KARAVAN GEZİLERİ ve DOĞADA YAŞAM (Doğadan Zorunlu Kopuş 9)

Kurucaşile’de geç saatte karavanlara gelip koltuklarımızı deniz kıyısına koyduk, denizin kokusunu doya doya içimize çekip türküsünü dinledik. Gökyüzü yıldızlarla kaplıydı, şehirde görmeyi unuttuğumuz yıldızlar göz kırpıp duruyorlardı. Tekneler denizin dalgasıyla hafif hafif sallanıyordu. Balığa çıkan büyük balıkçı tekneleri balıktan dönmemişti henüz.

SAMSUNGKaradeniz’in mis gibi havası bizi bebekler gibi uyuttu. Sabah erkenden kalktık kendimizi dışarı atıp maviliklerin büyüsüne kaptırdık. Aaa! İskelenin öbür ucundan bize doğru gelen Ergün enişte değil mi? Elinde bir kova var. Ne yapıyor o kovayla? Ergün enişte yanımıza gelince elindeki kovanın ağzına kadar balık dolu olduğunu gördük.

-Hayrola, balığa mı çıktınız?

-Eh, biraz öyle oldu, balığı kovayla tuttum(!)

-Kovayla mı, o nasıl oldu?

-Şaka şaka, şu büyük teknenin kaptanı verdi balıkları. Sabaha karşı üç gibi balıktan dönmüşler, balıkları bize vermek için karavanlara gelmişler, fakat bizi uyandırmaktan çekinmişler. Yürüyüşe çıkmıştım, kaptan beni görünce kovayı elime tutuşturdu.

– Oh, ne iyi! Kendimize balık ziyafeti çekeceğiz.

Kurucaşile

Kurucaşile

Karadenizliler ne kadar insan canlısı, ne kadar konukseverler! Balıkları ayıklamak için kovanın başına oturduk. Hep birlikte ayıkladık hamsileri. Çok tazeydiler?

Dönüşte Kurucaşile’ye çok yakın olan, doğası bozulmamış, yeşilin her tonunun maviyle bütünleştiği “Tekne ve Yat” yapımcılığı yönünden adını dünyaya duyurmuş Tekkeönü’ne uğradık. Küçücük bir yerleşim yeri olmasına karşın yirmi-yirmi beş gemi yapım yeri vardı. My captured picture

My captured pictureDünya denizlerine pek çok gemi yapmış olan Hüseyin Çoban’ın tekne yapım yerini ziyaret ettik. Tekne yapımını yakından gördük.

Amasra gezisine İstanbul’dan başladık, Adapazarı, Karasu,

Akçakoca

Akçakoca

Akçakoca, Bartın, Amasra, Kurucaşile’ye kadar gidip dönüşte Tekkeönü, Amasra, Bartın, İnkumu, Safranbolu, Bolu,

Safranbolu

Safranbolu

Safranbolu

Safranbolu

Gölcük

Gölcük

Sünnet Gölü

Sünnet Gölü

Gölcük, Mudurnu, Sünnet Gölü’nü de dolaşıp İstanbul’a döndük. Güzel bir gezi oldu, bunun gibi yurt içinde ve yurt dışında arkadaşlarımızla pek çok gezi yaptık.

Her gün evden işe, işten eve koşturup duruyor insanoğlu. Herkesin derdi daha çok kazanmak, kazandıklarıyla yatırım yapmak: Ev, araba, yazlık ev, yeni eşyalar…

Mülkiyet duygusu insanda çok gelişmiş ve sürekli gelişmekte. Her şeyim olsun, her şey benim olsun düşüncesi yaygın.

My captured pictureKaravan yaşamında bu duygu en aza iniyor. İnsan karavana ait olduğunu hissediyor. Bu da doğadan kaynaklanıyor sanırım. My captured pictureDoğayla iç içe yaşamak; bencilliği, insanın mala mülke düşkünlüğünü geri plâna itiyor.

Ne diyor Kızılderili reisi Seattle, kendisinden toprak satın almak isteyen beyaz adama:

SAMSUNG“Siz toprağı, gökyüzünü, akarsuları nasıl satın alabilirsiniz? Onlar bizim kardeşlerimiz.”

Ancaak, beyaz adam o toprakları, akarsuları, gökyüzünü, denizleri, gölleri satın almakla kalmıyor; toprakları kullanılamaz hale getiriyor, akarsuları kurutuyor, ormanları yakıp yok ediyor, denizleri kirletiyor, gökyüzünü deliyor.

Bırakın satmayı, satın almayı, dünyayı yok ediyor insanoğlu!!!

İnsanlar, yüksek katlı binalarda yaşadıkça doğadan kopuyor; betonun, metalin, plastiğin, camın, teknolojinin esiri oluyorlar.

Doğayı, çiçeği, böceği televizyonlarından, bilgisayarlarından izliyor; rahat koltuklarından her yere, her şeye ulaşabiliyorlar. Doğanın içinde olsalar başlarına bir yığın dert gelebilir. Bir yılan tarafından sokulabilir, bir eşek tarafından tepilebilir, bir yengeç tarafından sıkıştırılabilir; yürürken ayakları burkulabilir, yüzerken bacaklarına kramp girebilir, tepelere tırmanırken kayabilir, tepelerden üzerlerine taşlar, kayalar yuvarlanabilir, her türlü tehlikeyle karşılaşabilirler. Eee, bunca zahmete değer mi? Evde televizyon karşısında hiçbir tehlike yok(!)

Nasıl olsa birileri onlar için en tehlikeli yerlere gidiyor, en zor yarışmalara girip ölümü bile göze alıyor, en heyecanlı aşkları, en güzel sevdaları yaşıyor.

Televizyonda tüm bunları izleyip “miş gibi yapmak” varken emek harcamanın, kendini zora koşmanın ne gereği var(!)

O yüksek, daha yüksek, daha yüksek binalarda yaşamak; insanlara doğal yaşamı, komşuluğu, insan sıcaklığını unutturdu. Her şey madde oldu, insan bir baktı o çok değer verdiği maddeler onu tutsak etmiş. Kendi de maddileşmiş. Sonra bazıları bu durumdan rahatsız olup ‘Biz nereye gidiyoruz?’ diye kendilerini sorgulamış. Maddeden uzaklaşmanın çarelerini aramaya başlamışlar. Arayışın sonunda bir çıkar yol bulmuşlar. Maddenin esiri olmak istemeyen insanın yaşamına karavan girmiş.

Ve insanlara şöyle seslenmiş minik bir karavan:

“Hey, sizler ne yapıyorsunuz? Bu gidişe bir dur deyin! Derin bir soluk alın! Birlikte yaşamınızı güzelleştirelim, size en iyi dost doğadır.”

Karavandaki küçücük yaşam alanı, insana büyük bir zenginliğin, doğanın kapılarını açıyor.

Bir çiçeğin açmasını, kelebeğin uçmasını, ağaçların tomurcuklanmasını gördüğünüz, bülbüllerin ötmesini, kargaların gaklamasını, arıların vızıltılarını işittiğiniz; yeşille mavinin, yeşille sarının, sarıyla beyazın, beyazla kırmızının, kırmızıyla eflatunun, griyle pembenin yan yana, iç içe, kucak kucağa olduğu; değişik kokuların, tatların, arkadaşlıkların dostlukların, sevgilerin, aşkların, değerbilirliğin, sorumluluğun, yardımlaşmanın, paylaşmanın yaşandığı rengârenk bir dünyanın kapılarını açıp ‘hoş geldiniz’ diyor karavanı insana.

Herkesin sürekli insan ilişkilerinin bozulduğundan bahsedip eskiyi aramaları, yeni dostluklar kuramamaktan yakınmaları kişiyi, insan ilişkilerinin gerçekten bozulduğu düşüncesi ve duygusuna kaptırıyor.

Karavanda yaşamaya başlayınca hiçbir şeyin bozulmadığını, dostluğun, arkadaşlığın yitmediğini; olanca saflığı ve güzelliğiyle yaşadığını duyumsayıp doyasıya yaşıyor insan. Mutsuzluğun, insanın doğadan kopuşuyla başladığı anlaşılıyor.