ŞİİR-ŞAİR SUNAY AKIN

REÇEL

Gülemedim ki hiç
hasta yatağının başucunda
haberi bu yüzden
yoktur annemin
sol yanağımdaki
gamzeden

Komodinin üstündeki
ilaçların sayısı arttıkça
kutularından yaptığım
gökdelenin uzamasına
sevinirdim

Ve bilmezdim
annemin yaşantısındaki
renkliliğin yalnızca
raflarda dizili
kavonozların içindeki
reçeller olduğunu.        Sunay Akın / Antik Acılar

Reklamlar

SUNAY AKIN’IN DÜŞ EVİ

Arkadaşlarım Buket ve Neslihan’la bir perşembe günü İstanbul Oyuncak Müzesi’nin tarihi merdivenlerini çıkıp içeri girdik. Hepimiz küçük birer çocuk gibi heyecanlıydık.

İstanbul Oyuncak Müzesi

İstanbul Oyuncak Müzesi

Biletlerimizi, pardon jetonlarımızı aldık, makineye attık, makineden gelen madeni sesle diğer tarafa geçtik. O madeni sesin bizleri bir anda bambaşka bir dünyaya, masal dünyasına sokacağını hiç düşünmemiştik. Bulunduğumuz ortamdaki her şey gerçekti! Amaaa biz olduğumuz yaşta değildik, o klik sesi sanki bir zaman makinesinin sesiydi, o makine bizi aldı çocukluğumuza götürdü. Biz artık buraya oyun oynamaya gelmiş üç minik kız çocuğuyduk.

Gördüğümüz her oyuncak bizi değişik anıların içine daldırdı. O anılardan özlediğimiz, yıllardır görmediğimiz yakınlarımız çıktılar. Bir oyuncak bebek bana annemin sesini duyurdu, annem yıllar yıllar öncesinden bana sesleniyordu. Sonra elim annemin elinde müzeyi birlikte dolaşmaya başladık, ne kadar uzun zaman olmuş ondan ayrılalı… Ne kadar özlemişim onu ne kadar! Sonra babam da katıldı bize. Bir elim annemin, diğer elim babamın avucunda dolaştım durdum oyuncakların çağrıştırdığı anılar denizinde… Yıllar önce oynadığım, kırdığım, kaybettiğim oyuncaklarla karşılaşmak beni daha derine daha derine çekti… Derine inmekten korkmasam da bir derinlik sarhoşluğu yaşadım.

Kızkardeşlerimle oynadığımız oyunlar, sevinçlerimiz, heyecanlarımız, hüzünlerimiz, kaygılarımız, küsüp barışmalarımız; pek çok oyuncağı, arkadaşı paylaşmamız. Hayal gücümüzle yaptığımız oyuncaklar, gerçekleştirdiğimiz oyunlar… Ne coşku, ne güzellik, ne mutluluk! Sevdiklerimizle birlikte olduğumuz, ölümün, ayrılığın aklımıza gelmediği; anne ve babamızın oluşturduğu sevgi yumağının, koruma alanının içinde yaşadığımız çocukluğumuz. Şu anda ismini anımsayamadığım bir düşünür:

“Çocukluk insanın anayurdudur.” demiş. Ne doğru söylemiş, gerçekten hepimiz için çocukluğumuz anayurdumuz değil mi? Ne zaman kendimizi çok mutlu hissetsek, ya da bizi çok üzen olaylarla karşılaşsak bir anda kendimizi çocukluğumuzda anne ve babamızın yanında bulmaz mıyız? Sığındığımız, kendimizi güvende hissettiğimiz bir limandır çocukluğumuz.

Beynimiz ve yüreğimiz tüm yaşadıklarımızı öyle güzel korumaktalar ki… Sadece korumakla da kalmıyorlar, ne zaman istesek bizi istediğimiz zamana, yere götürüp sevdiklerimize kavuşturuyorlar. Bir ses, bir söz, bir bakış, bir melodi, bir oyuncak kavuşmalara aracı oluyor.

Oyuncak Müzesi’nde de Sunay Akın’ın düşleri, o düşlerin düşünceye ve gerçeğe dönüşmesi bizi sevdiklerimizle buluşturdu. Sadece kendi çocukluğumuza değil; büyükannelerimizin, büyükbabalarımızın, annelerimizin, babalarımızın, kardeşlerimizin, çocuklarımızın ve başka ülkelerin insanlarının çocukluklarına da  yolculuk yaptık.

Her dönemin, her ülkenin oyuncağı bize o dönemle ve ülkeyle ilgili bilgiler verdi, düşünceler üretmemizi sağladı. Her ülkenin ve dönemin sosyal ve siyasal durumunu anlattı. Kimler, hangi şartlarda bu oyuncakları yapmış; onları kimler almış, çocuklar bu oyuncaklara sahip olduklarında neler hissedip düşünmüşler, onların gelişmelerinde nasıl rol oynamış bu oyuncaklar?

1910’lu, 1920’li, 1930’lu, 1940’lı, 1950’li, 1960’lı…yıllarda Amerika’da, İngiltere’de, Japonya’da, İsviçre’de… yapılan oyuncaklarla bizdeki oyuncakları karşılaştırdığımızda o ülkelerle bizim ülkemizin ekonomisi arasındaki farkın ne boyutlarda olduğunu içimiz burkularak gördük.

Oyuncaklar; farklı ülkelerdeki her türlü yaşantıyı, iş alanlarını, insanların yaşadıkları mekânları; salondan mutfağa, mutfaktan banyoya kadar tüm yaşam alanlarını; insanın insanı ezdiği, sömürdüğü, yok ettiği savaşları; uzayı, uzayla ilgili çalışmaları, astronotların aya çıkışlarını, insanın durmadan çalışıp ürettiğini de gösteriyor, bizi bilgilendiriyor. Kendimizi bir anda Amerika’da zengin bir ailenin salonunda ya da bir Kızılderili çadırında, Fransa’da bir kafede, İngiltere’de bir hastanede buluveriyor, yeni doğmuş, mini minnacık kimisi ağlayan kimisi gülen bebekleri görüp çocuklarımızın doğumunu anımsıyoruz.

Oyuncak Müzesi’nde 20. yüzyılın ve kendi yaşamımızın genel görünümü tüm açıklığıyla gözlerimizin önünde duruyor. Tarihi, oyuncakların diliyle öğrenip yaşıyoruz. İkinci Dünya Savaşı sonrası Japonlar oyuncak yapımında önemli atılımlar yapmışlar. Onlara:

“Savaşta büyük kayıplar verdiniz, onmaz acılar yaşadınız, hâlâ oyuncak yapmayı sürdürüyorsunuz. Bunu nasıl yapabiliyorsunuz?” diye sormuşlar. Onlar da soruyu şöyle yanıtlamışlar:

“Oyuncaklardan başka sığınacak bir şeyimiz kalmadı.”

Ve müzenin ikinci katında müzenin kurucusu Sunay Akın’la karşılaşıp onu böyle bir müze kurduğu için kutluyoruz. O, yabancıların Oyuncak Müzesi’ni görünce çok şaşırdıklarını, böyle bir müzeyi gerçekleştirmiş olmasına inanamadıklarını söylüyor. Neden öyle düşünüyorlar? sorumuza şu yanıtı veriyor: “Bizleri kaba insanlar olarak görüyor, ince işlerle uğraşamayacağımızı düşünüyorlar.” Böyle bir düşüncenin çok saçma olduğunu söylüyoruz. Yabancıların ne düşündüklerini bir tarafa bırakıp oyuncakların dünyasına bırakıyoruz kendimizi.

Sunay Akın, yeni aldığı ve on dakika önce müzedeki yerine yerleştirdiği bir oyuncağı gösteriyor. Bunu ilk olarak siz görüyorsunuz, diyor. Öyle heyecanlı, coşkulu ki… Bu oyuncağın ilk sahibinin heyecanıyla eş, Sunay Akın’ın heyecanı. Oyuncak, bir banyo… İçinde küveti, lavabosu, tuvaleti ve bunları kullanacak bir oyuncak bebeği olan bir banyo. Sunay Akın’ın sevincini biz de paylaşıyoruz. Bu sevinci paylaşmamak olanaksız, oyuncağın yeni sahibinin mutluluğu herkese yansıyor. Hepimiz mutluyuz! Neslihan, Buket, ben ve Sunay Akın. Biz söyleşirken kucağında ağlayan çocuğuyla genç bir anne geliyor. Çocuk, annesinin göğsüne gömmüş başını ağlıyor. Genç anne:

“Çocuk oyuncaklardan korktu,” diyor.

Sunay Akın: “Çocuk niye korksun oyuncaklardan?”

Anne aynı cümleyi yineliyor:

“Çocuk oyuncaklardan korktu.”

Sunay Akın çocuğun adını soruyor. Genç kadın: “Talya” diyor. Sunay Akın: “Talya, bak burada uçaklar var, sen hiç uçağa bindin mi?” diyerek çocuğun ilgisini çekmeye çalışıyor. Kadın:

“Korktu korktu çok korktu.” demeye devam ederken Sunay Akın: “Hanımefendi siz böyle söylemeyin, çocuk etkileniyor, oyuncaklar çocukları hiç ama hiç korkutmaz,” diyor. Çocuğa bir çok oyuncak gösterip o oyuncaklarla ilgili öyküler anlatıyor. Çocuk ağlamayı kesip oyuncaklara dalıyor, daha sonra da çocuğu müzenin kafesinde oyuncaklarla mutlu bir şekilde oynarken görüyoruz.

Mona Lisa Bebeği

Mona Lisa Bebeği

Çocuğu sakinleştiren Sunay Bey, bize dönüp yeni aldığı, dünyada tek olan oyuncak Mona Lisa’dan bahsediyor. Açık arttırmada satılan Mona Lisa’ya üç kişi talip olmuş, açık arttırmayı Sunay Bey kazanmış, oyuncak Mona Lisa’yı alıp Düş Evi’ne getirmiş. Oyuncağı alış öyküsünü yazacağını söyledi. Oyuncak Mona Lisa’nın öyküsünü okumak hoş olacak doğrusu!

Sunay Akın, Mona Lisa’ya sahip olmaktan onu sergilemekten nasıl mutlu, nasıl mutlu anlatamam! Oyuncaklarından söz ederken, onları gösterirken gözlerinden sevgi, umut, ışık fışkırıyor; ondan fışkıran olumlu enerji müzeyi gezen kişileri de sarıyor. Bu ‘Düş Evi’ herkesin kendi düşlerini yaşadığı, yaşamın güzelliklerini fark ettiği, sevdikleriyle birlikte olduğu bir yer olup çıkıyor.

Sunay Akın, gerçekleştirdiği düşlerini, başkalarıyla paylaşıyor, her paylaşım onu ve onun düşünü paylaşanları zenginleştiriyor, çoğaltıyor, çoğaltıyor. Her geçen gün çoğalmalar fazlalaşıyor, pek çok insan kendi düşlerini gerçekleştirme peşine düşüyor. Bu da gelecekten umudumuzu kestiğimiz, karamsar olduğumuz anlarda bizi kuvvetlice sarsıyor; umudun, coşkunun, iyiliğin, aydınlığın insan var oldukça yeryüzünden yok olmayacağını çok güçlü bir şekilde anlatıyor.

Evet, biz varız, yaşıyoruz! Yaşamımızı aydınlatmak, güzelleştirmek, sevgi ve dostluk içinde yaşamak bizim elimizde. Aklımız ve yüreğimiz bize tüm bunlara nasıl ulaşacağımızı göstermek için hazır bekliyor.

Akıl ve yüreğin üstesinden gelemeyeceği zorluk, gerçekleştiremeyeceği düş yoktur! Haydi bırakın kendinizi düşlerinize, ulaşın gerçeğinize!