TİMBUKTU ve TİMBUKTU

Kitabın Adı: Timbuktu

Yazarın Adı: Paul Auster

Türü:             Roman

Yayınevi:      Can Yayınları

Sayfa sayısı: 123

Çeviren:        İlknur Özdemir

Roman bir köpeğin bakış açısıyla anlatılıyor. Kemik Bey adındaki köpek, sahibi Willy’nin yaşam tarzını düşüncelerini ve kendi düşüncelerini aktarıyor okuyucuya. Sıradan bir köpek değil Kemik Bey, sahibi Willy’nin her dediğini anlıyor, Willy’nin anlattıkları ve yaşadıklarıyla ilgili yorum yapabiliyor, düşünebiliyor; sadece konuşamıyor. Anlama yetisi çok gelişmiş olan Kemik Bey, bunu sahibinin kendisiyle uzun uzun konuşmasına borçlu olduğunu düşünüyor.

Timbuktu Evsiz barksız bir insan olan Willy, psikolojik olarak rahatsızlanınca uzun süre tımarhanede yatmış, annesini kaybettikten sonra sokaklarda yaşamaya başlamış, tabii Kemik Bey’le. Willy düşüncelerini Kemik Bey’e anlatıyor, o da yorumlayarak bize aktarıyor. Kemik Bey bizi insanlığımızla yüzleştiriyor. Pek uzun olmayan roman bizi eğlendirirken hüzünlendiriyor. İnsan ilişkilerini, yaşamı, dünyayı sorgularken buluyoruz kendimizi.

Kitabın adı olan Timbuktu sözcüğü, ilk duyduğumuzda bize ilginç geliyor. Timbuktu, Willy’nin ölünce gideceği yer. Ruhun bedenden ayrılınca bedenin toprağa gömüldüğünü, ruhunsa öteki dünyaya gitmek üzere havalandığını Kemik Bey’e hep Willy anlatmıştı. Willy son birkaç haftadır durmadan bu konu üzerinde konuşuyordu, köpek artık öteki dünyanın gerçek bir yer olduğundan kuşku duymaz olmuştu. Bu yerin adı Timbuktu idi ve Kemik Bey’in anlayabildiği kadarıyla çölün ortasında bir yerlerdeydi. New York’un, Baltimore’un, Polonya’nın ya da yolculukları boyunca uğradıkları bütün kentlerin uzağındaydı. Bir seferinde Willy orayı, “ruhların vahası” diye tanımlamıştı, bir başka seferde “Bu dünyanın haritasının bittiği yerde, Timbuktu’nun haritası başlar,” demişti. Besbelli, oraya ulaşmak için göz alabildiğine uzanan bir kum ve sıcak ülkesinden, bitmek bilmeyen bomboş topraklardan geçmek zorundaydı insan. Kemik Bey bu yolculuğu fazlasıyla güç ve zahmetli bulmuştu; ama Willy böyle olmadığı konusunda güvence verdi ona, göz açıp kapayıncaya kadar orada olunacağını söyledi. “Ve bir kez oraya varınca, dedi, o sığınağın sınırlarından içeri girince, artık yiyecek bulacağım, geceleri uyuyacağım ya da bağırsaklarımı boşaltacağım diye bir kaygın olmayacak. Evrenle bütünleşecek, Tanrı’nın beyninde yer alan bir antimadde zerreciği olacaksın.” Kemik Bey böyle bir yerde yaşamanın nasıl bir şey olacağını hayal etmekte güçlük çekiyordu; ama Willy bu konudan öylesine özlemle söz ediyor, ederken de sesinde öyle tatlı titreşimler yankılanıyordu ki köpek sonunda kuruntulanmaktan vazgeçti.”Tim-buk-tu.” Artık bu sözcüğün söylenmesi bile onu mutlandırmaya yeter olmuştu.

Kitapta Timbuktu, kişilerin öldüğü zaman gittiği bir yer olarak anlatılsa da gerçekte Afrika’da asırlarca ilim ve kültür merkezi olmuş bir şehirmiş Timbuktu. İlim ve kültürün yanı sıra altın ticaretinin de merkeziymiş bu şehir. Eski zamanlarda Timbuktu’ya gitmek o kadar zormuş o kadar zormuş ki, yola çıkanlar Timbuktu’ya ulaşamadan yollarda ölürlermiş. Avrupalılar Timbuktu’nun nerede olduğunu tam olarak bilemez; ancak Timbuktu’yla ilgili çeşitli efsaneler anlatır, üstelik bunlara da inanırlarmış. Bu efsanelerden biri Timbuktu’nun evlerinin altından olduğuymuş. Timbuktu hem altın şehri, hem de ulaşılmaz şehir imajına sahipmiş.

İnsan bu efsanelerin ne kadarının gerçek olduğunu merak ediyor doğrusu; Timbuktu’dan altın çıkıyormuş da altından elde edilen kazancın ne kadarı halka yansıyordu acaba? Halkın Timbuktu’nun altınlarından faydalandığına, insanların Timbuktu’da bolluk ve refah içinde yaşadığına ben inanamıyorum. Keşke yanılıyor olsam.

Eskiden Timbuktu’ya gitmek, oraya ulaşabilmek ne kadar zorsa bugün o kadar kolay. Tatil sitelerine baktığınızda Timbuktu’ya nasıl gidebileceğiniz, tatilinizi en güzel ne şekilde değerlendirebileceğinizi görüyorsunuz.

Willy, ölünce Timbuktu’ya gideceğini düşünüp mutlu oluyordu, bizimse yaşarken Timbuktu’ya gitme olasılığımız var.

Unesco 1988 yılında Timbuktu’yu Dünya Mirası Listesi’ne eklemiş.Ortaçağ boyunca dünya altın gereksiniminin üçte ikisini Batı Afrika’daki Timbuktu karşılıyormuş. Timbuktu yalnız altınıyla değil bilim merkezi olmasıyla da ünlüymüş.

Timbuktu’da XVll. yüzyıla kadar bilimsel çalışmalar devam etmiş. 1893-1960 yılları arasında Fransa’nın sömürgesi olmuş Timbuktu. Fransa’nın sömürgesi olduğu yıllarda Timbuktu’da eğitim sürse de binlerce yazma eser evlerin mahzenlerinde çürümeye terk edilmiş ve yoksulluk alabildiğine hüküm sürmüş.

Uzun süre sömürgeleri olan ülkeler, sömürgelerine ne yazık ki adil davranmamışlar; onlardan faydalanmaya bakmışlar ve daha sonra onları yoksulluklarıyla baş başa bırakmışlar.