde kendime çok yakın hissettim, sanki onu daha önce görmüştüm. Aslında daha önce hiç karşılaşmamıştık; ama benim sevgili babama o kadar çok benziyordu ki… Ve ona amca diye hitap etmeye başladım, o da buna karşı çıkmadı.

Kâmil amcayla tanıştığım gün, yeni yayımlanmış olan kitabım “Düşten Gerçeğe Bir Yol: Eğitim”i imzalayıp kendisine verdim. O, kitabı açtı, ilk sayfaya bir göz attı. Sultanahmet Ticaret Meslek Lisesini anlatmışsın, dedi. Ben de:

“Evet, orada on dört sene çalıştım, oradaki çalışmalarımı, öğrencilerimi, öğretmen arkadaşlarımı, Sultanahmet’i anlattım.” dedim.

DSC04374-Kâmil Dürüst ab

Kâmil Dürüst

Gülen gözlerle bana bakarken şöyle dedi:

“Ben Sultanahmet Ticaret Lisesinde okudum 66 yıl önce.”

Çok duygulandım, ne diyeceğimi bilemedim; şaşırmış bir o kadar da mutlu olmuştum. Düşünsenize bir kitap yazmışsınız, yıllardır tanışmak istediğiniz kişiye veriyorsunuz ve o kişinin, kitabınızda anlattığınız okulda okuduğunu öğreniyorsunuz. Bundan nasıl etkilenmezsiniz?

Kâmil amcayla aynı mekânı değişik zaman dilimlerinde paylaşmışız. Aynı sınıflara girmişiz, aynı bahçede dolaşmışız, aynı konferans salonunda değişik oyunlar ve etkinlikler izlemişiz, aynı kütüphanede aynı kitaplara dokunmuş, aynı masanın etrafında oturmuşuz. Ve yine Sultanahmet’in tarihine, kültürüne, doğasına, havasına sevdalanmışız. Sonra başka bir zamanda başka bir yerde karşılaşıyoruz, ortak noktalar buluyoruz. Ne güzel bir paylaşım bu!

Kâmil amcaya, onu daha yakından tanımak istediğimi söylüyorum. O da ‘Neden olmasın?, diyor. Bir iki gün sonra onun kurduğu kütüphaneye gidiyorum.

 Kâmil Dürüst Kütüphanesi

Kâmil Dürüst, çok güzel bir kütüphane kurmuş Marmaris İkinci Bahar Sosyal Tesisleri’nde, kütüphanedeki kitapların çokluğu, kütüphanenin düzeni, insanı rahatlatan ortamı, temizliği çok hoşuma gitti.

PENTAX Image

PENTAX Image

Kâmil Dürüst Kütüphanesinin Bir Bölümü

PENTAX Image

Kâmil Dürüst Kurduğu Kütüphanede

Kâmil amca sabahtan akşama kadar bu kütüphanede çalışıyor, boş zamanı yok. Onun kütüphanedeki çalışmasını izlerken, yaşamdan yakınan, zamanını boşa geçiren, kahve köşelerinde pinekleyen insanları düşünüyorum. Kâmil amcanın seksen üç yaşında bu kadar genç ve mutlu olmasını, çalışmasına ve üretmesine bağlıyorum. Onun boş geçen dakikaları, saatleri, günleri yok. O bilgi ve sanat yönünde çalışıyor, üretiyor, başkalarını aydınlatıyor, onlara değişik konularda yardım ediyor, onların ufuklarını açıyor; doğaya, fotoğrafçılığa, resme, müziğe ilgilerini çekiyor, gelişmelerini sağlıyor.

            Bu kütüphane bir okul, Kâmil amca da bu okulun başöğretmeni.

PENTAX Image

Kâmil Dürüst ve Dicle Derman

Kâmil amcayla söyleşimize başlamadan önce, Onunla çalışmalar yapan Dicle Derman Bey’le konuşuyoruz. Dicle Bey kimya mühendisiymiş. Bir kimya mühendisi Kâmil Dürüst ile ne gibi bir çalışma yapabilir? diye düşünürken Dicle Bey Klasik Türk müziğiyle ilgilendiğini, kendisinin aynı zamanda müzikolog olduğunu, burada devamlı çalışan bir müzik grubu bulunduğunu, bu grubun güzel çalışmalar yaptığını söylüyor. Ve kendi öyküsünü anlatıyor:

“Altı ay İstanbul’da altı ay Marmaris’te yaşıyordum. Bir süre sonra Marmaris’teki yaşamımdan sıkıldım. İstanbul’a kesin dönüş yapmaya karar verdim. Kâmil Bey ile tanışınca İstanbul’a dönmekten vazgeçtim. Kâmil Bey’in yaptığı çalışmalar beni çok etkiledi, yaşamıma anlam kattı. Ne kadar az şey yaptığımı anladım. Şimdi Kâmil Bey’in yanına, kütüphaneye geliyorum, akşama kadar onunla çalışıyoruz.”

Dicle Bey’in gönüllü olarak Kâmil amcanın yanında çalışması, Kâmil amcanın onun hayatını renklendirmesi ne kadar hoş diye düşünüyorum. Onların nasıl bir çalışma içinde olduklarını merak edip Dicle Bey’e soruyorum:

“Sizi Marmaris’e bağlayan Kâmil amcayla çalıştığınız ortak konu nedir?”

Dicle Bey:

PENTAX Image“Kâmil Bey’in on bin civarında nota koleksiyonu var, bunların bir kısmı Osmanlı Döneminde yazılmış. Bunları Türkçeleştiriyoruz, notaların tasnifini yapıyoruz, makamlara ayırıyoruz. Ayrı makamlar, ayrı dosyalara konuyor; her makamı kendi içinde kartoteks sistemine geçiriyoruz. Bu çalışma bitince hem notaları hem de kartları bilgisayara yükleyeceğiz.

Bu arada Kâmil Bey’in elliye yakın bestesi var. Kâmil Bey’le besteleri kontrol ettik ve yeni baştan yazdık. İleride Kâmil Bey’in besteleriyle ilgili bir kitap yapmayı düşünüyorum.”

Kâmil amcanın bestekâr olduğunu öğrenmek beni hem şaşırtıyor hem sevindiriyor. Resimle, fotoğrafla ilgilendiğini yazı yazdığını, kitaplarının olduğunu biliyordum; bestekârlığı ile ilgili bilgim yoktu.

Kâmil amcaya bakıyorum, o sevecen, mütevazı haliyle bana sımsıcak gülümsüyor. Sonra bir ansiklopedi uzatıyor. Ansiklopedinin kapağında şöyle yazıyor:

“20. Yüzyıl Türk Musikisi, (Bestekârları; Besteleri ve Güfteleriyle), Hazırlayan Mustafa Rona, Türkiye Yayınevi, 1970.”

Heyecanla ansiklopediyi alıyorum, ansiklopedinin 626. sayfasında Mustafa Kâmil Dürüst yazısını ve bestekârın fotoğrafını görüyorum. Yazıda M.Kâmil Dürüst’ten ve bestelerinden söz ediliyor. Onun rast, hüzzam, uşşak, hüseyni, hicaz, kürdili hicazkâr, acemaşiran, nihavend, sultaniyegâh, şedaraban, saba… makamındaki bestelerinden örnekler verilmiş, bestelerinin çoğunun güftesinin de kendisi tarafından yazıldığı belirtilmişti.

Kâmil amcayı tanıdığıma daha da memnun oluyorum.

Dicle Bey, benim heyecanımı ve mutluluğumu bir kat daha arttıran bir projeden söz ediyor: “Kâmil Bey’in nota koleksiyonu ile ilgili bir sergi açmayı düşünüyoruz. İstanbul’daki Galatasaray Yapı Kredi Bankası’nın Sanat Galerisi’yle bir ön görüşme yaptık, bu sergiyi orada gerçekleştirebileceğimizi umuyoruz.

Kâmil amca da şöyle diyor:

“Besteler ve notalar yalnız musiki bakımından değil; kaligrafisi, formu, estetiği, grafiği ve tarihi bakımından da çok önemlidir. Bestecilerin hangi dönemde yaşadıkları eserlerini mutlaka etkilemiştir. Eserler, bestecilerin yaşadıkları dönem göz önüne alınarak incelenmeli.”

Kâmil amcaya katılıyorum, ister besteci, ister ressam, ister yazar olsun bir sanatçının yaşadığı dönemden etkilendiğini o dönemi yansıtan yapıtlar verdiğini biliyorum. İnsanı geliştiren, oluşturan yaşadığı çağ, ülkesi, çevresi ve ailesidir. Bütün bunlar benliğimize sinmiştir, bizim ayrılmaz parçalarımızdır.

Kâmil amcaya dönüp bana kendinizden söz ederseniz çok sevinirim, diyorum.

Kâmil Bey:

“Annem ve babam Rumelili. 1920 yılında Türkiye’ye gelmişler. Ben 1924 yılında

zeyrek

İstanbul/ Zeyrek             Foto: İnternet’ten

İstanbul’da Zeyrek’te Evliya Çelebi’nin doğduğu mahallede doğmuşum. Tahsil hayatım İstanbul’da geçti. Vefa Ortaokulunda, Sultanahmet Ticaret Lisesinde okudum. Doğal olarak da meslek olarak ticareti seçtim. Mesleğimin yanında hobi olarak çeşitli sanat dallarıyla uğraştım. Örneğin Türk Sanat Müziğiyle meşgul oldum. İleri Türk Musikisi Konservatuarına devam ettim. Güzel Sanatlar Akademisinde Şeref Akdik Hoca’nın atölyesinde dört sene çalıştım. Resimde genel olarak realist bir tarzım vardır. Grup sergilerine iştirak ettiğim gibi kişisel sergiler de açtım. Son olarak 16 Kasım- 31 Aralık 2006’da Şeref Akdik 1961 Atölyesi Resim Sergisi’nde, rahmetli hocamız Şerif Akdik ve öğrencileri Feridun Ertaş, Necdet Kalay, Salih Zeki Yazanlar’ın eserleri ve benim eserlerim sergilendi.

1970’li yıllarda ünlü Sanat Tarihçisi Celal Esat Arseven hocamızın ve ünlü mimarımız Ekrem Hakkı Ayverdi’nin teşviki ile “Osmanlı Dönemi Türk Mimarisi ve Hatıraları” üzerine yurt dışında Balkanlarda, Akdeniz’de ve Ege Adalarında (Kıbrıs, Rodos, İstanköy) araştırmalar yaptım.

Ayrıca “Türklerin Ana Yurdu Orta Asya” çalışmalarımı da ihmal etmedim. Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan ve Kazakistan’da özellikle mimari ve turizm konularında araştırmalarda bulundum, belgeseller hazırladım.

Ve yine Orta Asya’nın yanı sıra Avrupa ve Arap ülkelerinde de “Türk Hatıraları ve Mimarisi” alanında incelemelerde bulundum ve bu çalışmalarımı fotoğraf ve yazılarla belgeledim.”

Kâmil amca yaptığı çalışmaları anlatmaya devam ediyor:

Avrupa’da batı medeniyetinin kuruluş ve gelişmesine önemli katkıları olan muhteşem Endülüs’ten ve Mayorka Adası’nın güzelliğinden, ünlü müzisyen Şopen’in bir süre buradaki yaşantısından ve yine Avrupa’da bilmediğimiz ve unuttuğumuz pek çok Türk hatıralarından paragraflar açıyor.

Kâmil amcanın anlattıklarını merakla dinliyor, notlar alıyorum. Dicle Bey’in sözü geliyor aklıma, çok haklıymış diye düşünüyorum. Kâmil amcanın yaptığı çalışmaları öğrendikçe ben de ne kadar az şey yaptığımı anlıyorum. Çok çalışmalıyım, diyorum kendime. Ve toplumumuzda zamanını boşa harcayan, üretici olmadıkları için mutsuz olan kişiler adına üzülüyorum.

Kâmil amcaya Türkiye Turing Kurumu ile olan hatıralarını soruyorum.

Onun bir an için anılarının içine daldığını hissediyor, gözlerindeki özlemi görüyorum. O, anılarını büyük bir içtenlikle paylaşıyor benimle:

Çelik_Gülersoy

Fotoğraf: İnternet’ten

“1971 yılında tanıştım Çelik Gülersoy’la, 1972 yılında kuruma üye olmamı istedi. Ben de memnuniyetle kabul ettim. Çelik Bey’le pek çok konuda fikir birliğinde oluyorduk. O, doğu ve batı kültürüne, sanatına vakıf, az bulunur bir İstanbul sevdalısı beyefendi ve kurumun genel müdürü idi. Düne saygılı, tasavvufa ve felsefeye açık manevi bir yönü de vardı. Gülersoy toplumun her sınıfında içerde ve dışarıda çalışkanlığı, bilgisi, zevki ve pratik zekâsı, iş bilirliği, sanata hayranlığı ve yatkınlığı ile tanınmıştır. Ortaya çıkardığı eserler ve kıymetler onu yüceltmişti.

Müşterek konularımızda fikrimi alır, bu konularla ilgili uzun uzun konuşurduk. Özellikle Emirgân Korusu ve oradaki sarı, beyaz ve pembe köşklerin restorasyonu ve dekorasyonu konusunda birlikte çalışmalarımız olmuştur.

_H100949EMİRGAN-SARI KÖŞK

istanbul-Emirgan-Sarı Köşk           Foto: İnternet’ten

Nedeni de çocukluk yıllarımın “Sarı Köşk”te geçmiş ve koruya ait pek çok hatıralarım olmasındandı. Sarı Köşk’e işlevlik kazandırılmış, Beyaz Köşk bir müzik sarayı hatta müzesi olarak düşünülmüştü. Pembe Köşk de geçmişten örnek bir Türk Evi olarak ziyarete açılmıştı.

Yıldız Parkı, Malta ve Çadır Köşkü, Çamlıca Kahvesi, Ihlamur Kasrı, Hidiv Kasrı, Kariye Müzesi ve Kariye çevre düzenlemesi; Sultanahmet’te Yeşil Ev, İstanbul Çarşısı, Soğuk Çeşme Sokağı Pansiyonları, Sarnıç ve diğerleri…

Uzaktaki Safranbolu çalışmaları, benim Marmaris’e göçüme kadar olan faaliyetler ve başarılar zinciri olmuştu.

Benim için en güzel hatıralardan biri de Çelik Bey’in arzusu üzerine Malta Köşkü’nde bakımsız kalmış çok değerli yağlı boya tabloları temizlemem ve gençleştirmem olmuştur.

İkimiz Ege’de, Hırvatistan’daki Poçitel Modeli, örnek bir “Sanatçılar Köyü” kurmak konusunda bir fikir birliğine varmıştık. Eksikliğini her zaman önemle hissettiğimiz bu sanatçılar köyünün de yaşadığım Marmaris’te olmasını düşünmüştük. Bununla ilgili olarak bir ön araştırma da yaptık; ne yazık ki şartlar ve zaman yardımcı olmadı.”

P1050598 copy-w1000-h750

Fotoğraf: İnternet’ten

Kâmil amcayı dinlerken o yerleri hayalimde tek tek dolaştım, Çelik Gülersoy’un yaptığı çalışmalar beni her zaman fazlasıyla etkilemiştir. O, toprak altında kalmış ya da yıkılmaya yüz tutmuş, çürümeye bırakılmış, unutulmuş, değersizleştirilmiş pek çok eseri gün ışığına çıkartıp yaşamımıza katan kişiydi. Onun çalışmalarına katkı sağlayan, onu yakından tanıyan Kâmil amcayı dinlemek ne büyük bir keyif! İçim nasıl coşuyor, nasıl heyecanlanıyorum anlatamam! Malta Köşkü’ne gittiğimde yağlı boya tablolara daha farklı bakacağım artık, Kâmil amcanın nasıl istekle, severek bu tabloları temizlediğini düşüneceğim. Çelik Gülersoy ile Kâmil amcanın “Sanatçılar Köyü” projesini hayata geçirememiş olmalarına üzüldüm. Sonra Marmaris’te Kâmil amcayla ve pek çok sanatçı, sanatseverle bir sanatçılar köyü oluşturduğumuzu düşledim. Bu beni biraz olsun rahatlattı. Niye olmasın? dedim kendime. Her şey bir düşle başlamaz mı? Düşler, gerçekleştirilmek için kurulur. Düşlerimi ileride gerçekleştirmek umuduyla belleğimin bir köşesine yerleştirip Kâmil amcaya:

“İstanbul’a sevdalı biri olarak İstanbul’dan neden ayrıldınız? Sizi İstanbul’dan Marmaris’e getiren nedir?” diye sordum.

“Marmaris’e ilk kez 1954 yılında, ikinci kez 1964’te geldim; Marmaris’in doğası, sakinliği beni her zaman çok etkilemiştir. Daha sonra da Marmaris’te uzun yıllar kamp yaptık, doğayla iç içe yaşadık. İstanbul’dan ayrılmama iş yerimin yanması sebep oldu. O tarihte Marmaris’te yazlık olarak bir ev yapıyordum. Yine o yıllarda Beste ve Şiir adlı kızlarım büyümüş,1986’da evlenmişlerdi. Eşimle birlikte çok sevdiğimiz Marmaris’e yerleşme kararı aldık ve yerleştik.”

O yıllarda Marmaris nasıl bir yerdi? Marmaris’te ne gibi çalışmalar yaptınız?

“Marmaris bozulmamış doğasıyla, gerek sükûneti ile gerekse emniyeti ile bizim için çok cazipti.

Burada 1975 yılında İstanbul’da kurduğumuz “Doğal Hayatı Koruma Derneği (DHKD)’nin bir benzeri olarak “Doğa Dostları Grubu”nu kurdum. Doğa ve çevre araştırmaları ile beraber sanatsal çalışmalarımı da sürdürdüm.

Daha sonra İstanbul’da ilk üyelerinden biri olduğum İfsak (İstanbul Fotoğraf Sanatçıları Kulübü)’ın faaliyetlerine paralel çalışmalar yapacak bir fotoğraf grubu da oluşturdum. 1997 yılından bu yana verimli ve başarılı bir şekilde çalışmaktayız. Grubumuzun adı ‘Marfod’dur. Her yıl sergiler açmaktayız. Şu anda da burada fotoğraf sergimiz var, sergi salonumuzu gezip fotoğrafları görebilirsiniz.

PENTAX Image

Marmaris Huzur Evi’nin ”Kâmil Dürüst Adlı Sergi Salonu

PENTAX Image

Marmaris Huzurevi’nde Kâmil Dürüst Sergi Salonu’nda Sergilenecek Eserler

Kütüphaneme bağlı sergi salonumda kendi gruplarımızın sergileri devamlı ve aralıksız açık bulunmakla beraber, çevremizdeki sanat gruplarının da sergilerine hizmet vermekteyiz.

Marmaris’teki çalışmalarımdan biri de Marmaris’i çevresiyle birlikte gezip görmek, bir başka ifadeyle yeniden keşfetmekti. Gerek Marmarislilerin gerek dışardan gelenlerin buna ihtiyaçları olduğu kanaatindeydim ve bu çalışmaları halka sunmak istiyordum. Bu konuda yeni kurulmuş olan yerel kanal ‘Kanal 48’in iştiraki ile altı bölümlük ‘Gezelim Görelim” adlı bir belgesel yaptık. Yine bu yıllardaki çalışmalarım Belediye’nin dikkatini çekmiş ve Marmaris Belediyesinden ‘Sanat Danışmanlığı’ için teklif almıştım. Bu hizmetimi de fahri olarak 2004 yılına kadar sürdürdüm.”

Kâmil amcayı dinledikçe ona hayranlığım daha da arttı, insanın mesleğinin yanı sıra hobilerinin olmasının ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anladım. Kâmil amcanın üzerinde çalıştığı her alan hem onu üretici kılıyor hem de bulunduğu kente, o kentin yöneticilerine, halkına faydalı oluyor. O; insanları değişik konularda bilgilendiriyor, geliştiriyor. Onların da kendilerine ve yaşadıkları kente değer vermelerini, katkıda bulunmalarını sağlıyor. İşte toplumumuzun aydınlanması, ülkemizin gelişmesi Kâmil amca gibi çalışkan, üretken, bilginin peşinden koşan insanlar olmamıza bağlı. Bu düşüncelerden sıyrılıp Kâmil amcadan kurduğu kütüphane hakkında bilgi vermesini istiyorum.

“Kuşkusuz benim için en önemli çalışmam ve Marmaris için yaptığım hizmet, kurduğum bu kütüphanedir. Yılların birikimi olan kitaplarımı bir kütüphanede toplamak idealimdi. On beş yaşımdan beri kitap ve konularımla ilgili belgeler biriktiririm. Benim kitaba olan merakımı bilen eş dost da bana hediye olarak kitap getirir. Bugün Marmaris Belediyesinin İkinci Bahar Sosyal Tesisleri’nde tahsis etmiş olduğu iki salonda on altı bin civarındaki kitabımı ve bir o kadar da çeşitli konulardaki arşivimi halka açık olarak sunmaktayım”.           

PENTAX Image

Kâmil Dürüst’ün Değişik Konulardaki Arşivinden Küçük Bir Bölüm

PENTAX Image

Kâmil Dürüst’ün Marmaris Huzur Evi’nin Koridorlarındaki Dolaplarda Bulunan Değişik Konulardaki Arşivi

Sultanahmet Ticaret Meslek Lisesi ve eğitim Kamil amcayla aramızdaki dostluğun en önemli halkasıydı. Okuduğu okullar ve öğretmenleriyle ilgili anılarını benimle paylaşmaktan kaçınmadı.

“Ortaokulu Vefa Lisesinde okudum. Önemli hatıralarımdan biri oradaki edebiyat hocamız ‘Zahir Güvemli’ idi. O aynı zamanda sanat tarihçisiydi. Ve  resim de yapardı. Dönemindeki bazı yakınlarının ve sanatçıların karikatürlerini de çizmiş, bir kitapta yayımlamıştı. Sanat tarihi konusundaki kitabından da bir kaynak eser olarak istifade edilmekteydi. Yıllar, yılları takip etti. 1970 yılıydı bir gün telefonum çaldı, telefondaki ses Zahir Güvemli hocamın sesiydi.

“Kâmil seni hep izliyorum, güzel çalışmalar yapıyorsun, ben şimdi Akbank’ın ‘Türkiyemiz’ dergisini hazırlayanlardanım. Bu dergide senin de çalışmalarını, araştırmalarını ve yazılarını yayımlamak istiyoruz.” dedi. Artık hoca ile talebesi bir olmuştuk. Arada bir buluşur, sanat üzerine görüşmeler yapardık. Yazı verdiğimde de hemen yayımlardı dergide. Şimdi malum… İlahi kader, o da diğer dostlar gibi artık yok!

Vefa’dan sonra Sultanahmet Ticaret Lisesine geldim. Burası adından da anlaşılacağı gibi bir meslek lisesiydi. Okulda beni en çok etkileyen derslerden biri afiş dersiydi. Çok iyi bir hocamız vardı. İstanbul’un tanınmış afişçilerindendi. Bilindiği gibi çağımızda reklâmcılıkta afişin önemli bir yeri vardır. Resme kabiliyetim olduğunu gören hocam, bana evimde ufak bir atölye kurdurdu. Ve bana verdiği ilk görev o seneki İzmir Fuarı’nın tanıtım afişiydi. Çok beğenilen bu afişi sonra okula hediye ettik.

Meslek derslerinden en çok sevdiğim hoca da ekonomi dersi hocamız, Togo Bey’di. Güler yüzlü, şakacı, öğrenci ile diyaloğu iyi olan bir hocaydı. Dersin hocasını severseniz dersi de seversiniz, hocayı sevmezseniz dersi de sevemezsiniz. Ben hocalarımı rahmetle anıyorum.

Okulumuz karma idi, arkadaşlar arasında kız erkek ayrımı yoktu. Erkek arkadaşlarımızla olduğu gibi kız arkadaşlarımızla da çok iyi anlaşıyorduk. Belki bir espri ama imtihanlarda kız arkadaşlarımız bizlere kopya verirdi. Şimdi o günlere pek dönmek istemiyorum, neden diyeceksiniz; çünkü 1942’lere rastlıyor, o günlerin hocaları ve öğrencilerinin hemen hepsi rahmetli oldular da ondan…”

Kâmil amca bunları anlatırken yüzünde kimi zaman bir ışıltı kimi zaman da keder beliriyordu. Onun heyecanı ve kederi bana da bulaşıyordu. Yaşam ne tuhaf! Mutluluk ve mutsuzluk, sevinç ve keder, acı ve tatlı olaylar birbiriyle iç içe… Birini diğerinden ayırmak olanaksız. Kamil amcanın hüzünlenmesini istemiyor, konuyu Sultanahmet’e getiriyorum, Sultanahmet’in onda uyandırdığı duygu ve düşünceleri anlatmasını rica ediyorum. O da beni kırmıyor, çok sevdiği Sultanahmet’i anlatıyor.

“İstanbul’a gittiğim zaman mutlaka Sultanahmet’e gider, Dikilitaş’ın karşısında oturup okulumu, İbrahim Paşa Sarayı’nı, muhteşem Sultanahmet Camii’ni, Ayasofya’yı, Alman Çeşmesi’ni seyreder, tarihi yaşarım.

Benim için Sultanahmet ve çevresinin ayrı bir önemi daha var.1975’ten 2005’e kadar Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu Genel Müdürü Çelik Gülersoy dostumla o çevrede, devamlı kurum olarak yaptığımız ve yapacağımız faaliyetleri konuşurduk.

Bugün dünyada benzeri olmayan bir Türk konağı Yeşil Ev’in restorasyonu ve konağın yanındaki medreseden klasik bir İstanbul Çarşısı haline getirilen ve yine Yeşil Ev’in bitişiğinde bulunan, Sahabe’den Abdurrahman Şami Hazretleri’nin restore edilen türbesi ve yine Topkapı Sarayı’nın girişindeki III. Ahmet Çeşmesi’nin koruma altına alınması, Soğuk Çeşme Sokağı’ndaki bütün binaların restorasyonu bu dönemde yapılan çalışmalardı.

Soğuk Çeşme Sokağı’nın sonundaki tarihi Bizans Sarnıcı da görülmeye değer; tarihin sesini duyabileceğimiz yüz ağartıcı bir restoran haline getirildi. Bu sarnıcın karşısındaki konuk evi de son dönemde hizmete giren ve işlevliği olan önemli bir mekân oldu. Bütün bunların yanında beni en fazla etkileyen ve duygulandıran Çelik Bey’in ve birkaç yakın arkadaşının gayretiyle meydana getirilmiş olan ‘Çelik Gülersoy İstanbul Kitaplığı’ ve orada yaptığımız sohbetlerdi. Dünyada bir benzeri olmayan böyle bir ihtisas kütüphanesi için ne kadar övünülse azdır.

Ne zaman Sultanahmet’e gitsem Çelik Bey’le yaptığımız sohbetleri hatırlar, o günlere döner, yeniden dünyaya gelmiş gibi olurum.”

Kamil amca Sultanahmet’i ve Sultanahmet’e kazandırılan eserleri anlattığı süre içinde sanki Sultanahmet’teydik.

yesil-ev

İstanbul- Sultanahmet/Yeşil Ev

Bu konuşmaları Marmaris Belediyesi, İkinci Bahar Sosyal Tesisleri’ndeki kütüphanede değil de, Sultanahmet’teki Yeşil Ev’in bahçesinde yapıyorduk. Bana bunu böyle hissettiren, konuşmamız boyunca duyduğum su sesiydi. Bu ses tıpkı Yeşil Ev’in bahçesindeki havuzun fıskiyesinden çıkan, insanı rahatlatan su sesi gibiydi. Bir ara şöyle düşündüğümü anımsıyorum: Kütüphanenin dikkatimi çekmeyen bir yerinde bir akvaryum olmalı bu sesi çıkaran.

Kâmil amcaya soruyorum: “Duyduğum su sesini oluşturan akvaryum nerede?”

Akvaryum yok, hem ben su sesi duymuyorum.

-Nasıl olur, konuşmamız boyunca ben su sesi duydum.

-Ben böyle bir şey duymadım. Metafiziğe inanır mısınız?

Su sesini duyduğuma eminim, derken kapı açıldı, onunla görüşmek isteyen birinin geldiğini haber verdiler. Kâmil amca dışarı çıktı, ben de kütüphanenin her tarafını dolaşmaya başladım. Hayret şu anda su sesi duyulmuyor! Hay Allah! Gerçekten o sesi duymadım mı? diye kendime soruyorum. On beş, yirmi dakika kütüphanede yalnız kaldım, aklım su sesinde ama ses seda yok ortalıkta! Kütüphaneyi dört dönüyorum. Yirmi dakika sonra su sesini yeniden duymaya başladım. Ohh, su sesi gerçekmiş! deyip rahatladım. Evet, gerçekten duyduğum su sesinin nereden geldiğini keşfettim. Üst kattaki odaların birinde açılan bir muslukmuş beni bu kadar düşündüren, araştırmaya yönelten. Sıradan herhangi bir şey; bize değişik, sıra dışı, gizemli anlar yaşatabiliyor, kendimizi gerçeküstü bir dünyada bulmamızı sağlayabiliyor.

Kâmil amca kütüphaneye geri döndüğünde, su sesinin gerçek olduğunu ve nereden geldiğini bulduğumu söyledim, buna çok güldük.

Doğayla, müzikle, resimle, fotoğrafla, okuma- yazmayla, gezme ve araştırmayla ilgilenen Kamil Dürüst’ün gençlere yaşamla ilgili söyleyecekleri vardı:

“Gençler önce aileye ve disipline önem versinler. Öğrencilikleri dışında pratik olarak bilinmesi gereken her şeye alaka duysunlar. Örneğin önce çevreyle ilgilensinler; çünkü hayata çevremizle başlıyoruz. Çevrelerindeki tarihi eserlere, doğayla ilgili güzelliklere ve doğayı korumaya özen göstersinler.

Tanınmış sanatçılara, bilim adamlarına ulaşamazlarsa eserlerine; gün- görmüş, hayatın her türlüsünü yaşamış dedelere, ninelere alaka duysunlar. Onlarla konuşsunlar, nasihat alsınlar.

Yaşamlarını yazdıkları günlüklerle sürdürsünler, her konuda alıcı oldukları kadar verici de olsunlar. Dost olabilecekleri kimseleri, ancak tecrübeden sonra dost edinsinler.

Sanatın insanı yücelten, varlıkta da yoklukta da mutlu eden bir uğraşı olduğunu unutmasınlar. Her türlü güzel sanata ve edebiyatın çeşitli konularına; ayrıca tarihe, coğrafyaya ve eğitime önem versinler. Rüya gördürmeyecek kadar romanla, yobaz olmadan maneviyatla ilgilensinler. Hiç ölmeyecekmiş gibi çalışsınlar, yarın ölecekmiş gibi düşünsünler.

            Hayal kursunlar; hayal kurmak güzel bir şey önce hayal edersiniz sonra onu gerçekleştirmeye çalışırsınız. İcatların temeli genelde hayale dayanır. Örneğin Hezarfen Ahmet Çelebi, Jüles Verne vb. önce hayal ettiler. Gençlerimiz zamanlarını boşa geçirmesinler dolu dolu yaşasınlar.”

Kâmil amca gençlerimize ne güzel önerilerde bulunuyor. Önerdiklerini kendisi tüm yaşamında uygulamış ve yaşamını renklendirmiş bir kişi olarak insanımızın kendisini geliştirmesini, mutlu bir yaşam sürmesini istiyor. Sağlıklı ve bilinçli toplumun kendisini ve çevresindekileri geliştiren çalışkan ve üretken bireylerden oluşacağını biliyor.

Kâmil amcayı anlatmak kolay değil, söyleşimize on dakikalık bir ara veriyoruz. Bu arada ben kütüphaneyi dolaşıyorum, masaların üzerindeki kitapları, dergileri, broşürleri inceliyorum. Önce Kıbrıs Rehberi adlı kitabını görüyorum. Bu kitabı incelemeyi

PENTAX Image

bitirmeden üzerinde MARMARİS yazan, renkli baskı bir kitap daha gözüme ilişiyor. Kitabı elime aldığımda Marmaris sözcüğünün altında M. Kâmil Dürüst adını görüyorum.  Kâmil amcanın yazdığı kitaplarla karşılaşmak beni çok sevindiriyor. Marmaris’te olduğum için ikinci kitap daha çok ilgimi çekiyor.

PENTAX Image

Marmaris Belediyesi Tarafından Bastırılan Kâmil Dürüst’ün ‘Marmaris’ Adlı Kitabı

Kâmil amcaya :

“Nereye baksam sizin bir yapıtınızla karşılaşıyorum, Marmaris’le ilgili ne kadar güzel bir kitap hazırlamışsınız, ilk işim bir kitapçıya uğrayıp bu kitabı almak olacak,” diyorum.

Kâmil amca, ebadı A4 büyüklüğünde, kuşe kâğıda basılı 320 sayfa, Türkçe, İngilizce, Almanca olarak hazırlanan, 180’ini kendisinin çektiği 220 fotoğrafla desteklenen Marmaris adlı kitabın Marmaris Belediyesi tarafından 2003 yılında İstanbul’da Mas Matbaacılık A.Ş.ye bastırıldığını, kitabın parayla satılmayıp parasız dağıtıldığını, ilk baskısının tükendiğini, ikinci baskısının da yapılmadığını söyledi.

Bu çok önemli ve güzel kitabın ikinci baskısının yapılmasını ve yeni baskının satılmasını diliyorum. Kitabı ilk alanlardan biri ben olacağım, derken Kâmil amca gülümseyerek kitabı hazırlamaktaki amacını anlatıyor:

“Kitabın önsözünde de belirttiğim gibi Marmaris ve çevresinin dantel gibi sahillerinde ve koylarında deniz ve gökyüzünün mavisi çam ormanlarının yeşiliyle adeta kucak kucağadır. Doğa her yerde, her köşede birbirinden güzel görüntüler sergiler. Bu güzellikler geçici olarak birkaç ayı ya da mevsimi değil tüm bir yılı kapsar ve yerli yabancı bütün doğa dostlarına kucak açar.

Karyalı ünlü tarihçi Herodotos tarihin derinliklerinden, 2400 yıl öncesinde bu güzellikleri görünce, şöyle seslenmiştir:

‘İyonyalılar Marmaris’te dünyanın en güzel göğü altında mutlu ve refah içinde yaşıyorlar.’

Ve Kâmil amca sözlerine devam ediyor.

Marmaris ve çevresi doğa yönünden ne kadar görkemli, ne kadar güzel ise tarih ve onu aydınlatan arkeoloji yönünden de o kadar zengin ve etkileyicidir. Doğal güzellikler yanında, yüzyılların kültür mirasını günümüze taşıyan tarihi Karya ve çevresinde, henüz adını dahi bilemediğimiz nice antik kent hâlâ toprak altındadır.

İşte bu kitabı, Marmaris ve çevresinin kültür mirasını ve doğal güzelliklerini tanıtmak amacıyla hazırladım.”

PENTAX Image

Marmaris

Kitabın her sayfası Marmaris’in uzak, yakın çevresinin doğasını, değişik bir koyunu, köyünü, adasını, ören yerini, mevkiini ve tarihi özelliklerini anlatıyor birbirinden harika fotoğraflarla. Ayin koyu, Longöz, İncekum, Gökova, Akyaka, Çetibeli, Sedir Adası, İçmeler, Beldibi, Yalancı Boğaz, Okluk koyu, Turunç, Kumlubük, Çiftlik, Hisarönü, Kızkumu, Turgut, Selimiye, Söğüt, Bozburun, Armutalan, Marmaris Limanı, kalesi, daha nice güzellikler… kitabın sayfalarında birbirleriyle yarışıyorlar sanki.

            Ülkemiz ne kadar güzel! Hem de onca yangına, talana, çarpık kentleşmeye, betonlaşmaya rağmen güzel! Denizlerimiz, ormanlarımız, adalarımız, göllerimiz, sulak alanlarımız, floramız, faunamız tüm olumsuzluklara direniyor; güzelliklerinden vazgeçmek istemiyorlar. Bu güzelliklerin devam etmesini sağlayanlar da Kamil Dürüst gibi yaşadığı ülkeyi, toplumunu seven ve onlar için emek harcayan, sorumluluk sahibi, dürüst, kendi çıkarlarını değil ülkesinin ve toplumun çıkarlarını düşünen, bu uğurda yılmadan çalışan insanlardır.

Sevgili Kâmil amca, sizi tanımak benim için büyük bir onurdur. Sizden hiçbir konuda hiçbir zaman umudumuzu yitirmememiz gerektiğini, çalışmanın, üretmenin kişiyi genç tuttuğunu, okumanın, yazmanın, araştırmanın belleği güçlendirdiğini, sevgi ile uğraşılan hobilerin insanı mutlu ve huzurlu kıldığını, öğrenmenin ve öğretmenin yaşı olmadığını, kısacası insan olmanın reçetesini öğrendim.

O sevgiyle bakan gözlerinizdeki pırıltı, yüzünüzdeki ışıltı hiç sönmesin. Siz daha nice insanı aydınlatacaksınız, toplumumuzda sizin gibi insanların çoğalmasını öyle çok, öyle çok istiyorum ki…

ESKİ ROMA’DAN YENİ ROMA’YA (Kentlerin Kraliçesi İstanbul- 3)

Eski Roma şehrine öykündüğü için Yeni Roma’yı yani İstanbul’u yedi tepe üzerine kurmuş Roma İmparatoru l. Konstantin (324-337). Bu şehrin eski Roma kadar kutsal olmasını istemiş.

istanbulun-duvarlari-ab

İstanbul’un Tarihi Duvarları

 

l. Konstantin, İstanbul’u ele geçirdikten sonra şehri; Roma İmparatorluğu’nun başkenti olarak görmüş, yoğun imar çalışmaları yapmış; kenti büyütmüş, yeni yollar, saraylar yaptırmış; imparatorluğunun her yanından antik sanat eserleri getirterek Yeni Roma’yı süslemiş. Kuruluşundan başlayarak yüz-yüz elli yıl içinde yedi tepenin her birine forumlar inşa edilmiş.

-Forum mu? Eski çağlarda halkın sorunlarını konuşup tartıştığı alanlara forum denmiyor muydu Yurdanur?

-Evet canııım!. Bu yedi tepeye forumlar yani meydanlar yapılmış. Bu meydanların etrafı sıra sıra sütunlu pasajlarla çevrilmiş ve çevresine dini, politik, ticari binalar yerleştirilmiş. Her forumun ortasına da imparatora ithaf edilen sütunlar dikilmiş.

turgut-istanbul-marti-033-Anlattıklarından çıkarabildiğim; tarihi yarımadada belirlenen yedi tepe ya da bölgede yerleşim alanları oluşturulmuş. Kent böylece büyümüş, genişlemiş.

-Öyle! O tepeler kentin merkezleri olmuş, bu merkezler genişledikçe kent de büyümüş. Merkezlerdeki forumlar ve çevresindeki anıtlar zamanla doğal afetler, iç savaşlar, ekonominin kötüye gidişiyle özellikle de Latin İmparatorluğu (1204-1261) zamanında yakılıp yıkılmış, büyük zarar görmüş. Roma ve Bizans’tan günümüze gelen eserler var, var da; ben tüm eserlerin günümüze kalmasını isterdim.

onufrio_panavinio_hippodrome_constantinople-900x578

İtalyan Tarihçi Onofrio Panvinio’nun İstanbul-Sultanahmet Hipodrom Gravürü (16. yy.)

İşin ilginci İstanbul’un fethiyle yedi tepe, Osmanlı Devleti zamanında da önemini yitirmemiş. Bizans’ın düşüş döneminde yedi tepede bulunan Bizans eserleri yeniden yapılandırılmak istense de Bizans ekonomisinin kötüye gitmesi buna olanak vermemiş.

istanbul-ag022

İstanbul

Yükseliş dönemindeki Osmanlı Devleti, İstanbul’un yedi tepesini camilerle donatmış, çevrelerini yaşanası yerler haline getirmiş. Roma ve Bizans’ın sütunlarının yerini minareler ve kubbeler almış.

-Yurdanur sen bu kadar bilgiyi ne zaman, nereden edindin? Dün gece ansiklopedi karıştırdığını söyledin de bir gece de bu bilgiyi edinmek biraz zor!

-Haklısın valla! Doğduğumdan beri burada yaşıyorum, geziyorum, dolaşıyorum. İstanbul’un diğer tepelerinde yani semtlerinde oturan akrabalarımız, ahbaplarımız var. İstanbul’un neresine gitsek annem, babam şehirle ilgili bildiklerini anlatırlar.

istanbul-bogazi-a-011

İstanbul

Bir de İstanbul-Sultanahmet-Boğaz’a âşık bir ağabeyim ve kütüphaneler dolusu kitapları var. Yıllardır İstanbul’la ilgili anlatılanları, yazılanları okudum. Dün akşam karıştırdığım ansiklopedilerdeki bilgilerle öncekileri cilâladım. Hepsi bu!

Yurdanur’cuğum sende, bende olmayan tarih merakı, bilinci; okuma sevgisi, gözlem yapabilme yetisi var. Araştırarak, inceleyerek nerelere varıyorsun. Ama en önemlisi konuya ilgi duymak ve öğrenmek istemek. Başlangıçta anlattıkların aklımı karıştırdı; neyin ne olduğunu kavrayınca konuya ilgim arttı. İstanbul’un yedi tepesini ve bu tepelere yapılan eserlerin neler olduğunu çok merak ediyorum.

-Birinci tepe Sarayburnu Tepesi! Bu tepede bulunan eserleri saymadan önce Augusteion Forumu’na gidelim, etrafı inceleyelim.

-Çok uzakta mı bu forum? Bu adı daha önce duymamıştım.

-Yok, yok! Yüz-yüz elli metre sonra oradayız. Bak geldik bile!

-Eee, burası Sultanahmet Meydanı!

istanbul-ag024

İstanbul

-Evet canım! Bugün Topkapı Sarayı’nın bulunduğu yerde Bizantion Akropolü varmış. Akropolün agorasıymış burası. Doğu Roma zamanında bu meydan düzenlenmiş. Augusteion Forumu, Roma İmparatoru Konstantinus’un annesi Augusta Helena’nın anısına yapılmış. Meydanın merkezinde Helena’nın sütun üzerinde heykeli bulunuyormuş. Augusteion Forumu; dini yapı Ayasofya, iktidar yapısı Büyük Saray, su yapısı Yerebatan Sarnıcı, sosyal yapı Hipodrom ve imparatorluğun tüm ülkeye yayılan yollarının başlangıç noktası olan Milion Taşı gibi önemli yapılarla çevrilmiş. İşte bu ana kent meydanına Augusteion deniyormuş o zamanlar.

My captured picture-Yani bu meydan Megaralılardan günümüze kadar önemini yitirmemiş. Dünyanın en eski katedrali, büyük kubbesiyle Bizans mimarisinin simgesi  Ayasofya’nın bulunduğu meydan.

000035-ayasofya-a

İstanbul-Sultanahmet/ Ayasofya

-Ayasofya, dünyanın en hızlı inşa edilmiş katedraliymiş, beş yılda (M.S. 532-537) yapılmış. Aslında bu 3. Ayasofya’ymış! Daha önce aynı yerde yapılmış olan iki kilise isyanlarda yıkılmış. Gerçi 3. Ayasofya’nın da kubbesi çok geniş olduğundan Bizans Döneminde birçok kez çökmüş. Osmanlı Döneminde Mimar Sinan Ayasofya’ya istinat duvarları yapmış, ondan sonra herhangi bir çökme olmamış.

-Desene Mimar Sinan’ın eli Ayasofya’ya da değmiş. Bir yerde okumuştum, Ayasofya on beş yüzyıl ibadet yeri olmuş, bu da dünyadaki en uzun süreymiş. Çok kısa sürede inşa edilen en uzun süre ibadet yeri olan Ayasofya Katedrali, 1453’te Fatih Sultan Mehmet tarafından camiye dönüştürülmüş.

-Dediğin gibi  Ayasofya yüzyıllarca cami olarak kullanılmış canım Gönül’üm, 1935’te de müze olarak hizmete girmiş. Tüm konuştuklarımızdan çıkardığım Osmanlılar da Roma İmparatoru Konstantin gibi Sultanahmet’e çok değer vermiş, burayı yönetim merkezi yapmışlar. Eskiden Bizantion Akropolü’nün olduğu yere Topkapı Sarayı’nı inşa ettirmişler.

Birinci tepenin en önemli yapıları Ayasofya, Sultanahmet Camii ve Topkapı Sarayı’dır.

-Kaç saattir birinci tepedeyiz, haydi diğer tepelerin hangileri olduğunu söyle artık.

-Haklısın da burada araştıracak pek çok yapı var. Örneğin Büyük Saray’ın içinde olan Magnaura Sarayı, M.S. 425 yılında Avrupa’nın ilk üniversitesi olarak kabul edilmiş. Konstantinopolis Üniversitesi, Magnaura Sarayı Üniversitesi adıyla üniversiteler tarihine geçmiş.

-Nerden nereye geldik. Bu ödevi aldığımda böyle bir şeyle karşılaşacağım aklımın ucundan geçmezdi. Ben yine de diğer tepelere bakalım diyorum, yoksa bu işin içinden çıkamayacağız.

dsc08026-a-istanbul-Bak arkadaşım, bizim asıl ödevimiz birinci tepe; şimdi bu konuyu kapatıyorum;  hafta içi kütüphaneye gidip etraflıca araştıracağız. Anlaştık mı?

-Anlaşmaz mıyız? Tabii ki anlaştık Yurdanur’cuğum. Sen diğer tepelerin adlarını say bakalım.

 

YEDİ TEPELİ ŞEHİR İSTANBUL ve BİRİNCİ TEPESİ (Kentlerin Kraliçesi İstanbul 2)

1453 yılında Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethedince Anadolu’dan göçler olmuş. Sultanahmet de bu göçlerden nasibini almış, gelenler Sultanahmet’te yerleşmişler, yeni mahalleler kurmuşlar. Ve çoğu ev Büyük Saray’ın üzerine yapılmış, bu evlerde yaşayanlar Bizans Sarayı’nın üzerinde yaşadıklarını bilmeden yüzlerce yıl yaşamışlar.

Osmanlı Dönemi’ne hipodromun pek fazla kalıntısı kalmamışsa da Osmanlılar hipodromun olduğu meydana At Meydanı derlermiş.

-Yurdanur! Ben tarihten hiç hoşlanmam, ama anlattıkların ilgimi çekti, büyük bir zevkle dinliyorum. Peki sarayın üstündeki evlerde yaşayanlar ne zaman öğrenmişler bu durumu?

SAMSUNG-Aslında hiçbir zaman öğrenmeyebilirlerdi. Ancaaak 1912’de büyük bir yangın çıkmış Sultanahmet’te. Birçok tahta ev yanmış yıkılmış. O yangından sonra bu evlerin Büyük Saray’ın yıkıntılarının üzerine yapıldığı anlaşılmış.

dsc02189

Büyük Saray Mozaikleri Müzesi’nden

dsc02184

Büyük Saray Mozaikleri Müzesi’nden

dsc02172

Büyük Saray Mozaikleri Müzesi’nden

Bir de Büyük Saray’ın mozaiklerinin olduğu bir yer bulunmuş, buranın sarayın salonlarından biri olduğu tahmin ediliyormuş. İlerde burası müze olabilirmiş.

-Yani 50 yıl önce çıkmış yangın ve sarayın mozaikleri bulunmuş.

-Yurdanur, dediğin gibi orası müze yapılır mı?

-Belki yapılır yapılır da kim bilir ne zamaaan? Peki, Gönül sen Sultanahmet Camii’nin yapıldığı tarihi biliyor musun?

-Hah, tam adamına sordun. Sultan l. Ahmet’in yaptırdığını  biliyorum da zamanını ve yapan mimarı bilmiyorum.

dsc04889

Sultanahmet Camii

-Doğru! Sultan l. Ahmet, Mimar Sedefkâr Mehmet Ağa’ya (l609-l6l6) Ayasofya’nın tam karşısına yaptırmış Sultanahmet Camii’ni. Avrupalılar bu camiye ‘Blue Mosque’ yani ‘Mavi Cami’ diyorlar. Caminin içi 20.000’den fazla mavi, yeşil, beyaz İznik çinileriyle bezeli olduğu ve kubbelerinin içi mavi kalem işi ile süslendiği için. Ayrıca Türkiye’nin altı minareli ilk camisiymiş.

-Yurdanur, Büyük Saray’ı anlatırken Sultanahmet Camii’ne geldin. Bunun altından bir şey çıkacak gibi geliyor bana.

-Çıktı bile canım… Ansiklopedilerin yazdığına göre Sultanahmet Camii de Büyük Saray’ın kalıntıları üzerinde oturmaktaymış.

-Deme yaaaa! Bu iş gittikçe ilginçleşiyor.Sen Sultanahmet Camii’nden konuyu Ayasofya’ya da getirirsin… arkadan Aya İrini, Topkapı Sarayı, Arkeoloji Müzesi, Sultanahmet Ceza Evi, Gülhane Parkı, Binbir Direk ve Yerebatan Sarnıcı dersen yandık valla.

-Evet canım, iyi tahmin ettin, onlardan da söz edecektim, sen benden önce davrandın.

-Ben şunu anlayamıyorum, bizim bunlarla ne işimiz var? Bizim ödevimiz İstanbul’un tepeleri özellikle birinci tepesi değil miydi? Haydi birinci tepe neredeyse oraya gidelim. Bırakalım sarayları, camileri, müzeleri…

-Bırakamayız! Zira İstanbul’un birinci tepesi burası!

-Neeee? Sultanahmet mi?

SAMSUNG

Kız Kulesi ve Tarihi Yarımada           Sarayburnu/İstanbul

-Bir bakıma öyle sayılır. İstanbul’un birinci tepesi Sarayburnu Tepesi’ymiş. Bu tepede Ayasofya, Topkapı Sarayı, Sultanahmet Camii bulunuyor.

-Aaaa! Şaştım buna! Yani biz birinci tepede yaşıyoruz desene. Tepe deyince insanın aklına yüksek bir yer geliyor. Sarayburnu Tepesi bana çok yüksekmiş gibi gelmiyor.

-Bulunduğumuz yerden bakarsan düz bir yermiş gibi görünüyor. Deniz kenarından baktığında 40-45 metrelik yükseltiyi rahatlıkla fark ediyorsun. İstanbul’un tepeleri zaten öyle çok yüksek tepeler değil; bir tepesi yetmiş metrenin üzerinde, diğerleri kırk metre civarındaymış.

-İstanbul, daha doğrusu eski İstanbul niçin yedi tepe üzerine kurulmuş, altı, sekiz veya on tepe üzerine kurulamaz mıydı?

-Kimi dini inanışlarda yedi sayısı kutsal sayılıyormuş. Yedi sayısına yüklenmiş olan bu kutsallıktan dolayı Roma yedi tepe üzerine kurulmuş.

-Yurdanur, ne yaptın sen? Konumuz İstanbul, Roma ne alâka şimdi?

-Canım Gönül’üm! M.Ö. 7. yüzyılda Yunanistan’ın Megara Bölgesi’nden gelen bir koloni şimdi İstanbul dediğimiz yere gelmiş, burayı öyle beğenmişler ki yurt edinip küçük bir koloni halinde yaşamlarını beş-altı yüz yıl sürdürmüşler. Kolonilerine, ilk gelen Megaralıların lideri Byzas’ın adını vermişler.

M.S. 195’te Roma İmparatoru Septimus Severus, Bizantion’u ele geçirmek için saldırınca, Bizantionlular olanca güçleriyle direnmişler Roma’ya. Severus, Bizantion’u yerle bir etmiş; Roma imparatoru daha sonra yaptığının yanlış olduğunu anlayıp kenti imar etmiş; yeniden surlarla çevirmiş.

-Offf! Kafam karıştı yine! Tarihi bunun için sevmiyorum işte! Günümüzden Osmanlıya, oradan Bizans’a, Bizans’tan Roma’ya gittik. O da yetmedi Megaralılara kadar indik.

-Canım, sana sıkıcı gelen bana çok enteresan geliyor, tarih beni içine çekiyor. Düşünsene doğup büyüdüğümüz yerde bizden önce ne kadar farklı koloniler, devletler, uygarlıklar ve tüm bunları oluşturan insanlar yaşamış. Değişik diller konuşmuş, farklı tanrılara inanmışlar. Ortak noktamız Sultanahmet ve geçmişin, geleceğin altın anahtarının sahibi İstanbul. Üç imparatorluğa başkentlik etmiş, kentlerin kraliçesi İstanbul’un kalbindeyiz.

Hangi sokağına dalsan, hangi taşa bassan tarih fışkırıyor; uygarlık, yaşanmışlık kokuyor. Ben bu güzelliklerin tadına doyamıyorum!

dsc04915-sultanahmet-yerebatan-sarnici-ab

Yerebatan Sarnıcı- Sultanahmet

Saraylar, müzeler, camiler, hamamlar, kiliseler, türbeler, medreseler, sarnıçlar, dikilitaşlar, tarihi evler, çeşmeler, asırlık ağaçlar… Üzerinde gün ışıklarının oynaştığı masmavi, güneşin doğumuyla kıpkırmızı, ayın on dördüyle önce altın sonra da gümüş renge bürünen Marmara Denizi.

Her gün turist otobüsleriyle karşılaşıyoruz Sultanahmet’te. Yabancılar dünyanın dört bir yanından geliyorlar ‘Kentlerin Kraliçesi’ni görmek için.

-Sanırım haklısın. Yedi tepeli şehrimizin kuruluşuna devam edelim, karşı çıkmadan anlattıklarını dinleyeceğim.

-Şairlerimiz, yazarlarımız yedi tepeli şehrimiz İstanbul için şiirler, yazılar yazmışlar.

Ne demiş şair: ‘Yedi tepeli şehrimde / Bıraktım gonca gülümü…’

Fotoğraflar: Sevil Okay

İSTANBUL’UN KALBİ SULTANAHMET (Kentlerin Kraliçesi İstanbul 1)

-Yurdanur! Yurdanur! Kızım uyan artık!

-…………

-Yavrum, kalkman gerekiyor.

-Ihhh! Anneciğim bugün tatil, n’olur biraz daha uyuyayım.

-Canım kızım benim, istediğin kadar uyu, bana göre bir şey yok; lâkin arkadaşın aşağıda seni bekliyor.

-Arkadaşım mı? Kim?

-Gönül canım! Her gün okula beraber gittiğin arkadaşın.

-Ne olmuş, günleri mi şaşırmış yoksa?

-Günleri şaşırmış ya da karıştırmış gibi görünmüyor. Bir ödev mi yapacakmışsınız ne? Öyle bir şeyler söyledi.

-Ödev mi? Tabii ya ödev! Hemen giyinip geliyorum, Gönül’ü içeri alır mısın?

-Tamam kızım, tamam!

Annesinin terliklerinin topuklarıyla tahta merdivenlerin dansından çıkan tıkırtıyı dinlerken alelacele giyiniyor, yapacakları ödevle ilgili düşünüyordu.

Hay Allah, o kadar geç yatarsan olacağı bu işte!

Tarih öğretmeni ödevin konusunu söylediğinde heyecanla nasıl da atlamıştı ben yaparım diye.

Her şey öğretmenlerinin sorduğu bir soruyla başlamıştı.

“İstanbul’un, üzerlerine kurulduğu söylenen yedi tepesini kim söyleyecek?”

Sınıfa önce bir sessizlik hâkim oldu, sonra fısıltıyla bir iki isim söylendi: Tepebaşı, Çamlıca Tepesi…

Öğretmenlerinden bu tepelerin doğru olduğuna dair olumlu bir yanıt gelmedi.

Öğretmenleri, herkese bu konuyu araştırmasını söyledi ve konuyla ilgili ödev hazırlamak isteyen olup olmadığını sordu.

yurdanur-oztan-b

Yurdanur Öztan (Yurdanur-Ergün Öztan Albümünden)

Yurdanur ilk parmak kaldıran kişiydi, onun parmak kaldırdığını gören, Yurdanur’la aynı mahallede oturan, her gün okul yolunu birlikte arşınladıkları, sıra arkadaşı Gönül de ödev yapmak için istekli olduğunu belirtti. Tarih öğretmenleri Nuran Hanım, ikisine de yedi tepenin nereler olduğunu öğrendikten sonra birinci tepeyi özellikle incelemelerini söyledi.

Yurdanur aşağı indi, ayaküstü bir şeyler atıştırdıktan sonra iki arkadaş evden çıktılar, yokuşun başına geldiklerinde denize döndüler, bugün güneşin doğuşunu görememişlerdi, her sabah erkenden evden çıktıklarında güneş de ufuktan olanca kızıllığıyla yükselir, denizin üzerinde kızıl bir yol oluştururdu.

untitled-73-sultanahmet-b

Sultanahmet            Fotoğraf: Serpil Bakır

Gün boyu o muhteşem görüntü gözlerinin önünden gitmez, onları mutlu ederdi. İki genç kız denizden bulundukları yokuşun başına kadar yaşadıkları sokağa alıcı gözlerle baktılar. Sokaklarında beton binalara rastlanmıyordu, genellikle tek ve iki katlı ahşap evlerin birbirine yaslanarak zamana direndiği; içinde yaşayanların birbirlerinin acılarına, sevinçlerine, heyecanlarına ortak olduğu, büyük bir dayanışma gösterdiği yaşlı tahta evler.

untitled40-sultanahmet

   Fotoğraf: Sevil Okay

untitled-56

Sultanahmet                Fotoğraf: Sevil Okay

Her sokağı, her taşı buram buram tarih ve deniz kokan, tarihi eserlerinin, asırlık ağaçlarının gönüllere taht kurduğu, üç imparatorluğa kucak açmış tarihi yarımadadaydı semtleri Sultanahmet. O, İstanbul’un kalbiydi.

-Yurdanur, benim bu ödevi niçin aldığımı merak ediyorsundur. Tarihe merakım olmadığını biliyorsun; bundan dolayı da tarih dersim zayıf. Belki bu ödevle hocanın gözüne girip notumu yükseltirim diye düşündüm.

– Ben de öyle tahmin ettim canım. İyi ki sen de bu ödeve talip oldun. Birlikte güzel bir ödev hazırlarız, dediğin gibi olur da zayıfını kurtarırsın.

Sultanahmet Meydanı’na yürürken Yurdanur anlatmaya devam ediyordu.

-Haydi başlayalım ! Ben akşam biraz ansiklopedi karıştırdım. İstanbul’un yedi tepesini ve bu tepelerin üzerlerindeki tarihi eserleri öğrendim.

-Deme yaaa! Hafta içi Beyazıt Kütüphanesi’ne gidip orada araştırırız diye düşündüm, bugün öylesine bir gezinti yapacağımızı düşünerek herhangi bir çalışma yapmadım.

-Tamam, kütüphaneye de gider, araştırma yaparız. Şimdi bak şu meydanda ne görüyorsun?

-İki dikilitaş görüyorum; biri Örme, diğeri alt tarafında kabartmalar, üzerinde yazılar olan Mısır’dan getirildiği söylenen dikilitaş, daha ilerde Alman Çeşmesi var.

-Bu dikilitaşlara obelisk deniyor. Mısır Obeliski’nin yakınında bir de Yılanlı Sütun bulunuyor, bu sütun Delfi’deki Apollon Tapınağı’ndan getirilmiş.

untitled-43-sultanahmet-camii-b

Sultanahmet Camii         Fotoğraf: Sevil Okay 

Sağ tarafta asırlık ağaçların arkasına gizlenmiş Sultanahmet Camii, sol tarafta da İbrahim Paşa Sarayı bulunuyor.

buyuk-saray-roma-imparatorlugu

Sultanahmet Hipodrom ve Büyük Saray  /Fotoğraf: İnternet’ten

Biliyor musun Roma İmparatoru Septimius Severus M.S. 2. yüzyılın sonlarında bu meydanda bir hipodrom inşa ettirmiş. Hipodromun çevresinde de önemli yapılar ve abideler yerlerini almış. Önce Roma İmparatorluğu sonra Bizans İmparatorluğu döneminde burada araba yarışları düzenlenirmiş. Tabii o zamanlar motorlu araçlar olmadığından at arabaları pek revaçtaymış. Araba yarışlarının yanı sıra burası şehrin toplanma, eğlence ve spor merkeziymiş. Müzisyenler, dansçılar, akrobatlar burada yaparlarmış gösterilerini. Dev bir U harfi biçimindeymiş hipodrom. Tahminime göre şu an durduğumuz yerin sağ tarafında -Sultanahmet Camii’nin önü- balkon şeklinde imparator locası yer alırmış, locanın damında da dört bronz at bulunurmuş. Hipodromun 10. yüzyıla kadar önemi büyükmüş Konstantinopoli’de.

İmparatorluğun Büyük Saray’ı hipodromun yanından başlayıp taa deniz kenarına kadar uzanırmış. Sarayla hipodrom arasında bir geçit olduğu söyleniyor,  zamanın imparator ve imparatoriçeleri saraylarından hipodroma geçiverirlermiş yarışları, eğlenceleri ya da vahşi hayvanlarla insanların hayatta kalma mücadelesini seyretmek için. 11. yy.dan sonra Büyük Saray, dışardan gelecek düşman korkusuyla terk edilmiş; Haliç kıyısında inşa edilen, daha korunaklı olduğu düşünülen Blakhemai Sarayı’na taşınmış İmparatorluk.

-Eee, Büyük Saray’a ne olmuş?

000035

Sultanahmet-Ayasofya          Fotoğraf: Sevil Okay

-Neler olmamış ki Gönül’cüğüm? 1204 yılında Latin işgaline uğramış. Başta Ayasofya ve Büyük Saray bu işgal sırasında yağmalanmış. Büyük Saray yıkılmış, kullanılamaz hale gelmiş. Latinler tam elli yıl Bizans’a egemen olmuşlar ve ülkeyi çok kötü idare etmişler. İstanbul’a, Roma ve Bizans İmparatorlukları zamanında yapılan, değişik yerlerden getirilen sanat eserlerini yağmalayıp büyük zarar vermişler. Tüm bunların yanı sıra hava şartları; yağmur, kar, rüzgâr… doğa olayları, büyük zelzeleler… Büyük Saray’ın yeryüzünden yer altına inmesine neden olmuş. Saray’ın kalıntıları toprak altında kalmış.

DOĞADAN ZORUNLU KOPUŞ

Dersten çıktı. Kapalı olan cep telefonunu açtı. On iki cevapsız arama olduğunu gördü. Bir önceki teneffüste arayan olmamıştı. Sık sık telefonu çalardı; ancak kırk dakika içinde bu kadar aranmış olmasına bir anlam veremedi. Kırk dakikada on iki arama, onun gibi telefonu çok kullanan biri için bile fazlaydı. En tuhafı da tüm telefonların komşularından gelmesiydi. Onlar böyle üst üste aramazlardı onu, daha sabah görüşmüşlerdi.

Mutlaka karavanımla ilgili bir konu bu, diyerek aynı bahçeyi paylaştıkları komşusunu aradı. Karavan komşusunun telefonu uzun uzun çaldı. Saatine baktı, derse giriş zilinin çalmasına beş dakika var, bir çay bile içemedim diye düşünürken telefon açıldı. Biri nefes nefese ’alo‘ dedi. Kendisini niçin aradıklarını soramadan telefondaki ses:

“Bizi kamptan çıkarıyorlar, taşınmamızı istiyorlar,“ diye hıçkırdı.

Nasıl olur? Hani hiçbir şey bozulmayacaktı, hepimiz orada yaşayacaktık? demesine fırsat kalmadan ders zili çaldı. Telefonu kapadı. Yanında duran sandalyeye oturdu. Bu arada diğer öğretmenler birer ikişer odayı terk ediyorlardı. Onunsa dünyası kararmış, ne yapacağını bilmeden öylece duruyordu. Böyle bir şey olamazdı! Karavanından, bahçesinden nasıl koparırlardı onu ve komşularını. Yüzlerce kişi yaşıyordu orada.

Derse gitmekte olan bir arkadaşı neşeyle sordu:

-Senin dersin yok herhalde?

-Dersim var, gidiyorum sınıfıma. Sanki kendisi değil de bir robottu konuşan.

-Sen iyi değilsin, dedi arkadaşı.

Mualla Varlıoğlu

Mualla Varlıoğlu

-Yok, yok iyiyim,  deyip derse girdi, sersemlemişti. Öğrencilere iyi günler demediğini fark etmedi bile. Öğretmenlerinin her zaman sıcacık bir gülümsemeyle merhaba demesine alışkın olan öğrenciler, onun karmakarışık bir yüzle sınıfa girmesini, hiçbir şey dememesini yadırgadılar.

Mualla Varlıoğlu

Bilgisayar Öğretmeni Mualla Varlıoğlu (Sultanahmet Ticaret Meslek Lisesi)

Çocuklar bilgisayarlarını açmak için onun ana bilgisayarı açmasını bekliyorlardı, o ise ne yapması gerektiğini bilmiyordu.

Ön sıradaki öğrencilerden biriyle göz göze geldi Öğretmen Mualla Varlıoğlu. Öğrencinin pırıl pırıl, sevgiyle bakan gözlerini görünce içini bir sıcaklık kapladı. Her şeyin sonu değil! diye düşündü. Diğer öğrencilerine baktı, yüzleri ne kadar masum ve aydınlıktı. Onlara baktıkça içi ışıdı, ışıdı… Bir an için kaybettiğini sandığı umudu, bir ucundan yakaladı.

Öğrencilere bilgisayarlarını açtırdı, derse başladı. Dersi anlattıkça, çocuklar anlatılanları anlayıp uyguladıkça kendini daha iyi hissetti. Sevgili evi karavanı aklından çıktı, daha doğrusu belli bir zaman için gündemden düştü. Ders bitti, paltosunu giydi, tam okuldan çıkıyordu ki öğrenciler şiir dinletisi için birlikte çalışma yapacaklarını anımsattılar.

Çocuklar haklıydı; birlikte bir şiir dinletisi hazırlıyorlardı, bugün de çalışacaklardı. Öğrencilere kendini iyi hissetmediğini, başka bir gün çalışabileceklerini söyleyip veda etti. Okuldan dışarı attı kendini, şimdi Sultanahmet yokuşundan koşar adımlarla iniyor ve artık gözyaşlarını tutamıyordu. Yaşlar delicesine yuvarlanıyordu yanaklarından, burnu zırıl zırıl akıyordu. Çizmelerinin topukları asfaltı döverken siyah, uzun saçları darmadağın, havada uçuşuyordu. Her zaman büyük bir keyifle seyrettiği tarihi evleri, birbirinden güzel halıların, bakırların, çinilerin satıldığı dükkânları görmüyordu bile. Tren köprüsünün altından geçip sahil yolundaki Çatladıkapı durağına geldi. Duraktaki banka oturamadı. Topuklarını vura vura bir aşağı bir yukarı yürümeye başladı.

Nerede kaldı bu otobüs? diye bağıran bir ses duydu. Durakta kimse yoktu, o feryadın kendisine ait olduğunu anladı. On dakika sonra 81 numaralı Eminönü-Yeşilköy otobüsü geldi. Yıllardır bu hattı kullanıyordu. Otobüse bindi, ’iyi günler‘ bile demedi, sürücüye. Oysa her zaman gülerek selam verirdi. Sürücüyü görmedi bile! Otobüs pek dolu değildi, oturacak boş yer olmasına rağmen o, otobüsün bir köşesinde dikilmeyi yeğledi.

Dışarı bakarken otobüsün yanından geçen araçları, denizin rengini, denizde sere serpe yatan yüzlerce gemiyi, Yaşar Kemal’in heykelini ve daha nice objeyi fark etmedi. Gözünün önünde, beyninde, yüreğinde tek bir şey vardı:

Çiroz Kamping

Çiroz Kamping

Karavanı… güzel, şirin, minik evi… evinin üstünü, bahçesini kollarıyla, dallarıyla, yapraklarıyla kucaklamış; rüzgârlı günlerde ona şarkılar söyleyen, yazın en sıcak günlerinde onun salıncakta rahatlıkla kitabını okuyabilmesi için güneşi tatlılıkla engelleyen ağacı… Yemyeşil çimleri… rengârenk gülleri… sapsarı, bembeyaz papatyaları.

İstanbul Çiroz Kamping Karavanlar

İstanbul Çiroz Kamping Karavanlar

Otobüs son durakta durdu, kendini otobüsten attı, hızlı adımlarla kampa doğru yürüdü, on dakikada kampın kapısına geldi. Ne zaman kampa girse içi sevinçle dolar; şehrin gürültüsünü, karmaşasını ardında bırakmanın; sessiz, yeşil bir dünyaya adım atmanın rahatlığını duyardı. Bugün her şey farklıydı. Çimler, ağaçlar, çiçekler hüzün kokuyordu. Kazlar küçük su birikintisinde yüzmüyor, tavşanlar yeşillikleri yemiyor, hüzünlü gözlerle etrafa bakıyorlardı. Karavancılar karavanlarını hazırlıyorlardı, yalnız bu hazırlık neşeli bir tatil hazırlığı değildi. Karavanlar ve karavanların sahipleri hüzün yüklüydüler.

İstanbul Çiroz Kamping- Gün Batımı

İstanbul Çiroz Kamping- Gün Batımı

Önce tavşanların sonra kazların önünden geçti. İki kangal betona uzanmış, çevreleriyle ilgilenmiyordu, anlaşılan onların da keyfi yoktu. Yoksa kendisini görür görmez koşarak yanına gelip uzun uzun koklarlar, karavanına kadar eşlik ederlerdi ona. Anlaşılan onun ve tüm karavancıların hüznü köpeklere de sirayet etmişti.

Resim 025.-Çiroz Kamping bjpgtTek başına sevgili karavanının durduğu bahçesine geldi. Komşusu Avni Bey ve Cahide ortalarda yoklardı. Biricik evine yani karavanına ve karavanının önüne yeni yaptırdığı yeşil-beyaz çizgili çadırına baktı. Bundan önceki çadırını beş yıl kullanmıştı. Rüzgâr, yağmur, kar geçen beş yıl içinde onu kullanılamaz hale getirmişti. O, kampın kapanabileceğini hiç ama hiç düşünmemişti. İstanbul’da -şehrin içinde- iki kampingden biri olan, yerli ve yabancı karavancılara, kamp ve karavan turizmine hizmet eden Çiroz Kamping’in kapanma olasılığını düşünmek bile saçma ötesiydi! Kampın kapatılmasını aklı almıyordu. Nasıl olabilirdi böyle bir şey???

Çiroz Kamping'de Salıncak Keyfi

Çiroz Kamping’de Salıncak Keyfi

Karavanının önünde duran salıncağa bıraktı kendini, yıllarca keyfince yatmış, kitaplarını büyük bir rahatlıkla okumuştu bu salıncakta; ancak şimdi kafasının içi bomboştu, yüreğini bir burgaç sıkıştırıyordu. Salıncakta uzun süre rahatsız bir şekilde oturduktan sonra, birden bir şey anımsamışçasına gözlerinden akan yaşları silmeye gerek duymadan karavana yürüdü. Karavanı açmak için anahtar gerekiyordu. Neredeydi anahtarı? Çevresine bakındı, çantasının salıncağın bir köşesine büzülmüş olduğunu gördü. Salıncağa gitti çantasından anahtarı aldı. Karavana girdi, ona her zaman yaşam sevinci veren karavanı onu hüzne boğdu.

İstanbul Çiroz Kamping'de Akşam

İstanbul Çiroz Kamping’de Akşam

Oh, bu koku ne güzel bir koku! İnsana güven, sevgi, huzur, mutluluk veriyor. Canım evim benim! Bir tanecik karavanım. Sensiz yaşamım nasıl olacak? Bunu düşünmek bile istemiyorum; ama ayrılma zamanımız yakın görünüyor. Hiç inanmadım, daha doğrusu inanmak istemedim kampın kapatılacağına. İçim acıyor, gözlerim yanıyor, kulaklarım uğulduyor, sürekli bir ağlama duygusu tüm bedenimi kaplıyor… Ben senden nasıl ayrılırım?diye kendi kendine konuştu.

Ağlama duygusunu bastırmak için buzdolabından bir tencere çıkardı, tencerenin kapağını kaldırdı, akşamdan kalma kıymalı, çubuk makarnanın her bir çubuğu boyunlarını bükmüş, çaresizlik içinde yatıyorlardı tencerenin içinde, yüzüne bakmaktan çekiniyorlardı sanki! Hüzün onlara da bulaşmıştı. Karnı açtı, ancak kendisi gibi hüzün yüklü makarnayı yiyebilecek halde değildi.

Uzun yıllar Amasra’da yaşayan bir kadın:

“Amasra benim aşkımdı, ben onu bir insanı sever gibi sevdim,” demişti.

Onun bu sözleri beni çok etkilemişti; o zaman anlamını tam olarak kavrayamamıştım. Kampın kapanacağını duyduğum andan beri bu cümleler beynimde dönüp duruyor, yüreğim kan ağlıyor. Evet, sevgili karavanım, ben de seni bir insanı sever gibi sevdim. Sen bir dost gibi tüm acılarımı, sevinçlerimi, sevgilerimi paylaştın.

STL KÖFTE GÜNÜ

Sultanahmet Ticaret Meslek Lisesinin köfte günü her yıl mayıs ayının son pazarı yapılır. Ne güzeldir köfte gününde öğretmenlerin öğrencileriyle, öğretmen arkadaşlarıyla, Sutilev üyeleriyle; öğrencilerin sınıf arkadaşlarıyla ve öğretmenleriyle  birkaç saat geçirip geçmiş günleri anmaları, özlem gidermeleri. Sultanahmetli öğrenciler, öğretmenler, memurlar, hizmetliler birbirlerini görüp özlemle, sevgiyle kucaklaşınca adeta çocuklaşır, gençleşir, neşe içinde söyleşirler. Yaşamlarını yitirmiş olan arkadaşlarını ve öğretmenlerini sevgi ve saygıyla anarlar.

Sultanahmet Ticaret Meslek Lisesi Bahçesi Köfte Günü

Sultanahmet Ticaret Meslek Lisesi Bahçesi- Bir Köfte Günü

DSC03214-eski öğrenciler-Avni Karaşıklı-g

DSC03242

DSC03270.köfte günü g

DSC03240-aOn beş on altı yaşlarında Sultanahmet Ticaret Meslek Lisesinde okuyan öğrenciler artık iş güç sahibi yetişkinlerdir. Kimi yalnız, kimi eşiyle kimisi de çocuğuyla gelmiştir köfte gününe, hatta torunuyla gelen öğrenciler bile olur.

Sultanahmet Ticaret Meslek Lisesinin ‘Köfte Günü’ne gelenler ne kadar yetişkin olsalar da yıllar önce okuduğu sınıfa giren her öğrenci bir anda geçmişe yolculuk yapar kendini lisede okuduğu yaşta buluverir. Untitled-22

Untitled-16

Untitled-32

Untitled-21

Untitled-12

Untitled-37

İstanbul Devlet Tiyatrosu

İstanbul Devlet Tiyatrosu

Konferans salonuna girenler oynadıkları ya da izledikleri tiyatroları,

Untitled-23

IMAGE0077 M.Ş.E a

IMAGE0079

Untitled-41

Untitled-13

Untitled-15hazırladıkları dersleri, özel günler için yaptıkları çalışmaları, Untitled-7

Untitled-5

IMAGE0078 siyah inci cemil şiir ab

STL agkkütüphaneyi ziyaret edenler okudukları kitapları, kendi yazılarından ve şiirlerinden derleyerek oluşturdukları fotokopi kitapçıkları, kütüphaneyi nasıl düzenlediklerini anımsarlar. Büyük bir heyecan yaşanır köfte günlerinde. Yoğun bir enerji oluşur, bu enerji Sultanahmet Ticaret Meslek Lisesinin öğrencilerini, öğretmenlerini, memur ve hizmetlilerini sarar, herkes çok mutludur.

Köfte bahanedir, önemli olan sohbettir. Bugünden, gelecekten en çok da geçmişten konuşulur. Öğrenciler yaptıkları yaramazlıkları ve öğretmenlerinin o yaramazlıklar karşısındaki tutumlarını ballandıra ballandıra anlatırlar. Unutulan pek çok olay anımsanır; anılar Sultanahmetlileri kimi zaman güldürür kimi zaman kederlendirir; herkese insan olmanın güzelliğini hissettirir, Sultanahmet Ticaret Meslek Lisesinin bir üyesi olmanın kıvancını yaşatır.