TORUL’DAN SÜMELA MANASTIRI’NA

Torul Karaca Mağarası’ndan çıkmadan önce dönüp bir daha mağaranın içine baktım, harikalar diyarından ayrılmanın hüznüyle kendimi dışarıda buluverdim. İçerinin serinliğinden sonra, dışarının sıcaklığı daha da artmış sanki.

Torul Karaca Mağarası  fot. internet

Torul Karaca Mağarası
fot. internet

Hayal dünyasından gerçek dünyaya dönüyoruz, önümüzde ineceğimiz virajlı yollar var. Motorsikletle yukarı çıkarken aşağıya yürüyerek inerim diye düşünmüştüm; ama kendimi kaskımı giyerken buluyorum. Motorun arkasına oturuyorum, aşağıya inmeye başlıyoruz, döne döne çıktığımız yolları döne döne iniyoruz. İniş daha kolay oluyor; ya da mağaranın içinde ve dışarıda gördüğüm güzellikler, beni korkutan yolu güzel gösteriyor.

Karnımız acıktı, dönüş yolunda Zigana Tüneli yakınındaki restoranlardan birine girdik. Yediğimiz her şey güzeldi; ancaaak kuymakla Hamsiköy sütlacı tek kelimeyle harikaydı! Yemekten sonra yola devam etmek için dışarı çıktık; güneşli hava yerini soğuk, yağışlı havaya bırakmıştı. Hemen yağmurluklarımızı giydik, motorlara binmek üzereydik, bir tur otobüsü geldi, otobüsten inen hanımlar motorsikletlere bindiğimizi görünce “Bizler otobüsle buralara zor geldik, siz bu yağmurda motorsikletlerle nasıl gideceksiniz?” dediler. Onlara iyi günler deyip yolumuza devam ettik.

Zigana’dan döne döne aşağılara iniyoruz, aşağı indikçe yağmur kesiliyor, hava ısınıyor. Maçka’ya geldik, buradan Sümela Manastırı’na gitmeye karar verdik. Tekrar dar, virajlı yollardan gidiyoruz, yolun her iki tarafında yüksek dağlar var, her yer yemyeşil… Çıkıyor, çıkıyor, çıkıyoruz… Gittikçe yükseliyoruz, yükselirken daracık yolun aşağılarında akan gürül gürül sular, şelaleler görüyoruz. Yeşillikler içinden akan pırıl pırıl, şırıl şırıl sular; daracık yoldan çıkmaya ve inmeye çalışan araçlar. Yol öyle dar öyle dar ki bir araç geçerken karşıdan gelen başka bir araç geçemiyor. Neyse dura kalka Sümela’ya yakın bir yere kadar geldik, araçlarımızı park ettik. Başladık yukarıya doğru yürümeye, Sümela kaya dağın içine oyulmuş. Niçin ve de nasıl bu kadar yükseğe dağı oyarak böyle bir kilise-manastır yapmışlar? Gerçi Karadeniz Rumları arasında anlatılan bir efsane dilden dile dolaşıyormuş. Efsaneye göre iki keşiş (Atinalı Barnabas ile Sophronios) aynı rüyayı görüp birbirlerinden habersiz Trabzon’a gelmiş, Trabzon’da karşılaşmışlar. Keşişler, gördükleri rüyaları birbirlerine anlatıp ilk kilisenin temelini atmışlar.

Karaca'dan Sümela Manastırı'naYukarı çıktıkça nefes nefese kaldık, taşlı yolları geçtik, merdivenleri tırmanarak manastırın kapısına geldik, buradan aşağı ineceğiz. Merdivenlerden inmeye başlamadan önce kapının önünde durdum, başımı arkaya çevirdim, gördüğüm manzara nefesimi kesti, olağanüstü bir güzellikti! Her taraf yüksek, yemyeşil dağlarla çevriliydi. Her yer yeşil, yeşil, yeşil… Karadeniz’in yeşili de bir başka yeşil, hiçbir yerde olmayan, kendine has bir renk. Yeşil dağlar, gökyüzüne uzanıp gökyüzüyle birleşmiş, bulutlar yeşil dağları ve göğü sarıp sarmalamış. Başı dumanlı yeşil dağlar… Aşağıda, taaa aşağılarda bembeyaz köpüklerle akan Meryemana (Panagia) deresini görüyoruz. Bu ne müthiş bir görüntü!!! Nasıl bir güzellik!

torul'dan Sümela Manastırı'naManastıra girdik; odacıklar, odacıklar… Çoğu orman denizine bakıyor, kilisenin duvarlarına ve tavanına çizilmiş freskler hasar görmüş, pek çoğu silinmiş; zamana ve insanların verdiği zarara direnememişler. Manastırın tavanı olmayan bölümünden yukarılara bakıyorum koyu renkli, siyahımsı kaya dağ beni çok etkiliyor. Siyahımsı dağ dedim ya bu dağın adı Mela dağı. Mela Yunanca siyah, karanlık demekmiş. Yeşilliklerle çevrili bu kara dağa bakmaktan kendimi alamıyorum, sanki beni kendine çekiyor. Bu kilise 375-395 yılları arasında 1150 metre yükseklikteki kayalar oyularak ve doğal mağaralardan da faydalanılarak yapılmış. Kilisenin ilk kuruluşu ile manastır haline dönüşümü arasındaki bin yıllık dönem hakkında fazla bir şey bilinmiyormuş, Trabzon İmparatoru III. Aleksios (1349-1390)un manastırın kurucusu olduğu sanılıyormuş.Torul'dan Sümela Manastırı'na

Şu anda 1150 metre yükseklikteyiz, bugün sürekli yükseklerde dolaşıyoruz. Önce Karaca Mağarası, arkadan Sümela Manastırı.

Karadenizli Rumlar Mela Dağı’ndaki Panagia (Meryemana) ikonundan bir şey diledikleri zaman Stou Mela derlermiş. Bu sözcük zaman içinde değişerek Sümela olmuş. Sümela Manastırı’na Karadağın Bakiresi de deniyormuş.

Manastırın içindeki odaların demirli pencerelerinden dışarı bakıyorum. Geçmişte burada yaşayanlar bu demirli pencerelerden dışarı bakarken neler düşünüyorlardı, nelerin özlemini çekiyorlardı acaba? Sümela’yı ziyaret eden biri olarak şu an burada olmaktan hoşnutum; ama burada yaşamak zorunda kalsam yine hoşnut olur muyum? Hiç sanmam, burada yaşamak sanırım pek hoşuma gitmez.

Görevlinin sesi beni düşüncelerimden ayırıyor, ne diyor görevli: “Saat altı, manastırın kapanma saati, lütfen burayı boşaltın.” Ehh! İster istemez bu isteğe boyun eğiyor, manastırın merdivenlerini tırmanmaya başlıyoruz. Daha sonra da aşağı ineceğiz. Yüksekteyiz, hava serin, yağmur çiseliyor. Torul'dan Sümela Manastırı'na

Motorsikletlerimizi park ettiğimiz yere doğru yürüyoruz. Yürürken taşlara ve ağaç köklerine dikkat etmek gerekiyor. BMW GS’lerimize binip aşağıya iniyoruz; virajlar, virajlar, virajlar; çiseleyen yağmur, gürül gürül akan dere; yeşillikler, yeşillikler, yeşillikler… Daha ne olsun, her şey çoook güzel! Güzelliklerden başımız dönüyor, önce Maçka’ya gidiyor oradan Trabzon’a devam ediyoruz.

Torul'dan Sümela Manastırı'naSabahın erken saatinde Trabzon’dan başlayan yolculuğumuzu, akşam Trabzon’un Boztepe’sinde semaverde demlenmiş çaylarımızı yudumlayarak noktalıyoruz. Üzerimizde tatlı bir yorgunluk, ruhumuzda hoş bir doygunluk, beynimizde farklı düşünceler var.

GÜMÜŞHANE- TORUL KARACA MAĞARASI’NI GÖRDÜNÜZ MÜ?

Karaca Mağarası

Karaca Mağarası

 

Torul Karaca Mağarası'na Motorsikletlerle GidişGümüşhane’nin Torul ilçesindeki Karaca Mağarası’na Trabzon’dan motorsikletlerle gideceğiz. Temmuz ayının ilk günü, sabahleyin dört motorsikletle yedi kişi yola çıktık. Trabzon-Gümüşhane arası 90 kilometreydi. Bu mesafeyi motorsikletle gitmek gözümü korkutuyordu, aşağı yukarı yirmi yıldan fazla zamandır motorsiklete binmemiştim; üstelik bir BMW 1150 GS’ye ilk defa binecektim. Bir yanda Karaca Mağarası’nı görme heyecanı, diğer yanda büyük bir motorla yolculuk yapma korkusuyla motorsiklete bindim.Motorlar

Yolda giderken önceleri etrafıma bakamıyor, sürekli yolu kontrol ediyordum; gerçi eşim iyi bir sürücüydü, bu da beni rahatlatıyordu. Virajlı yollar, yolun kimi zaman sağından kimi zaman solundan akan dereler, yolun iki tarafından yükselen yemyeşil dağlar, dağların üzerindeki evler, camiler, seranderler… Düzlük alana rastlamak pek olası değil buralarda. Her yer bayır, yokuş…  tepeler, tepeler… Torul’a gelene kadar yirmi Değirmendere Köprüsü, en az yedi sekiz farklı köprü geçtik. Şırıl şırıl dereler akıyor tepelerden aşağılara. Sürekli tünellere giriyoruz, dağları delip tüneller oluşturmuşlar. Coğrafya dersinde okuduğumuz ünlü Zigana Geçidi’nden geçerken yıllar öncesine gittim, karanlık ve soğuk tünel bana öğrencilik yıllarımı anımsattı. Virajlı yollardan tepelere çıkıyoruz, yükseğe çıktıkça hava soğuyor, bizi üşütüyor. Torul Karaca Mağarası

Yola çıktığımızda bu kilometreler nasıl geçilecek diye düşünmüştüm, bir baktım Torul’a gelmişiz. Dağ, dere, ağaç, çiçek, tünel derken Torul’u bulduk. Oh, mağaraya geldik derken, Torul’u geçtik, yola devam ettik. Anlaşılan mağara Torul’un dışında. Yol gittikçe zorlaşmaya başladı; yalçın, genellikle de ağaçsız dağlar her iki yandan yükseliyor biz yukarılara tırmandıkça. Aşağı bakmaya korkuyorum, korkuyorum da yine de bakmaktan kendimi alamıyorum. Şu anda yüzlerce metre yüksekteyiz, ana yol incecik bir çizgi gibi görünüyor aşağılarda; başımı yukarıya kaldırıyorum: O ne? Yüzlerce metre yükseklikte girintili çıkıntılı kayalardan oluşmuş bir dağ bize tepeden bakıyor. Öyle heybetli, kendinden emin, vakur ki… Ona doğru döne dolana çıkıyoruz, her viraj yüreğimi ağzıma getiriyor. Aşırı heyecanlanıyorum, sakin olmaya çalışıyor, derin derin nefes alıp uzun uzun veriyorum. Hele Karaca Mağarası’na yaklaşırken dönülen iki viraj vardı ki dönüşte yürüsem iyi olacak diye düşündürdü beni bu virajlar. Sonunda mağaranın girişine geldik, motorlardan indik. Seyir yerinden aşağıya bakarken  başımın döndüğünü, toprağın ayaklarımın altından kaydığını hissettim ve o anda burnuma çok hoş bir koku geldi, bu kokuyu yayan ne diye etrafıma bakınırken ayaklarımın dibinde açmış olan demet halindeki pembe çiçekleri gördüm. O güzel koku bana heyecanımı ve korkumu unutturdu. Çayımı yudumlarken çevremi keyifle seyretmeye başladım. Dağlar, tepeler, kayalar; her biri farklı şekillerdeydi, aşağıdaki yeşillikler ışıltıyla parlıyordu.

Şimdi Torul Karaca Mağarası’nın kapısındayız. Bize yukarıdan bakan heybetli dağın içine gireceğiz. Dışı gibi içi de bizi heyecanlandıracak mı? Karaca’nın içine giriyoruz, girer girmez çarpılıyoruz. Aman Allahım, bu ne ihtişam! Bir anda milyonlarca yıl öncesinde buluyoruz kendimizi. Deniz seviyesinden 1550 metre yükseklikte yer alan mağara 1500 m2, uzunluğu 105 m, en yüksek yeri 16 metre kadarmış. Karaca Mağarası

Mağaranın içlerine yürüdükçe hayranlığımız kat be kat artıyor. Su damlalarının milyonlarca yılda oluşturduğu sanat eserlerine bakmaya doyamıyoruz. Su damlacıklarının sabrına hayran olmamak elde değil! Yapıtlar harika! Onları anlatmaya sözcük bulamıyorum, su damlaları ne mucizeler yaratmış! Mağaranın neresine bakacağımızı şaşırıyorum. Sarkanlar, dikilenler, kimi yerde birleşenler ne şekillere, görüntülere bürünmüşler. Her birini farklı nesnelere benzetiyorum, benzet benzetebildiğin kadar. Kimi yerler öyle incelikli işlenmiş ki Torullu bir kadının ördüğü dantel zannedersiniz… bazı yerler ise tülden oluşmuş!Karaca Mağarası

Her bölümün fotoğrafını ve filmini çekmek istiyorum, ne yazık ki fotoğraf, film çekmek yasak! Ama ben onların fotoğraflarını, filmlerini çekmek istiyorum, hem de çok istiyorum! Büyük bir hayranlık ve hayretle dolaşıyorum mağarayı! Mağaranın havası hiçbirimizi rahatsız etmiyor, rahatlıkla nefes alıyoruz.  Karaca Mağarası’nın havasının astım hastalığına iyi geldiği söyleniyor. Yollarda çektiğim korku ve heyecanın bu mağarayı görmeye değdiğini düşünüyorum. Kafamdaki her şey uçtu gitti, yalnız Karaca Mağarası’nın sunduğu doğal renklerden oluşan görsel şöleni izliyor, beynime kaydediyorum, daha sonra orayı düşündükçe o gizemli güzellikler içinde duyumsayacağım kendimi. Mağara kendisini sarıp sarmalayan azametli dağdan daha görkemli! Mağarayı gezdikten sonra istemeden dışarı çıkıyoruz, dışarı çıkmadan önce dönüp bir daha mağaranın içine bakıyorum, harikalar diyarından ayrılmanın hüznüyle kendimi dışarda buluyorum. İçerinin serinliğinden sonra, dışarının sıcaklığı daha da artmış gibi geliyor.

Torul’daki Karaca Mağarası’nı gördükten üç yıl sonra İspanya’nın Mallorca (Mayorka) Adası’ndaki Drach Mağaralarını gördüm. Drach’ı gezerken Karaca devamlı aklımdaydı. Bir ara Drach’la Karaca iç içe geçti. Hele Drach Mağarası’nın koynunda yatan göle, mağarayı keşfeden mağara bilimcisi E. A. Martel’in adının verilmesi beni Karaca Mağarası’yla ilgili çok düşündürdü.

KARACA MAĞARASINI KİM KEŞFETTİ?

Daha önce hiç aklıma gelmemişti Karaca Mağarası’nın kim ya da kimler tarafından keşfedildiği. Mağaranın herhangi bir yerinde bu konuyla ilgili bir yazı var mıydı? Böyle bir yazı dikkatimi çekmemişti doğrusu! Belki de vardı… Ya da ülkemizdeki pek çok kanyon, ören alanı, mağaranın oralarda dolaşan bir çoban veya sürüden kaçan bir koyun, keçi tarafından bulunduğu  söylentisi yaygın olduğundan mı bu konuyla ilgili düşünceler üretmemiştim?

Karaca’yı kim buldu? sorusunu sık sık kendime sorduğumu fark edince araştırmaya giriştim. Allahtan internet diye bir şey var da aradığınıza çabucak ulaşabiliyorsunuz! Ben de Torul Karaca Mağarası’nın kim tarafından keşfedildiğini daha doğrusu bizim yaşamımıza katıldığını öğrendim. Karaca Mağarası’nı ortaya çıkaran Jeoloji mühendisi Şükrü Erüz’müş.

Aslında Karaca Mağarası, o yörenin insanları tarafından bilinen bir yermiş; daha çok yaşlı insanlar bahsedermiş bu mağaradan. Kimsenin mağaranın ne kadar önemli olduğundan haberi yokmuş. Sanki çağlar öncesinde geçen bir masal anlatıyormuş gibi hissettim kendimi. Neyse biz tarih öncesini bırakıp yakın geçmişe bakalım! Mağara çocukluğundan beri Şükrü Erüz’ün ilgisini çekermiş. 1983 yılında kendisi gibi meraklı birkaç arkadaşıyla mağarayı keşfe çıkmışlar. O zamanlar mağaranın girişi çok darmış… Şükrü Erüz de jeoloji mühendisi değilmiş henüz. Daracık girişten sürünerek mağaraya girebilmişler. Mağaranın olağanüstü güzelliğinden çok etkilenmişler. Bir iki gün sonra mağaraya tekrar gitmişler. Şükrü Erüz 1984 yılında KTÜ, Jeoloji Mühendisliği Bölümü’ne girmiş. Acaba Şükrü Erüz’ün jeolojiyle ilgilenmesinde Karaca Mağarası’nın bir etkisi olmuş mudur?

1985 yılında yurt dışına çıkan Erüz, 1986’da Türkiye’ye dönünce Karaca Mağarası’nı tanıtmaya karar vermiş. Karadeniz Teknik Üniversitesi’ndeki hocalarına mağaradan bahsetmiş. Hocaları başlangıçta mağarayla pek ilgilenmemişler. Şükrü Erüz de öğrenci arkadaşlarıyla mağaraya gidip amatör kamerasıyla mağaranın filmlerini çekmiş. Sonra da KTÜ, Paleontoloji Laboratuvarı’nda hocalarına Karaca’da çektiği filmi izletmiş. Herkes filmi çok beğenmiş. Karadeniz Teknik Üniversitesinden bir grup mağarayı görmeye Torul’a gelmiş, mağaraya girenin ağzı bir karış açık kalıyormuş. Mağara herkesi büyülemiş. Üniversite hocalarının mağarayı görmesi mağaranın tanınması anlamına gelmediğinden Şükrü Erüz her gördüğüne çektiği filmi izletip mağarada gördüklerini anlatmış. Tanıdıklarının iş yerlerine mağaranın fotoğraflarını asmış. 1987’de TRT 1’in  Günaydın programında Karaca Mağarası’nı tanıtan bir konuşma yapmış. Bu da yetmemiş 1989-1990’da Karaca Mağarası’nın oluşumunu, yaşını, o yörenin kayaç yapısını, litolojik dizilimini, madenlerini, sularını bilimsel olarak incelemiş.

1966’da Torul’un Karaca köyünde doğan; ilk, orta ve liseyi  Trabzon’da okuyan Şükrü Erüz’ün 1983-1990 yılları arasında yaptığı özverili çalışmalar Karaca Mağarası’nı turizme kazandırmış. Bir mağaranın halkın malı olabilmesi, turizme açılması hiç de kolay olmuyor. Şükrü Erüz’ün Karaca’yı ortaya çıkarma çabasını ve kararlılığını kutluyorum. Milyonlarca yıllık Karaca Mağarası yirmi-yirmi beş yıl önce aramıza katılmış. Milyon yılın yanında on yıllar!!! Kim

bilir ne çok mağara kendilerini günışığına çıkaracak Şükrü Erüz’leri bekliyor?