ROMA’DA ÇALINAN KARAVANIMIZ

 

Marmaris Turgutköy’de, 2009 Temmuz’unda tanıştığımız karavan komşularımız Duygu-Ömer çiftinin İtalya’da başına gelenleri öğrenince İtalya’da temkinli davranmanın ne kadar gerekli olduğunu bir kez daha anladık. Duygu ile Ömer Roma’da yaşadıklarını bizlerle paylaştılar:

“İki aile 2007 yılında iki ay sürecek bir geziye çıktık, karavanımızla Avrupa’nın pek çok ülkesini dolaşmaktı amacımız. Daha önce uçakla Avrupa’nın değişik kentlerine gitmiştik; ama karavanımızla ilk defa yurt dışına çıkıyorduk. İster istemez bir tedirginliğimiz vardı, bu tedirginlikle ilk durağımız olan Alexandroupolis’de kampingde kaldık.

My captured picture

Alexandroupolis Camping/Yunanistan

Bir daha da herhangi bir kampinge girmedik.

My captured picture

Alexandroupolis(Dedeağaç) Camping/Yunanistan

My captured picture

Olimbiade/ Yunanistan

My captured picture

Yunanistan Yolları

Yunanistan’da ve İtalya’da her gittiğimiz kentte, kasabada, köyde istediğimiz yerde, otuz iki gün, rahatlıkla kaldık, ta ki Roma’ya kadar.

My captured picture

ROMA

My captured picture

Roma Forum

My captured pictureRoma’da hırsızlık olur korkusundan kampinge girdik, karavanımızı kampingde bırakıp adam başı on beşer avro vererek üstü açık tur otobüsüyle tüm şehri gezdik. Collessium’un önünden geçerken Gladyatör filmini anımsayan Duygu, otobüsten inip Collessium’u gezmemizi önerdi. Biz olur mu olmaz mı? diye konuşurken birlikte yolculuk yaptığımız arkadaşlarımız:

My captured picture

Roma- Collessium

‘Hava çok sıcak, bu sıcakta Collessium’u dolaşamayız‚ deyince otobüsten inmekten vazgeçtik. Ertesi gün nasıl olsa Roma’dan ayrılacağız, kamptan çıktıktan sonra gelir Collessium’u gezeriz, dedik.

My captured picture

Roma/ Collessium’a Giderken

Ertesi gün kampla ilişiğimizi kestik, Roma’dan Napoli’ye gidecektik.  Collessium’a uğramadan Napoli’ye gitmek olmazdı. Collessium’un yakınındaki beyaz çizgilerle araçların duracakları yerler belirlenmiş park otomatı olan park yerine aracımızı park ettik. Otomata iki saatlik park ücretini attık. Collessium’u gezdik, fotoğraflarını çektik, iki saatin sonunda karavanımızın yanına geldik. Çok acıkmış ve susamıştık. Bir gün önce büyük bir alışveriş yapmıştık, karavanda isteyebileceğimiz her şey vardı. Bir şeyler yedik, içtik, kendimize geldik. Parkmatiğe bir avro daha attık bir saat daha dolaşalım deyip düştük yollara. Aşağı yukarı otuz-otuz beş dakika sonra geri döndük.

My captured picture

Roma-Collessium Karşısı

Karavanı bıraktığımız park yerine ulaşmak için bir yokuştan aşağı inmemiz gerekiyordu, yokuştan indikçe karavanımızın durduğu otopark, görüş alanımıza giriyordu. Yürüdükçe parktaki araçları görmeye başladık. Karavanın çevresindeki tüm araçlar göründü; ama bizimki bir türlü görüş alanımıza girmedi. Karavanımızı göremedik. Yok… yoktu bıraktığımız yerde! Yanlış yerde olmalıydık! Yolları karıştırıp başka bir otoparka gelmiştik anlaşılan. Birbirimize sessizce baktık, sonra çevreyi gözden geçirdik, kısa sürede doğru yerde olduğumuzu anladık.

Bir daha birbirimize döndük hiçbirimizin gözleri diğerinin gözleriyle buluşamadı. Ne gözlerimizle ne dilimizle konuşabildik. Gözlerimiz gördüğüne, göremediğine inanmak istemiyor; dillerimiz bunu dile getirmeye korkuyordu. Korkunç, ağır bir sessizlik aşırı sıcak altında uzadıkça uzuyordu. Karavanın yok olmasını kendimize yediremiyor, böyle bir şeyi aklımız havsalamız almıyordu.

İki gün önce restoranımın Alman müşterilerinden biri beni telefonla arayıp nerelerde olduğumu sordu. Ona Roma’da olduğumu söyleyince: -Dikkat et, arabanın tekerlerini çalmasınlar, diye takıldı. Ben de:

-Biz Türk‘üz, bize bir şey olmaz, diye espri yaptım.

Bir yandan karavanımı park ettiğim yerden gözlerimi alamıyor bir yandan da Martin’le yaptığım telefon konuşması hızla aklımdan geçiyordu. Biz Türk‘üz ha! Bize bir şey olmaz! Olmaz, olmaz ya! Karavan yok ortada!!! Tekerleri çalmamışlar, karavanı götürmüşler! Yaşadığımız şoku üstümüzden biraz atınca, sağa sola karavanımızı gördünüz mü? diye sorduk. Aldığımız her yanıt aynıydı: “Hayır, görmedik…„

Otopark oldukça kalabalıktı, üstelik orada bir film çekiliyordu. Onlara da durumu anlattık. Hiç kimse karavanın çalındığını fark etmemiş.

Biraz ilerde motorlu iki polis görünce koştura koştura yanlarına gittik, gerçi onlara polis demeye kırk şahit isterdi, benim gibi uzun saçlı, sakallıydılar. Bileklerinde değişik künyeler vardı, kıyafetleri gayri ciddiydi. Büyük bir heyecanla:

-Karavanım bıraktığım yerde yok, sizler onu çektirdiniz mi? Polisin biri:

-Biz araçları çekmeyiz, ceza yazar gideriz.

-O zaman karavanım çalındı, lütfen anons edin, çok zaman geçmedi, en fazla on dakika önce çalınmış olmalı.

-Biz anons edemeyiz, siz merkeze gidip derdinizi anlatacaksınız, merkez onaylarsa anons eder.

-Ya olur mu böyle şey? Olay çok yeni, anons ederseniz karavanımı bulabiliriz.

-Yok biz anons edemeyiz, üstelik onlar çok hızlıdırlar, çoktan gidecekleri yere gitmişlerdir. Anons etsek de bir sonuç alamayız.

Çıldırmak üzereydik, polislerin umrunda değildi bizim aracımızın çalınması. Nasıl bir ülkeydi burası, polis ne iş yapıyordu? Ne desek onların ilgisini çekemiyorduk. Baktık onların bizimle ilgilenmeye hiç niyetleri yok, elimizdeki haritaya polis merkezinin yerini işaretlettirdik, taksiye binip merkeze gittik. Polis merkezi denilen yerde sadece iki polis vardı. Polisler bizimle doğru dürüst ilgilenmediler bile. İtalyan halkı polisten medet ummuyor zaten, herkes kendi sorununu kendi hallediyor. Neyse, polis merkezinde elimize bir form tutuşturdular, form bize biz forma bakıyoruz. Dördümüz de İtalyanca bilmiyoruz ve burada İtalyanca dışında herhangi bir dilde form yok. İyi kötü doldurduk formu. Formu alan kadın polis, bize geçmiş olsun deyip bir gelişme olursa arayacaklarını söyledi. Bunu söylerken kendisi de söylediğine inanmıyordu ya!

Hemen kredi kartlarımızı iptal ettirdik. Ne Duygu‘da ne bende para vardı. Yalnız para mı cep telefonlarımız bile yoktu! Karavana hemen döneceğimiz için ne çanta ne de telefonlarımızı almıştık yanımıza. Sazan gibi elimizde birer şapkayla kalakaldık. Allahtan pasaportlarımız arkadaşlarımızın bel çantasındaydı. Onlarda biraz parayla, bir kredi kartı vardı.

-Arkadaşlar, durumumuz hiç parlak değil! Karavanla birlikte her şeyimiz gitti, İtalyan polisinin bize yardım edeceği yok… Ne yapsak, ne etsek?

Emel:

-Konsolosluğa gidelim. Bize mutlaka yardımcı olacaklardır.

Duygu:

-Evet, gitsek iyi olur.

Ömer:

-Ben konsolosluğun bizim için bir şeyler yapacağını sanmıyorum.

Galip:

-Gitmeden ne olacağını bilemeyiz, gidip durumumuzu anlatalım.

Ben diğerleri gibi umutlu olmasam da konsolosluğun yerini öğrendik, taksi tutmak gibi bir lüksümüz olmadığından yürüye yürüye konsolosluğu bulduk. Arkadaşlarımızdaki parayı daha zor zamanlarda kullanırız diye harcamıyorduk.

Konsolosluğun bizimle ilgileneceğinden, karavanımızı bulmamıza yardım edeceğinden açıkçası kuşkuluydum; ama Türk Konsolosluğunu görünce düşüncelerim değişir gibi oldu. Tüm ülkelerin konsoloslukları birer apartman dairesindeydi, bizim konsolosluğumuzsa kocaman bir malikâneydi; büyük, yüksek duvarlarla çevrili… Böyle muhteşem bir konsolosluk binasına sahip olan konsolosumuz bize sahip çıkacaktı elbet.

Konsolosluğun kapısına geldik, dış kapıdan girdik; binanın elektronik kapısına gelince kapıdaki görevliye durumumuzu anlattık. Görevli, dördümüzü içeriye alamayacağını, içimizden birinin içeriye girip konsolosla görüşebileceğini söyledi. Bu duruma kızsak mı şaşırsak mı? Çok çaresizdik, karavan sahibi olarak benim içeriye girmemin doğru olacağını düşündü diğerleri. Elektronik kapıdan geçtim, her tarafı camlı büyükçe bir odaya girdim. Bu camlı odada çalışan memurların hepsi Türk’tü.

Konsolos Bey’le başka bir odada görüştük. Ona durumumuzu anlattım. O:

-Geçmiş olsun! Böyle olaylar çok sık oluyor. Başınıza gelen gerçekten çok kötü! Yine de siz çok şanslısınız!

-Ne diyorsunuz Konsolos Bey? Durumumuzun şansı nerede? Pek anlayamadım.

-Geçen hafta bir aile geldi, üstlerinde giysi bile yoktu.

-Nasıl yani?

-Denize girmek için araçlarını kumsalın bitimine park etmişler. Mayolarını da araçlarında giyip giysilerini arabalarında bırakmışlar. Onlar denizdeyken arabaları çalınmış. Buraya mayo ve bikinileriyle geldiler yardım istemeye. Sizin giysileriniz var en azından.

-Valla, çok haklısınız(!) Beterin beteri var(!) Şanslıyız çoook şanslıyız(!?)

-Ne yapmayı düşünüyorsunuz Ömer Bey?

Ne yapmayı mı düşünüyorum? Ben yardım istemeye geldim, adam bana ne diyor? Anlaşılan benim anlattıklarımı anlamadı. Benim evim barkım çalındı, yok yoksulum bu yabancı ülkede, adamın dediğine bak!

Dışardan çocuk sesleri geliyor:

“Anneee, babaaa! Oyuncağımı vermiyor! Bana vurdu!„ Çocuklardan kimi avaz avaz ağlıyor, kimi gülüyor. Bir koşturmadır gidiyor. Bu çocuklar konsoloslukta gördüğüm çorap, kazak ören kadınların çocukları olmalı. Ohh! Bizimkiler burada kendi cumhuriyetlerini kurmuşlar, hayatlarını yaşıyorlar! Güzeel, çok güzel!

-Ömer Bey, Ömer Bey! Daldınız, ne yapacaksınız durumunuzla ilgili?

-Doğrusu şaşkın ve perişanız, ne yapacağımızı bilmiyoruz. Ne yapacağımızı bilsek buraya gelip sizi rahatsız etmez, başımızın çaresine bakardık. Ben sizin bizim için ne yapacağınızı merakla bekliyorum.

-Öncelikle Türkiye’deki yakınlarınıza telefon edin, hızlı para gönderme sistemiyle size para göndersinler.

Konsolosun yüzüne baktım, benimle dalga mı geçiyor diye. Yooo, oldukça ciddiydi! Konsolosumuz devam etti:

-Size bir otel ayarlayabilir, uçak biletlerinizi temin ederiz. Karavanınızla ilgili yapacağımız bir şey yok ne yazık ki!

-Ne yapalım buna şükür, hiç olmazsa Türkiye’ye dönebileceğiz.

-Otel ve uçak biletlerinin parasını neyle ödeyeceksiniz? Neyse onu yarın konuşuruz, siz şimdi otelinize gidip dinlenin.

-Elimde karakolda doldurduğum formlar var, size bir nüsha bırakayım mı?

-Hiç gerek yok Ömer Bey, siz bize telefon numaranızı bırakın kâfi.

Benim telefonum karavanımla birlikte yok olduğundan Galip’in telefon numarasını bir kâğıda yazıp masaya bıraktım, konsolosun yanından ayrıldım.

Ben o adamı nasıl paralamadım! Paramız pulumuz yok dediğim halde bana bilet ve otel parasını nasıl ödeyeceğimi soruyor. Param olsa burada işim ne?

Ömer’in konsolosla yaptığı konuşmayı dinledikçe şaşkınlığımız ve üzüntümüz artıyordu.

İkinci Dünya Savaşı’nda Fransa’da görev yapan Büyükelçi Behiç Erkin’i düşünüyorum. Almanya‘da milyonlarca Yahudi ölüm kamplarına gönderilmiş, sıra diğer ülkelerdeki Yahudilere gelmiş. Fransa’daki Yahudiler korku içinde yaşarken Büyükelçimiz Behiç Erkin binlerce Yahudi’yi ölüm kamplarına göndermemek için kendi yaşamını tehlikeye atmış. Üstelik sadece Türk vatandaşlarını kurtarmamış, Türk vatandaşlığından çıkıp Fransız vatandaşlığına geçen, Türkiye ile uzaktan bile olsa yakınlığı olan tüm Yahudilerin de hayatlarını kurtarmış.bÜyÜkelÇİ

Fransa, Almanların korkusundan Yahudileri kamplara gönderme konusunda kraldan çok kralcı olmuş; Almanlar kadar Yahudi düşmanı kesilmiş. Behiç Erkin ve onunla çalışan konsoloslarımız Alman makamlarıyla uğraştıkları kadar Fransız makamlarıyla da uğraşmak zorunda kalmışlar. Fransa’da yaşayan 20.000 Yahudi’yi “Türkiye’de din, dil, ırk ayrımı yoktur, buradaki her bir vatandaşın canı, malı, mülkü Büyükelçiliğe emanettir.„ diyerek kurtarmış Behiç Erkin.

Emir Kıvırcık’ın, dedesi Behiç Erkin’i anlattığı Büyükelçi adlı kitabını tüm büyükelçilerimizin ve konsoloslarımızın okuması gerektiğini düşünüyorum. Bu kitabı okuyup geçmişten ders almaları gerekiyor.

Behiç Erkin gibi devlet adamlarının yetişmesi ne kadar şansımızsa daha sonra Behiç Erkin değerinde adamların yetişmemesi de şanssızlığımızdır.

Büyükelçi kitabında okuduklarıma öyle dalmışım ki Ömer’in öfkeli sesiyle kendime geldim. Ömer’in anlattıklarını kızgınlıkla ve içim sızlayarak, dinledim:

Duygu, Emel, Galip elektronik kapının dışında heyecan ve umutla beni bekliyorlardı, benim yüzümü görür görmez hepsi sararıp soldu. Onlara konsolosla konuştuklarımızı aktardım. Büyük bir hayal kırıklığıyla otelin yolunu tuttuk. Uygun fiatlı bir otel olduğu söylenmişti. Bir gece için otele seksen avro ödedi Galip. Onlarda da para suyunu çekmek üzereydi. Kredi kartları limite dayanmıştı. İster istemez  uçak biletlerinin parası o karttan çekilecekti.

Ömer üzgün olduğu kadar da dirayetliydi, bizleri şakalarıyla dik tutmaya çalışıyordu. Öyle olmasa bizler daha da kötü olurduk; aslında sevgili karavanımızı yitirmek ikimizi de bitirmişti.

Rüyalarım kâbusa dönüşmüştü, ağlamaktan gözlerimin yaşı kurumuştu, kendimi berbat hissediyordum. Benim aşırı üzüldüğümü, kendimi yediğimi gören Ömer:

-Duygu‘cuğum, başımıza daha kötüsü de gelebilirdi. Dün pat diye yere düşseydim, bugün aynı şey tekrarlansaydı, doktora gittiğimizde benim kan kanseri olduğumu öğrenseydik daha mı iyi olurdu. Cana geleceğine mala gelsin, boş ver canım, kendini bu kadar üzme.

-Haklısın aşkım, düşünmemeye çalışacağım.

Dik durmaya çalışıp Duygu’yu sakinleştirmeye çalışsam da aslında karavanın çalındığına hâlâ inanamıyordum. Sanki bir kâbusun içindeydim, uyanıp ’Oh be rüyaymış!‘ diyeceğim anı bekliyordum.

Sabah zar zor kalktık, otelden kahvaltı diye bir bardak meyve suyuyla bir iki krik krak verdiler, onları zar zor atıştırdıktan sonra konsolosluğa gittik. Roma’da kime karavanımız çalındı desek ‘Ya, öyle mi!‘ deyip geçiştiriyorlardı. İtalyanlar bu tip olaylara öyle alışkındılar ki bizim durumumuz kimseyi ilgilendirmiyordu. Hoş konsolosluktaki Türklerin de İtalyanlardan pek farkı yoktu ya!

Sabahın köründe konsolosluğun önündeydik, tabii bizi yine içeri almadılar, Ömer girdi, biz dışarıda bekledik. Camlı odadaki görevliler cam bardaklardaki çaylarını şakır şakır karıştırıp yanında bir şeyler yiyor, birbirleriyle sohbet ediyorlardı. Bizimle ilgilenen bir Allahın kulu yoktu, sanki biz başka bir dünyadandık, onlar sırça köşklerinde keyiflerini kimsenin bozmasına izin vermiyorlardı. O çay bardağının üstünde tüten duman, kaşığın bardağın içinde dönerken çıkardığı ses harikaydı!

__cay ab-Emel, şu an bir bardak çay için neler vermezdim. Çaysızlıktan öldüm!

-Ben de Duygu!

-Yaa, Emel! Bunlar bizi duymuyorlar sanırım, duysalardı bizden bir bardak çayı esirgemezlerdi.

-Duymazlar mı canım, iki adım ötemizdeler, aramızda duvar muvar yok!

-Belki de sağır ve kördürler(!) Onlar sabah işe geldiklerinde bizi görmediler bile! Önümüzden geçip konsolosluğa girdiler, masalarına oturdular. İnsan, bunlar sabah sabah burada ne arıyorlar diye düşünüp bir soru sormaz mı? Bizlere bir günaydın bile demediler. Nasıl insan bunlar? Kendimi Hint fakiri gibi hissediyorum.

Duygu aradan iki yıl geçmesine rağmen Konsoloslukta çalışanların kendilerini görmezden gelmelerine, yardımcı olmamalarına öyle içerlemiş ki gözleri dolu dolu anlatıyor yaşadıklarını. Kendimi onların yerine koyuyorum, yaşadıkları çok çok kötü! En kötüsü de Konsoloslukta görevli yurttaşlarımızın onların başına gelenleri umursamamaları. Başkalarını umursamayanlar, insanca duygularını yitirmiş kişilerdir. Yani ruhen sağır ve kördürler! Yoksa görme engelli birçok insan tanıyorum başkalarının en ufak üzüntüsünü ta içinde hisseder, işitme engelli birçok insan biliyorum fısıltıyla konuşsan bile seni duyar ve senin sorununu çözmek için elinden geleni yapar. Duygu anlatmaya devam ediyor:

Türk Konsolosluğunun elektronik kapısının dışında yarım saat bekledik, Ömer uçak biletlerimizin ayırtılmış olduğunu hemen havaalanına gitmemiz gerektiğini söyledi. İyi de havaalanına nasıl gidecektik, konsolosluğun önünde beş-altı araç vardı, araçların plakalarından Türk Konsolosluğuna ait olduğunu anladık. Bunlardan biri bizi havaalanına bıraksa ne iyi olur, gibi bir düşünce geçti aklımızdan, sonra da her birimizin dudaklarına acımtrak bir gülümseme yerleşti.

Konsolosluğun bizi havaalanına götürmesi o kadar zor muydu? Maddi olarak ne gibi bir külfet yüklenirdi konsolosluk? Çok bir şey olmasa gerek! Bu maddiyatla ilgili bir şey değil, hissetme meselesidir! Konsolosun görevi nedir? Ülkesinin insanına arka çıkmak, onu korumak değil midir?

Taksiye binmemiz gerekiyordu. Taksi parasını nasıl bulacaktık? Herkes pamuk ellerini ceplerine ve elimizdeki tek çantaya attı, kenarda köşede birkaç kuruş kalmış mı diye büyük bir kazı başlattık(!) Halimiz çok komikti! Ağlamayla gülme arasındaydık. Yine de ceplerimiz Konsolos Bey‘den daha bonkör davrandı bize. On avro benden, beş avro Emel’den, on beş avro Ömer’den, yirmi avro Galip’ten, iki kuruş ön cepten, beş kuruş arka cepten derken taksi parasını denkleştirdik. Bulduğumuz her kuruş bize sevinç çığlıkları attırıyordu.

İnsan en kötü anlarında bile gülecek bir şey bulabiliyor.

Emel’le bir gün önce yaptığımız büyük temizliği düşündükçe gülme krizine tutuluyor, ağlayana kadar gülüyorduk. Bir ay boyunca herhangi bir kampinge girmemiştik, dağ gibi çamaşır birikmişti. Roma’daki kampingde bütün kirli çamaşırlarımızı yıkamış, halıları silmiş, karavanın dolaplarını düzeltmiş, yüklü miktarda yiyecek almıştık. Her yer pırıl pırıldı. Oturma grubunun bir bölümünün altındaki dolaba da sevdiklerimize aldığımız hediyeleri yerleştirmiştik. Geziye çıkarken aldığımız; sadece bir ay kullanabildiğimiz diz üstü bilgisayarımız da masanın üzerindeydi. Gezi boyunca çektiğimiz fotoğrafları, filmleri yüklemiştik ona. Yeni fotoğraflardan başka eski fotoğraflarımızda karavanımızdaydı.

Taksiyle havaalanına giderken karavanımızı çaldırdığımız otoparkın önünden geçtik, hepimizin gözleri orada karavanı görme umuduyla parladı ama…

Havaalanına geldik, Roma’dan ayrılmak hepimize zor geldi, karavanımızı orada bırakmak, sanki onu toprağa gömmekti. Son ana kadar uçağa binemedik. Sanki bir haber gelecek ‘karavanınız bulundu‘ diyeceklerdi. Duygu fenalaştı.

Kalbim sıkıştı, bir an nefes alamadım, kendimi güçlükle tuvalete attım, elimi yüzümü yıkadım. Zar zor uçağa bindim, yerime otururken koltuğun kenarına takılan eteğim cart diye yırtıldı. Sahip olduğum tek etek de yırtıldı! Krize girdim, hüngür hüngür ağlıyor, bağırıyor, kendime hakim olamıyordum.

Türk Hava Yolları’yla İstanbul’a indik, bize hiç kimse:

“Siz karayoluyla dışarı çıkmışsınız, hava yoluyla giriş yaptınız. Bunun nedeni ne? Karavanınızı ne yaptınız?„ diye sormadı.

Evimize geldikten sonra bir ay evde iki özürlü gibi yaşadık, birbirimize aptal aptal bakıyorduk. Sıkıntıdan aşırı derecede zayıfladık. Duygu’nun gözyaşları sel olup aktı, zaman zaman benim de gözlerim doluyordu, böyle olunca daha çok sinirleniyordum. Bir ay boyunca dışarı çıkmadık. Olay sadece para pul değildi. Bizim yalnız karavanımız çalınmamış, yaşamımızın bir bölümü çalınmıştı. Anılarımız, fotoğraflarımız, filmlerimiz, en özel eşyalarımız başkalarının elindeydi. Yaşam alanımıza tecavüz edilmişti! Bu bize çok ağır geldi, psikolojik olarak yıkıldık.

Evde aradığımız hiçbir şeyi bulamıyorduk, zira uzun bir geziye çıktığımız için evin yarı eşyasını karavana yüklemiştik, kışlık kabanlarımız, montlarımız, botlarımız hepsi karavandaydı.

İkimiz de internetin başından ayrılmıyorduk, sanki karavanımızı internet aracılığıyla bulacakmışız gibi geliyordu. Karavanımızı bulamadıysak da İtalya’daki hırsızlıklarla ve konsoloslukların görevleriyle ilgili bazı bilgiler edindik.

RAHMETLİ KARAVANIMI (ÇALINAN KARAVANIMI) TRAFİKTEN DÜŞÜRME MACERAM(!)

Aslında İtalya’dan hemen dönmeyip bir iki gün kalmak, karavanın çalındığı yere gidip dolaşmak gerekiyormuş. Orada dolaşırken birileri gelip:

“Burada ne yapıyorsunuz?„ diye sorup karavanı geri getirmek için benimle pazarlık yapacakmış, üç bine, beş bine karavanımı geri alacakmışım. Hem parasızlık hem de yol yordam bilmemek bize pahalıya patladı.

Karavanı çaldırmak bir yana, calınan karavanımızı trafikten sildirmem gerekiyordu, yoksa çalınan aracın bir de vergisini ödeyecektim. İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne gittim, durumu anlattım. Çalınan karavanı trafikten sildirmek istediğimi söyledim. Karşıma büyük bir sorun çıktı, daha önce yurtdışında karavan çalınma olayı olmadığı için bununla ilgili bir kanun maddesi yokmuş. İlgililer ne yapacaklarını bilemediler. Bana:

“Bu durum bizimle ilgili değil, siz ile gidin!” dediler.

İle gittim, durumumu anlattım. Oradan:

“Sen niye buraya geldin? Plâkanı ilçeden almışsın, senin işine orası bakacak, sen  ilçeye git, bizimle bir işin yok.” dediler.

İlçeye geri döndüm. Trafikten:

“Sen savcılığa git ifade ver! „ dendi.

Savcılığa gittim, durumumu anlattım. Savcı:

“Senin buraya neden geldiğini anlamadım. Karavanın çalınmış, şikâyetçi misin? „

-Kimden şikâyetçi olacağımı bilsem şikâyetçi olacağım da… Hayır, şikâyetçi değilim, çalınan karavanımın trafikten düşürülmesini istiyorum.

Savcı iki satır yazı yazdı, yazdığı yazıyı kendisinin Emniyet‘e göndereceğini söyledi. Uzun süre Emniyet’ten haber gelmesini bekledim, bekle bekle arayan soran yok. Bari ben gidip ne olduğunu sorayım dedim, Emniyet’e gittim. Benim iş bir sonuca ulaşamamış. Emniyet’ten sen en iyisi bir başka büyük şehire git, bu işi orada halledersin, dediler. Oraya git, buraya gel başım döndü, başka bir şehre gidip eli boş dönme düşüncesi bile beni zıvanadan çıkardı. Gitmemi söyledikleri şehre telefon edip durumu anlattım. Telefonda ‘Sakın buraya gelme, bizimle işin yok! ‚ dediler.

İlçeye durumu söyledim, Ankara’yı aradılar. Bana:

“Roma’da tutulan tutanağı yeminli büroda tercüme ettir, getir! „ dediler.

Tutanağı tercüme bürosunda İtalyancadan Türkçeye tercüme ettirdim, götürdüm isteyen kişiye verdim. Aa, buna gerek yokmuş! demesinler mi? Ölür müsün öldürür müsün?

Ömer, karavanını trafikten düşürtme olayını anlatırken kendimizi Aziz Nesin’in öykülerinden birinin içinde zannettik. Ömer bu öykünün baş kahramanıydı. Aziz Nesin’in öyküleri, Türkiye’nin öyküleri değil mi zaten? Onlarca yıl sonra bile böyle traji-komik olayların yaşanması içimizi acıttı. Biz bunları hak etmiyoruz, insanca yaşamak, sorunlarımızın insanca çözülmesini istiyoruz. Tüm bunlar hiç zor değil, herkes doğru davransa sorumluluk sahibi, dürüst olsa, yaptığı işi en iyi şekilde yapsa yaşamımız kolaylaşır ve güzelleşir.

Ömer yana yakıla anlatmaya devam etti:

-Sonunda nasıl oldu, ne oldu, ne zaman oldu; ama oldu, rahmetli karavanım trafikten silindi.

Ben karavanı trafikten sildirme uğraşısı içindeyken bir gün Duygu şöyle dedi:

-Roma’daki Türk Konsolosluğunu ilgili mercilere şikâyet edelim.

-Nerden çıkardın şimdi bunu? Benim başım çalınan karavanı trafikten düşürtememekten dertte zaten.

-Şikâyet etmeliyiz. Konsolosluk bize gereken ilgiyi göstermedi. Günlerdir konsoloslukların görevlerini araştırıyorum. Bizi orada, o halde, kendi başımıza bırakmamalıydılar. Yabancı ülkelerde bizim gibi zor durumda kalanlar için Türk Hava Yolları’nın kontenjanı varmış, ayrıca konsolosluk, misafirhanesinde bizleri ağırlamalıymış. Yani otele ve uçağa herhangi bir para ödememiz gerekmiyormuş. Konsolosluk üzerine düşeni yapmadı, zor durumda kalan vatandaşını korumadı. Onun için şikâyet edelim de başkalarına bize yaptıklarını yapmasınlar.

-Canım benim, haklısın hem de çok haklısın; yalnız ben manevi olarak bitmiş durumdayım, bununla uğraşacak gücüm kalmadı. Aylardır şu trafik beni yedi bitirdi.

O anki psikolojimle hiçbir kurumla, kişiyle didişecek halim yoktu. Ancak hata ettiğimi de biliyorum, konsolosluğu ne olursa olsun şikâyet etmeliydik.

Karavanımızın çalınması, onu trafikten düşürtmek beni canımdan bezdirdi; fakat karavan hiç aklımdan daha doğrusu aklımızdan çıkmadı. İnternette oraya bak, buraya bak, yeni bir karavan almaya karar verdik. O hırsla ve hızla bir motokaravan aldık. Hırsızı yeneceğiz sanki!

Karavanda yaşamak, karavanla gezip dolaşmak bambaşka bir duyguydu bizim için. Evini sırtında taşımak, istediğin her yerde kalabilmek olağanüstüydü! Biz yalnız doğada değil şehirde de karavanımızı kullanıyorduk, akşam yemeğini evde yiyeceğimize karavanımızla gün batımını seyredeceğimiz bir yere gidip yemeğimizi yiyorduk. Bir restorana gittiğimizde de karavanımızı restoranın yakınına park eder, gece geç saatte eve gideceğimize karavanımızda kalırdık. Böylelikle içkili araba kullanma derdi de ortadan kalkardı. Sürekli gezer halde olmak, kent kent dolaşmak harikaydı! Ne yazık ki yeni bir karavan almak için çok acele etmiştik. Aldığımız karavan pek kullanışlı değildi, ilk karavanımızın sıcaklığını bulamadık bu karavanda. Pek fazla kullanmadan sattık ikinci karavanımızı.

karavan a 031Bir yıl sonra, 2008 yılında, bir karavan daha aldık. Bu seferki motokaravan değil çekme karavandı. Çekme karavanımızı Turgutköy’ün sahiline çektik, akşam dalgaların türküleriyle uykuya dalıp sabah rüzgârın aryalarıyla uyanıyoruz artık. dsc08173-turgut aHele sabah güneşin doğuşu ve akşam batışı çevreye nasıl güzel bir renk veriyor. Bu anlatılamaz, yaşanır. Biz de yaşadığımız kötü anıları, karavanımızda yaşayarak iyi anılara dönüştürüyoruz. En az dört ay karavanımızla birlikteyiz. Karavansız bir yaşam düşünemiyoruz. „

karavan a 022İşte karavancılık böyle bir şey! Duygu ve Ömer  bir sürü tatsız olay yaşamış olmalarına rağmen karavancılıktan vazgeçmemişler. Karavancılık onların yaşam biçimi olmuş. Onların başına gelenleri hangi karavancıya anlatsak şok etkisi yaptı. Onların ne kadar üzüldüklerini, sıkıldıklarını; en iyi karavancılar anlar. Onlara geçmiş olsun diyor hiç kimsenin böyle bir durumla karşılaşmamasını diliyoruz.

 

YUNANİSTAN’A MERHABA (Hüsniye ile Ahmet 15)

2000 yılının Temmuz ayında karavancı dostlarımız Ahmet Bey ve eşi Pepa, tatil için Yunanistan’ın Thassos Adası’na gideceklerdi. Bize, “Haydi siz de bizimle gelin!” dediler. Bu teklif, bize çok cazip geldi. Ahmet’le uzun uzun konuştuk. ikimiz de bu geziye gitmekten hoşnut olacaktık. Büyük bir heyecanla kamp malzemelerimizi hazırladık. Yanımıza iki çadır aldık, biri karavanımızdaki porti porti içindi. Ahmet gece tuvalet sorunu yaşamasın diye… Eşyalarımızı Ahmet Bey’in karavanına yerleştirdik. Ahmet’i görmeliydiniz her zaman gülen gözleri ve yüzü daha fazla gülüyordu… ışıl ışıldı. Sevgili Pepa ve Ahmet Bey, nasıl güzel bir renk kattılar yaşamımıza!..

Hüsniye ile Ahmet Karavancı Dostları Ahmet Bey'in Karavanıyla Yunanistan Yollarında

Hüsniye ile Ahmet Karavancı Dostları Ahmet Bey’in Karavanıyla Yunanistan Yollarında

Düştük Yunanistan yollarına iki karavan! İkinci karavan da ne? Çiroz Kamping’deki komşularımızdan birinin karavanıydı: Üç kişilik bir aile: anne-baba ve on altı yaşındaki oğulları…

Önce Alexandropolis’i dolaştık, Alexandropolis’ten çıktıktan sonra İskeçe’ye (Xanthi) yakın bir yer olan Porto Lagos-Vistonis Gölü’nde sahilden yüz-yüz elli metre açıkta bulunan küçük bir adacık üzerine yapılmış bir kilise gördük.

Agios Nikalaos Köprüsü

Agios Nikalaos Köprüsü/Pepa, Hüsniye, Ahmet

Pepa’nın Yunanistan’a her geldiğinde uğrayıp mum yaktığı bir kiliseymiş bu. Çok sevdiği bu kiliseyi bize de göstermek istedi. Kilisenin karayla bağlantısı upuzun tahta bir köprüyle sağlanmıştı.

Agios Nikolaos Köprüsü

Agios Nikolaos Köprüsü’nün Kapısı

Denize gölgesi düşmüş, şirin tahta köprünün bir kapısı vardı. Kapının önüne geldik, köprüde yürümek ve kiliseye gitmek istiyorduk; ama gidemedik. Kapıda asılı olan beyaz bir kağıdın üzerinde bir not vardı. Pepa yazıyı okudu. Kilisenin papazının saat bir ile beş arası dinlenme zamanıymış. Ahmet Bey, köprünün kapısının dibinde dilenen çingeneye:

“Bana bak! Papaz Efendi uyandığında, bizim geldiğimizi, onu göremediğimiz için çok üzüldüğümüzü mutlaka söyle, sakın unutma!” diye takıldı. Çingene Türkçe biliyordu. Ahmet Bey’e çok güldük; adacığın üzerindeki kiliseyi göremediğimiz için de üzüldük. Ahmet Bey:

Agios Nikolaos Kilisesi-Vistonis Gölü

Agios Nikolaos Kilisesi-Vistonis Gölü

“Üzülmeyin, üzülmeyin dönüşte mutlaka uğrarız, Pepa burada mum yakmazsa olmaz,” deyince rahatladık. Gerçekten de dönüşte tahta köprüde yürüdük, kiliseyi de dilediğimiz gibi gezdik, Pepa da mumlarını yaktı.

Vistonis Gölü-Pantanassa Ortodoks Kilisesi

Vistonis Gölü-Pantanassa Ortodoks Kilisesi

Vistonis(Vistonida) Gölü-Pantanassa Kilisesi

Vistonis(Vistonida) Gölü-Pantanassa Kilisesi

Vistonida Gölü-Porto Lagos

Vistonida Gölü-Porto Lagos

Agios Nikolaos Kilisesi bir tahta köprüyle ikinci bir kiliseye- Pantanassa Ortodoks Kilisesi’ne bağlanıyordu.

İskeçe ve Gümülcine’yi dolaştıktan sonra Keramoti’ye geçtik.

Keramoti

Keramoti

Çok şirin bir balıkçı kasabasıydı Keramoti.

Keramoti-Thassos Arası Arabalı Vapuru

Keramoti-Thassos Arası Arabalı Vapuru

Arabalı vapuru 10-15 dakika bekledikten sonra gemiye bindik.  Keramoti sahilleri harikaydı! Kırk dakika süren güzel bir deniz yolculuğu yaptık tepemizde martılar uçuşurken. Denizdi, martıydı derken sohbete daldık, bir de baktık karşımızda Thassos Adası.

Thassos (Taşoz) Adası-Limenas Limanı

Thassos (Taşoz) Adası-Limenas Limanı

Yemyeşil tepelerle çevriliydi Thassos Adası’nın baş kenti olan Limenas. Gerçi Limenas adı pek kullanılmıyormuş, buraya Thassos Town deniliyormuş. Limenas’ı dolaştık, ufak tefek alışveriş yaptık. Limenas’tan Golden Beach Kamping’e gidip orada kalacağız.

Golden Beach Kamping’e gitmek için yola çıktık, çok güzel bir yoldan ilerledik, tepelere çıkıyoruz, çevremiz çam ve zeytin ağaçlarıyla çevriliydi… Tepede adı Panagia olan küçük, şirin, güzeller güzeli bir köy vardı. Köyün ortasından doğal kaynak suyu akıyordu. Köyün daracık sokaklarının iki yanında çerçeveleri mavi olan beyaz boyalı şirin evler yan yana sıralanmış, köyü dolaşan turistleri köy sakinleri gibi güler yüzle karşılıyorlardı. Köyün dükkanlarında köyde yetişen ceviz, zeytin ve bal satışı yapılıyordu, bunu görür görmez bal, zeytin ve ceviz aldık; hepsi çok lezzetliydi.

Panagia köyü tepedeydi, gideceğimiz kamping Golden Beach’in nerede olduğunu görmek için aşağılara bakınca nefis bir manzara gördük, önce yeşil bir orman denizi kumsala sonra da masmavi deniz sonsuzluklara uzanıyordu. Golden Beach de müthiş manzaranın içinde yerini almıştı.  Herkes çok etkilenmişti hele Ahmet’in keyfine diyecek yoktu.‘Ya-şa-sın‚ diyerek ellerini çırpıyordu. Yüzüne yerleşen gülümsemenin oradan ayrılacağı yoktu.

Adaya adını veren Thassos, Ahmet kadar etkilenmiş miydi buradan? Mutlaka etkilenmiştir bu güzel adadan mitolojik zamanda yaşamış olan Thassos. Thassos, aslında Zeus’un, güzelliğinden etkilenip kaçırdığı ve bir mağaraya hapsettiği Kral Agenoras’ın kızı Europa’yı aramaya çıkmış. Bir sürü yer dolaşmış, Zeus’un kaçırdığı Europa’nın izine rastlamamış, sonunda yolu bu adaya düşmüş o da bizler gibi bu adanın büyüsüne kapılmış olmalı ki Europa’sız Kral Agenoras’ın ülkesine dönemeyeceğinden büyülendiği bu yerde yaşamına devam etmiş. Deniz aşağılardan bizi kollarına atılmamız için davet ediyordu, onun davetine dayanamadık bir an önce Golden Beach Kamping’e varmak için bindik karavanlarımıza düştük Golden Beach’in yollarına.

Golden Beach Kamping-Thassos Adası

Golden Beach Kamping-Thassos Adası

Golden Beach Kamping-Thassos Adası

Golden Beach Kamping-Thassos Adası

Golden Beach Kamping deniz kenarında tatil köyü gibi bir kamptı, tertemiz tuvaletleri, mutfakları; kafeleri, restoranları vardı. Her sabah bir sağlık görevlisi tüm karavanları ve çadırları dolaşıp herhangi bir sağlık sorunumuz olup olmadığını soruyordu, bu bizim için çok iyi bir şeydi.

Kamping yöneticisinden kampta kalacağımız bölümü öğrendik, çadırlarımızı kurduk. Çadırın içine matlarımızı yayarken Ahmet Bey:

“Yok öyle matlarda yatmak! Ben size karavanın üst yatağını indireceğim,” dedi. Ve koca yatağı hiç üşenmeden indirip çadırımıza yerleştirdi. Ahmet Bey de Pepa da ne kadar dost canlısıydılar. Çok güzel anılarımız var onlarla. Ohh! Çadırımız milyon yıldızlı otel gibi oldu Ahmet Bey sayesinde. Öyle rahat uyuduk ki… Çadırlarımızın durduğu parselin sağındaki ve solundaki parsellere de Pepaların ve diğer arkadaşlarımızın karavanı konuşlandı.

Golden Beach Kamping

Golden Beach Kamping

Ahmet balığı çok sevdiği için Pepa her sabah Golden Beach Kamping’den çarşıya gider balık alırdı; hiç üşenmezdi o kadar yolu yürümeye. Bu arada başka bir karavancı dostumuz Uğurtan Bey ve kızı da karavanlarıyla geldiler Golden Beach’e. Karavanlar ve çadırımız sıra sıra dizildi Golden Beach’te. Böylece minik bir koloni oluşturduk. 

KAPIDAĞ YARIMADASI-PERAMOS’TAN KAVALA-NEA PERAMOS’A

Halkidiki Yarımadası-Triapodi’nin ortadaki ayağı Sithonia’daki Vour Vourou’da güzel günler geçirdik, masmavi sularda yüzdük, mavi yengeçlerin tadına doyamadık. Vour Vourou’dan sonra Asprovalta’da kaldık, oradan Kavala’ya geçtik. Kavala’dan 15 kilometre önce Eleftheres Belediyesinin; geniş kumsallı, her çeşit su sporlarının yapıldığı plajlarından biri olan Nea Peramos’ta mola verdik. Nea Peramos’u çok beğendik, gerçi kumsalların hemen arkasında evler ve moteller yükselse de hoş bir yerdi. Halkidiki Yarımadası her nasılsa betonlaşmaya yenilmemiş; ancak büyük kentler ve bu kentlere yakın olan sayfiye yerleri betonlaşmaktan kurtulamamış.

Nea Peramos

Nea Peramos-Kavala

Nea Peramos, Nea Midia adıyla 1923’te kurulmuş, mübadeleden önce Türkiye’nin Karadeniz Bölgesinden daha sonra da Kapıdağ Yarımadası’ndaki Peramos (Perama) adlı köyden Yunanistan’a göçen Rumlar buraya yerleşmiş ve köylerinin adının önüne bir Nea sözcüğü getirerek bu yerleşim yerine Nea Peramos adını vermişler.

Türkiye Kapıdağ Yarımadası ve Yerleşim Yerleri Haritası

Türkiye Kapıdağ Yarımadası ve Yerleşim Yerleri Haritası


Peramos ‘karşı yaka’ anlamına gelen bir sözcük. Yunanistan’la Türkiye arasındaki mübadele (değişim) anlaşmasından önce Kapıdağ Yarımadası’nın en büyük köylerinden biri olan Peramos, Bandırma’nın tam karşısında, Erdek’e ise 32 kilometre uzaklıktadır.

Nea Peramos

Nea Peramos-Kavala

Kapıdağ Yarımadası’ndaki Peramos köyünden Yunanistan’a giden Rumlar Nea Peramos’a yerleştikleri gibi; Yunanistan’ın Kavala Kenti, Drama ilçesi Söğütçük (Limnia) köyünden göçen Türkler de Kapıdağ’ın Peramos köyüne yerleşmişler.

 Türkiye Kapıdağ Yarımadası-Karşıyaka (Peramos-Perama)

Türkiye Kapıdağ Yarımadası-Karşıyaka (Peramos-Perama)

Günümüzde Kapıdağ’daki Peramos’un adı Karşıyaka, Bandırma’nın tam karşı yakasında. Karşıyaka da Nea Peramos da denizle, yeşil tepelerle haşır neşir olsalar da ne yazık ki betona yenilmiş durumdalar.

Yunanistan’ın hangi kentine, ilçesine, köyüne giderseniz gidin mutlaka Türkiye’den göçenlere rastlarsınız, bu durum Türkiye’nin kentleri, köyleri için de geçerli. İki farklı ülkede yaşayan halklar; ülkelerini, dillerini, hayallerini, özlemlerini, hayat biçimlerini değiş tokuş etmişler. Bu değiş tokuşta gittikleri ülkelere diğerinin pek çok özelliğini de götürmüşler. Her iki ülkenin, halklarının benzer noktaları ve geçmişte paylaştıkları çok fazla. Geçmişte yaşadıkları yerleri özlemle anarak çocuklarına, torunlarına anlatanlar; artık hayatta olmasalar da çocukları ve torunları annelerinin, babalarının, büyük babalarının, büyük annelerinin doğdukları, yaşadıkları yerleri görüp orada yaşayanlarla dostluk kuruyorlar. İşte bu insan olmanın ne kadar güzel ve önemli olduğunu duyumsatıyor bizlere.    

KRİSTİNA İSTANBUL’DA ve İKİNCİ KEZ KRİOPİGİ

Yunanistan gezimizi tamamladıktan sonra Temmuz’un sonuna doğru İstanbul’a döndük. Ağustos ayında da Avşa Adası’na gittik. Ağustosun ortalarıydı bir telefon  geldi.

İstanbul

İstanbul

Kristina, kızı Maria ve torunu Kristina’yla İstanbul’a gelmiş üç günlüğüne. Bize ikinci günün sonunda ulaşabilmişler. Maria’ya İstanbul’da olmadığımızı, İstanbul’a altı saat uzaklıkta bir adada bulunduğumuzu  söyledim. Onları Avşa Adası’na davet ettim. Maria, ertesi gün Yunanistan’a döneceklerini, Kristina’nın -bizi göremediği için-üzgün olduğunu, Laleli’de bir otelde kaldıklarını,

İstanbul Arkeoloji Müzesi

İstanbul Arkeoloji Müzesi

iki gün İstanbul’da doyasıya dolaştıklarını, özellikle Sultanahmet’te müzeleri gezdiklerini, İstanbul’u çok beğendiklerini söyledi.

Ayasofya Müzesi Sultanahmet İstanbul

Ayasofya Müzesi Sultanahmet İstanbul

Ne yazık ki onlarla görüşemedik! Kristina bizim için İstanbul’a gelmişti. Bu olay onun bizi ne kadar çok sevdiğini, akrabaları olarak kabullendiğini kanıtladı.

Sultanahmet Yerebatan Sarnıcı İstanbul

Sultanahmet Yerebatan Sarnıcı İstanbul

Çok duygulandık! İstanbul’da olmadığımıza, onları evimizde ağırlayamadığımıza ne kadar üzüldük!

Onlara hemen mektup yazdım, onlarla İstanbul’da görüşemediğimizden duyduğumuz üzüntüyü dile getirdim. Kısa bir zaman sonra onlar da bana yazdılar.

Ertesi yaz (2001) Yunanistan’a oradan da İtalya’ya geçtik. İtalya’dan dönüşte Kristina’yı göreceğimizi umuyorduk. Selanik’e geldik, Beyaz Kule’nin yakınına karavanımızı park ettik.

Selanik-Beyaz Kule

Selanik-Beyaz Kule

Kristina’nın yazı geçirdiği kamp yeri, Selanik’ten bir saat uzaklıktaydı. İçime bir kurt düştü, ya kampa gidip onu bulamazsak o, ya şu anda Selanik’teyse diye. Kızı Maria’ya telefon açtım, Selanik’te olduğumuzu, Kristina’yla görüşmek istediğimizi söyledim. O da özel derse gidiyormuş, dersini iptal edip bulunduğumuz yere geldi. Daha önce Maria’yla karşılaşmamıştık, onu Kristina’nın anlattıklarından tanıyorduk, o da bizi annesinin anlattıklarından tanıyordu.

Maria'nın evinde Maria, kızı Kristina, Sevil, Mualla

Maria’nın evinde
Maria, kızı Kristina, Sevil, Mualla

Birbirimizi gördüğümüz anda çok daha önceden tanışmış olduğumuzu anladık, sanki kırk yıllık dosttuk.

Bizi (Mithat, Yavuz, Mualla ve ben) alıp evine götürdü, deniz gören, rahat, hoş bir evi vardı.

Maria'nın evinden Selanik'in görünüşü

Maria’nın evinden Selanik’in görünüşü

Saatlerce sohbet ettik; insan ilişkilerinden, sanattan, kültürden, ülkelerimizin sorunlarından, yöneticilerimizin yanlış politikalarından, öğretmenlikten, çocuklarımızdan… Maria, Selanik’te gördüğü, Türkiye’den gelen Türk oyuncuların oynadığı bir oyundan söz etti. Türkçe bilmediği halde oyuncuların güçlü oyunculukları sayesinde oyunu çok iyi anladığını, duygulandığını, çok hoş zaman geçirdiğini anlattı. Maria’ya gerçekten çok iyi tiyatro sanatçılarımızın olduğunu, onları izlemekten her zaman zevk aldığımızı söyledik.

Biz Maria ve kızı Kristina’yla sohbet ederken kapı çaldı, bir hanım geldi. Maria’nın ev işlerine yardım ediyormuş bu hanım. Onu bizimle tanıştırdı, yardımcısı Ermenistan’dan Yunanistan’a çalışmak için gelmiş. Maria bizim Türkiye’den geldiğimizi söyledi ona. İsmini anımsayamadığım hanım bizi soğuk bir tavırla selamladı, onun soğuk tavrına biz sıcacık gülümsemelerimizle karşılık verdik. O, bir iki dakika sonra yanımızdan ayrıldı ve bir daha yanımıza uğramadı. Ona İstanbul’daki Ermeni dostlarımızı, teyzelerimizi, ablalarımızı, öğrencilerimizi; onlarla paylaştığımız dostluğu, sevgiyi anlatmak isterdim.

O gün Yunanistan’da grev vardı, bütün müzeler grevden dolayı kapalıydı. Yunanistan’da gezip gördüğümüz yerlerde dükkânlar, müzeler, postahaneler saat 14.00’da veya 15.00’da kapanıyordu. Bu bize çok garip gelmişti. Kendi aramızda “Böyle bir şey nasıl olur?„ diyorduk. Saat üçten sonra açık dükkân bulmak zordu. Meğer o günkü grev çalışma saatlerinin azaltılmasıyla ilgiliymiş, saat on ikiye kadar çalışmak isteğinde bulunuyorlarmış. Tabii biz buna çok şaşırdık ve ülkemizdeki çalışma saatleriyle ister istemez karşılaştırdık. Gece saat ona kadar açık olan işyerlerini ve buralarda çalışan insanlarımızı düşünmeden edemedik.

Maria, bizim İtalya’dan geldiğimizi öğrenince pek çok kereler İtalya’ya gittiğinden ve her sene üç ya da dört defa Avrupa’nın diğer ülkelerine kültür gezileri yaptığından bahsetti. Türkiye’deki bir öğretmen yılda üç dört kez nasıl yurt dışına çıkabilir ki? Bu olacak bir şey değildi bizler için. Tüm öğretmenlerimizin yılda en az bir kez yurt dışına çıkabilmesini diledik.

Yunanistan’da tanıştığımız, konuştuğumuz kişiler ülkelerine Yunanistan, kendilerine de Yunanlı denmesinden hoşlanmıyorlar. Onlar ülkelerine Hellas (Elas), kendilerine de Hellen (Elen) diyorlar. Maria’yla konuşurken bunu daha iyi anladık.

My captured pictureBu arada bizim Selanik dediğimiz şehrin adı da Thessaloniki. Biz alışkanlıkla Thessaloniki’ye nasıl Selanik diyorsak onlar da İstanbul’a Constantinopoli diyorlar ve Türkiye’ye yaklaştıkça Constantinopoli’yi gösteren levhalara rastlanıyor.

Maria’yı ve kızı Kristina’yı tanımak bizi çok mutlu etti. Sanki iki gün önce ayrılıp buluşan dostlar gibiydik. Birlikte güzel zaman geçirdik. Ama her şeyin bir sonu vardı, Selanik’ten Kriopigi’ye gidip Kristina’yı görecektik. Maria, karavanın arkasındaki bisiklete bakıp;

– Kızımın da bisikleti var, fakat benim arabam küçük Kriopigi’ye götüremiyorum, dedi.

-İstersen bisikleti ver, biz götürelim, dedik. Maria:

“Neden olmasın? „ dedi. On üç, on dört yaşlarındaki kızı Kristina biraz isteksiz gibiydi bisikleti vermekte. Yepyeni, kırmızı-beyaz bir bisiklet, alalı bir hafta bile olmamış. İlk defa gördüğü insanlara, bisikletini nasıl versin çocuk? Yine de bisikletini getirdi. Karavanın arkasına bizim bisikletin yanına Kristina’nın bisikletini bağlayan Mithat, Kristina’ya şakadan:

“Senin bisikletin çok güzel bizimkiyle değiştirebilirim, deyince genç Kristina bunu gerçek sandı, keyfi kaçtı, yüzü asıldı. Bunun üzerine Mithat:

-Korkma, korkma! Şaka yaptım, dedi de Kristina’nın yüzü güldü.  Dostlarımızdan ayrıldık, Kriopigi‘nin yolunu tuttuk. Kristina bizi Kriopigi’de görünce çok sevindi, ona bisikleti verdik. Kristina, torununun telefon ettiğini söyleyince Mithat:

“Genç Kristina ilk olarak bisikletini mi sordu?„ dedi. Evet, küçük Kristina’nın sorduğu ilk şey bisikletiymiş…

Kristina’yla iki üç gün hasret giderdik, Kristina’nın Türkçesi inanılmayacak kadar gelişmişti, bir yıl boyunca eskiden kullandığı Türkçe sözcükleri anımsamış ve şimdi onları gayet güzel kullanıyordu.

Kriopigi Kamping-Kristina'nın karavanının önünde Soldan sağa: Yavuz-Sevil-Kristina-Mualla

Kriopigi Kamping-Kristina’nın karavanının önünde
 Yavuz-Sevil-Kristina-Mualla

Arkadaşımız Yavuz, Kristina’yla aramızdaki sevgi bağına inanamadı. “Nasıl böyle bir dostluk, sevgi olabilir?„ diye diye bir oldu. Kısa sürede Mualla ve Yavuz  Kristina’yı, Kristina da onları sevdi. Nasıl böyle bir dostluk olabilir? diyen Yavuz da o dostluk ve sevgi çemberine dahil oldu. Oradan ayrılma zamanımız geldiğinde -bu sefer ayrılmak daha da zor oldu- Kristina:

-Siz benim hısımlarımsınız, atmayın volta başka yerlerde burada oturun, deyince:

-Canım biz de senden ayrılmak istemiyoruz; seni çok özleyeceğiz, dedik.

Gerçekten ondan ayrılmak istemiyorduk. Başka yerleri görme arzumuz ve bir aylık gezimizin sonuna yaklaşmamız bizi ne yazık ki ondan ayırıyordu. Kristina’dan ayrılırken hepimizin gözleri yaşlıydı…

Kriopigi’den ikinci kez ayrılmak daha da zor oldu! Yüreğimizde Kristina yolumuza devam ettik.

SİTHONİA YARIMADASI’NDA PORTO KOUFO

My captured picturePORTO KOUFO’DA KÜÇÜK BİR HORTUM

Halkidiki Triapodi'nin 2. Ayağı

Halkidiki Triapodi’nin 2. Ayağı

 

Porto Koufo Yolu

Porto Koufo Yolu

Cape Drepano’dan sonra Porto Koufo’ya geldik, buraya Koufos da deniyor.Bütün gün dolaşmış, yüzmüş, yürümüş, çok yorulmuştuk. My captured pictureTek isteğimiz bir kamp yeri bulup geceyi geçirmekti. Koufos’un girişinde kamping olduğunu gösteren bir levhaya rastlamamıştık. Kasabanın dışında kumsalın kenarına park ettik karavanımızı. Uzun mu uzun, altın

Porto Koufo sahili

Porto Koufo sahili

kumsallar bomboştu, deniz hafif hafif kumsalı yalıyordu.

Bulunduğumuz yer üç tarafı çok yüksek olmayan yeşil tepelerle çevrili, birbirine oldukça yakın iki burun arasından açık denize çıkılan büyükçe, korunaklı, doğal bir limandı.

Marmaris-Söğüt'ün büklerinden biri (Türkiye)

Marmaris-Söğüt’ün büklerinden biri (Türkiye)

Marmaris’in Söğüt köyüne benziyordu. Söğüt’e göre daha geniş bir alana sahipti. Kumsalı daha uzundu. Bir sürü yelkenli, motorlu tekne denize demir atmıştı. Porto Koufo’nun çevresi de inanılmaz yoğunlukta ve güzellikte olan bitki örtüsüyle kaplıydı.

Porto Koufo

Porto Koufo Limanı

Karavanımızı park ettiğimiz yerde bırakıp alışveriş yapmak için kasabaya yürüdük, bir markete girdik, dükkânda birkaç kişi vardı. Onlara Türk olduğumuzu söyleyince nedense soğuk bir hava esti dükkânda. Gerçi kimse ters bir şey ,söylemedi; lâkin içimizi üşütmüştü buz gibi hava! Günlerdir Yunanistan’da dolanıp duruyorduk böyle bir duygu hissetmemiştik daha önce. Marketten aldığımız ürünlerin ambalajlarına dikkatli bakınca çoğunun Türk malı olduğunu gördük.

Karavanımıza doğru yürürken yaşlı bir İtalyan çiftin karavanlarını yol kenarına park ettiğini gördük, anlaşılan onlar da geceyi burada geçireceklerdi. İtalyan karavancıların en önemli özelliği, kampingleri tercih etmemeleri. Onlar her yerde rahatlıkla kalıyorlar. Acaba biz de karavanımızı buraya mı çeksek? diye düşündük, sonra bu düşünceden vazgeçtik.

Karavana geldiğimizde saat sekiz olmuştu, çok acıkmıştık, hemen yemek hazırlığına giriştik. Kumsala masamızı kurduk, yemeğe yeni başlamıştık ki bir kamyonet geldi, karavanın beş-altı metre önüne park etti. Kamyonetten 50-55 yaşlarında bir kadın indi. Deniz kenarına geldi, soyundu, denize girdi. Sanırım mayosunu evde unutmuştu, kadınla ilgilenmiyorduk; ama bize o kadar yakındı ki ister istemez onu görüyorduk. Kumsalda bizden başka kimse yoktu. Kadın on dakika kadar yüzdükten sonra kamyonetine bindi gitti.

Hava henüz kararmamıştı, bir anda denizin üzerinde bir hareketlenme oldu, rüzgâr suyu döndürerek yukarıya çekiyordu. Bunun küçük bir hortum olduğunu anladık, o arada bizim tabak, kaşık ve çatallar uçtu, her biri bir tarafa gitti. Karavanın açık olan penceresi kopma tehlikesiyle karşı karşıyaydı, koşarak karavana attık kendimizi, pencereyi nasıl kapattığımızı bilemedik. Hortumun şakası yoktu, tabaklarımız gibi bizi de değişik yönlere fırlatabilirdi. Fırtınayı karavandan seyrettik; kumlar uçuşuyor, masamız, sandalyelerimiz devrilmiş, deniz kabarmış kıyıya vurup duruyordu.

Öyle sakin bir akşamdı ki bir anda ne olduğunu anlayamamıştık, fırtına bir saat sürdü. Bir saat sonra her şey eski haline döndü, ne denizin yaramazlığı ne de rüzgârın şiddeti kaldı. Fırtınanın çekip gittiğini görünce dışarı çıktık. Sandalyelerimizi, masamızı karavanın önüne yerleştirip yemeğimize kaldığımız yerden devam ettik. Güneş; en güzel sarıları, turuncuları, kırmızıları denizin üstüne yayarak Koufos’tan ayrıldı, yalnız ertesi gün tekrar geleceğine dair söz vermeyi de unutmadı. Dingin havayı içimizde duyumsayarak geç saatlere kadar deniz kenarında oturduk.

Ertesi sabah, dışardan gelen gürültüyle uyandık. Ne oluyor? diye Karavanın üst bölmesindeki pencereden baktığımızda gördüklerimize inanamadık. Kumsal insan kaynıyordu; çadırını, teknesini alan gelmişti. Bir gün önce in cin top oynuyordu, sahil bomboştu. Yoldan tek tük araba geçiyordu. Bugün bu kalabalık ne? derken günlerden pazar olduğunu anladık. Herkes hafta sonu tatili için kendini deniz kenarına atmıştı. Yüzenler, güneşlenenler, çekicilerle getirdikleri teknelerini denize atmaya çalışanlar, kanoyla dolaşanlar, kumdan kaleler yapanlar, voleybol, beach ball oynayanlar…

İnsanların neşesini görünce onlara katılalım deyip kahvaltıdan önce denize girdik, kahvaltıdan sonra da kasabayı keşfe çıktık. Kasabada dolaşırken bir büfenin önünde, bir gün önce karavanımızın önünde denize çıplak giren kadını gördük, dantel örüyordu. Büfeye müşteri gelince de satış yapıyordu.

Porto Koufo

Porto Koufo

Kasabanın marinasında  çok güzel yelkenli tekneler vardı, onları inceleyerek dolaştık. Öğlen oldu, yola çıkmak için hazırlık yaptık. Her gün başka bir yere konmak, farklı bir köyde, kasabada kalmak ne güzel!

Karavana bindik, bindik de aracımız çalışmadı. «Aaa, buna da ne oldu!» derken durumu anladık, buzdolabımız karavanın aküsünü bitirmişti. Karavanı itmeye çalıştık. Nereye itiyorsun en az üç ton gelen aracı? Yerinden kıpırdamadı bile! Birkaç kişiden yardım istedik, kimse yardımımıza gelmedi.

Hey, benim güzel ülkemin fedakâr insanları! Şimdi Türkiye’nin herhangi bir yerinde olsaydık, onlarca kişi yardımımıza koşardı. Ama burada öyle bir şey yok! Ne yapalım bir şekilde başımızın çaresine bakacağız.

Yoldan geçen arabaları durdurmaya çalışıyoruz, duran yok. Toyota marka kamyonetiyle karpuz satan çingeneye işaret ettik, bakmadı bile. Aradan yarım saat geçti, baktık çingene yine geliyor, Mithat avazı çıktığı kadar ‘drahmi, drahmi’ diye bağırdı. Çingenenin drahmi sözcüğünü duymasıyla arabasını «zınk!» diye durdurması bir oldu. Anında yanımızda bitti. Ona durumu anlatmaya çalışıyoruz İngilizce, Almanca. Bir türlü anlaşamıyoruz. O arada aramızda «Ne yapacağız, bizi anlamıyor,» diye konuştuğumuzu duyan çingene dile geldi. Bülbül gibi Türkçe konuşmaya başladı.

-Siz Türkçe biliyorsunuz!

-Evet, biz Türk’üz.

Bizim Türk olduğumuzu öğrenen çingene bir memnun bir memnun! Siz merak etmeyin, ben sizin sorununuzu hemen hallederim, dedi. Onun yardımıyla karavanımızı çalıştırdık, ona vadettiğimiz drahmileri verip yola koyulduk. Yunanistan’ın neresinde çingenelere rastlasak plakamızı görünce pek seviniyor, yanımıza gelip bizimle konuşuyor, herhangi bir araçtalarsa mutlaka el sallıyorlardı. Onların bizleri bu kadar çok sevmesi, hoşumuza gitmedi değil!

My captured pictureKoufos’tan ayrılıp Toroni’yi, Drestenika’yı, Tristinika’yı, Agia Kris’i, Porto Carras’ı dolaştık. Harika kumsallar, özel plajlar, muhteşem koylar, tarihi alanlar, kumsaldan başlayan tepelere ulaşan ormanlar, yeşil bir örtüyle kaplı My captured pictureadacıklar, kimi yerde tepelere kadar işlenmiş topraklar, düzenli bağlar bizi öyle güzel ağırladılar ki…

 

KARAVANCILAR THASSOS (TAŞOZ) ADASI’NDA

İki karavan İpsala Gümrük Kapısı’ndan Yunanistan’a girdik.

Alexandroupolis (Dedeağaç)

Alexandroupolis (Dedeağaç)

İlk durağımız Alexandroupolis’ti, İpsala-Alexandroupolis arası 45 kilometreydi. Alexandropolis’i dolaştık; temiz, küçük, hoş bir kentti.

Camping Alexandroupolis (Alexandroupolis Kamping)

Camping Alexandroupolis (Alexandroupolis Kamping)

Çok güzel bir karavan kampı vardı, dönüşte bu kampta kalmaya karar verdik. Alexandropolis’ten Komotini’ye (Gümülcine) geçtik, Komotini’yi dolaştık, burada fazla kalmadık, amacımız Keramoti’ye gitmek, oradan feribotla Thassos Adası’na geçmekti.

Xanthi’ye (İskeçe) 25-30 kilometre kala Porto Lagos’ta Vistonis Gölü’nün ortasındaki

Çirozlar (Kurutulmuş balıklar) Alexandroupolis

Çirozlar (Kurutulmuş balıklar) Alexandroupolis

küçük bir adacık üzerine 11.yy.da inşa edilmiş  olan St. Nikolaos Kilise’sini gördük. Karavanlarımızı park ettik. Arkadaşımız Pepa’nın Yunanistan’a her geldiğinde uğrayıp mum yaktığı bir kiliseymiş St. Nikolaos. Çok sevdiği bu kiliseyi bizim de görmemizi istedi. Kilisenin karayla bağlantısı upuzun tahta bir köprüyle sağlanmıştı. Denize gölgesi düşmüş, şirin tahta köprünün bir kapısı vardı. Kapının önüne geldik, bir an önce o köprüde yürümek, çevrenin eşsiz doğal güzelliğini belleğimize kaydetmek istiyorduk. Ama bizim istememiz yetmedi.

Vistonida Gölü-St.Nikolaos Kilise'sinin Girişi

Vistonida Gölü-St.Nikolaos Kilisesi’nin Girişi


Tahta köprünün kapısında asılı olan beyaz bir kâğıdın   üzerinde bir not vardı. Pepa yazıyı okudu. Kilise kapalıymış, kilisenin papazının saat bir ile beş arası dinlenme zamanıymış. Adacığın üzerindeki kiliseyi göremediğimiz için canımız sıkıldı. Ahmet Bey:

karavancılar Thassos Adası'nda“Hiç canınızı sıkmayın, dönüşte mutlaka uğrarız, Pepa burada mum yakmazsa olmaz,” deyince rahatladık. Gerçekten de dönüşte tadını çıkara çıkara o güzelim tahta köprüde yürüdük, muhteşem doğayı seyrettik, kiliseyi dilediğimiz gibi gezdik. Pepa da mumlarını yaktı.

Vistonida Gölü-St.Nikolaos Kilise'si

Vistonida Gölü-St.Nikolaos Kilisesi

Keramoti

Keramoti

Thassos Adası’na gitmek için çok hoş, düzenli bir balıkçı kasabası olan Keramoti’ye geçtik. Thassos’a gidecek olan arabalı vapur limandaydı. On- on beş dakika sıra bekledikten sonra gemiye bindik otuz beş-kırk dakika süren güzel bir deniz yolculuğu yaptık.

Keramoti Sahilleri

Keramoti Sahilleri

Tatilcilerle dolu kumsallar, deniz, kumsalların hemen ardından başlayan ormanlar çok hoşumuza gitti. Thassos’a Karavancılar Thassos Adası'ndaKeramoti’nin yanı sıra Kavala’dan da gidilebiliyor. Kavala-Thassos arasındaki mesafe 12 deniz miliymiş ve feribotla yolculuk bir saat on beş dakika sürüyor, feribot Thassos Adası’nın batısındaki Prinos Limanı’na yanaşıyormuş.

Karavanlar Thassos Adası'ndaMartılar gemiyi takip ediyor, neredeyse
başımızın üstünde uçuyorlardı. Yolcular martılara yiyecek atıyorlar, martılar büyük bir ustalıkla kapıyordu atılanları… Bir an için kendimizi  Büyükada vapurunda zannettik. Aynı olayı defalarca Adalar-Kadıköy-Karaköy arasında yaşamıştık çünkü.

Deniz, orman, martı, vapur, sohbet derken Thassos’a nasıl geldiğimizi anlamadık bile.

Thassos Adası

Thassos Adası-Limenas

Önce uzaktan adanın yüksek, yeşil tepelerini gördük. Yükseltileri çok olan bir ada Thassos. Şaka maka değil sonradan öğrendiğimize göre en yüksek tepesi 1200 metreyi buluyormuş. Yine bu yükseltiye yakın pek çok tepe varmış. Bu yükseltilere dağ demek daha doğru olacak aslında. Thassos yemyeşil bir ada, merkezde dolaştık, alışveriş yaptık.

Thassos Adası’nda feribotun yanaştığı kasabanın adı Limenas, anlamı adından da anlaşılacağı gibi liman. Limenas adanın başkenti; ama genellikle buraya Thassos Town deniyor, Limenas adı pek az kullanılıyor.

Thassos Adası, Limenas

Thassos Adası, Limenas

Feribottan indikten sonra Limenas’ta dolaştık. Alış-veriş yaptık, adayla ilgili bilgi aldık. Limenas, Thassos Adası’nın en güzel ve popüler üç noktasından biriymiş. Diğer ikisi Golden Beach ve Limenaria’ymış.

Thassos Adası-Limenas Mendireği

Thassos Adası-Limenas Mendireği

Limenas’tan Golden Beach Kamping’e gideceğiz. Yola koyulduk deniz seviyesinden yukarılara çıkıyoruz, her yer yemyeşil… Deniz seviyesinden üç yüz metre yükseğe çıktık iki tarafı ormanlık olan bir yoldan, aşağı yukarı on kilometre sonra bir köye geldik. Şirin mi şirin, yeşil mi yeşil köyün ortasında şakır şakır doğal kaynak suyu akıyordu. Adalarda bu çok nadir görülen bir şeydir, genelde tatlı su sorunu vardır.

Daracık, sevimli sokaklar… Bembeyaz boyalı evler, mavi çerçevelerle bezenmişti… Ceviz ağaçları, çamlar, zeytinler… Köyde dolaşan turistler, turistleri güler yüzle karşılayan köy sakinleri… Bu güzeller güzeli köyün adı: Panagia.

Panagia’dan aşağıya bakınca gördüğümüz manzara bizleri çok etkiledi. Yemyeşil bir ova, mavi mi mavi bir deniz; aşk içinde gözler önüne serilmişti. Kampımızın bulunduğu Golden Beach aşağıda sere serpe yatıyordu. Ah! Harika bir yer burası! Ne iyi yaptık da geldik!

Adaya adını veren Thassos, bizler kadar etkilenmiş miydi buradan? Canım etkilenmese bu adada kalır mıydı? Bu kadar güzel iklimi, bitki örtüsü, denizi olan bir yeri nasıl bırakıp giderdi mitolojik zamanda yaşamış olan Thassos. Thassos, aslında Zeus’un, güzelliğinden etkilenip kaçırdığı ve bir mağaraya hapsettiği Phoenix (Finike) Kralı Agenor’un kızı Europa’yı aramaya çıkmış. Valla Zeus’un beğenip de kaçırmadığı kişi yok! Europa’yı kaçırabilmek için boğa kılığına girmiş Zeus. Anlaşılan o ki, Zeus tanrı olmanın ayrıcalığını keyfince sürmüş.

Thassos, bir sürü yer dolaşmış, Zeus’un kaçırdığı Europa’nın izine rastlamamış, sonunda yolu bu adaya düşmüş o da bizler gibi bu adanın büyüsüne kapılmış olmalı. Europa’sız Kral Agenor’un ülkesine dönemeyeceğinden büyülendiği bu yerde yaşamına devam etmiş. Acaba o zamanlarda da, bugün tadına doyamadığımız, ceviz reçelleri yapılıyor muydu bu adada? Ballar şimdiki gibi lezzetli miydi?


Golden Beach Kamping

Golden Beach Kamping

Panagia’dan bal ve ceviz reçeli aldıktan sonra karavanlarımıza bindik, soluğu Golden Beach Kamping’de aldık.

Golden Beach Camping'in  tuvalet-duş ve mutfağının olduğu binalar

Golden Beach Camping’in tuvalet-duş ve mutfaklarının olduğu binalar

Deniz kenarında tatil köyü gibi bir kampingdi; yeşillikler içinde, tertemiz tuvaletleri, mutfakları; şirin kafeleri, restoranları olan… Her sabah bir hemşire tüm karavanları ve çadırları dolaşıp bir rahatsızlığımız olup olmadığını soruyordu.

Golden Beach Kamping-Karavanlarımız

Golden Beach Kamping-Karavanlarımız

Karavanlarımızı yerleştirdik, Hüsniye ile eşi Ahmet Bey çadırlarını kurdular, çadırlarının içine matlarını yerleştirirken Ahmet (Şimşir) Bey de karavanının üst yatağını dışarı çıkartıyordu, sonra karavandan çıkarttığı yatağı Hüsniyelerin çadırına yerleştirdi. Bu arada başka bir karavancı dostumuz Uğurtan Bey ve kızı da karavanlarıyla geldiler Golden Beach’e. Harika bir tatildi! Yürüyüşler yaptık, uzun uzun yüzdük, daldık, beach ball oynadık, sohbet ettik.

Golden Beach (Plaj)

Golden Beach (Plaj)

Kamping Golden Beach çok büyük bir koydaydı. Pırıl pırıl parlayan incecik kumlu geniş bir kumsalı vardı. Koyun birbirinden uzak olan iki burnunu kumsal birbirine bağlıyordu. Kumsalı ve burunlardaki kayalıkları yalnız bırakmayan onları kimi zaman usul usul okşayıp öpen, kimi zaman öfkesini yenemeyip köpükler çıkara çıkara yıkayan, kimi zaman da kıyıları uyandırmaya kıyamayıp onlara değmekten korkarcasına kıpırtısız duran deniz, Thassos’un soğuk, ışıl ışıl, pırıl pırıl denizi…

Ya kumsalın bitiminden başlayıp Panagia köyüne oradan da tepelere kadar yayılan orman… Göz alabildiğine yeşil orman denizi, Ege’nin mavisiyle ne güzel bir düzen kurmuşlar! Maviyle yeşil birbirini kıskanmadan, dostça sürdürmekteydiler yaşamlarını… Koyun ortalarında da Kamping Golden Beach almış yerini.Karavanlar Thassos Adası'ndaKaravancılar Thassos Adası'ndaDaha sonra yerleşim alanları, şirin evler, pansiyonlar, moteller, birbirinden sevimli büyük, küçük restoranlar, gece kulüpleri…
Golden Beach küçük bir kasaba olmuş artık! Ada halkı turizmi iyi anlamış; turistleri zorlamıyor, çekiştirmiyor, pazarlık yapmak isteyenlere de çok şaşırıyor.

“Binlerce yıldır kimler yıkandı acaba bu denizde?” diye düşünmeden edemiyor insan. Araştırmalarıma gore, İ.Ö. 491 yılında Persler tarafından işgal edilmiş ada, sonra Sparta ve Atina arasında sürekli el değiştirmiş, arkadan Roma… Roma İmparatorluğunun bölünmesiyle Bizans’ın olmuş. Zavallı Thassos Adası! Sahipleri sürekli değişmiş. 4. Haçlı Seferleri sırasında Konstantinopolis’i (1204) ele geçiren Venedikliler adayı da kendilerine bağlamışlar. İstanbul’u talan edip onca zarar verenler, Thassos’a da kötü mü davranmışlardır? Elli-altmış yıl sonra da (1261) Bizanslılar Thassos’u geri almışlar. Sahip değiştirmesi bununla da bitmemiş. İstanbul’un fethiyle Osmanlı topraklarına katılmış. Balkan Savaşı’nda da Yunan Deniz Kuvvetleri tarafından zapt edilmiş. 1912’de Türk yönetiminden çıkmış.

Offf! Savaşlar, savaşlar! İnsana huzur veren,bu yeşil adayla hiçbir şekilde uyuşmuyor savaş. Denize daldım savaş düşüncesini aklımdan çıkarmak için. O ne? Su altında da yaşam savaşı var, büyük balıklar küçük balıkları mideye indiriyor. Küçük balıklar nasıl kaçışıyor korkudan. Karavanlar Thassos Adası'ndaDeniz altında yosunların sağa sola devinimleri; güneş ışınlarının suda kırılması, ışığın deniz dibindeki kumun üzerinde oluşturduğu geometrik desenler içimi coşturdu, su altındaki güzellikler kötülükleri unutturdu.

Çeşitli uygarlıkların insanları bu sularda yıkanmış; aynı şimdi olduğu gibi… Golden Beach’in sahilinde dünyanın dört bir yanından gelmiş dili, dini, ülkesi farklı binlerce kişi güneşleniyor, yüzüyor, beach-ball, voleybol oynuyor, sörf yapıyor, kürek çekiyor savaşmadan, barış içinde, dostça… Farklı insanların ortak noktaları; buradan hoşnut olmaları, barış içinde yaşamak istemeleri… Deniz, orman, üzerinde binlerce ayak izi bulunan geniş kumsal binlerce yılı kaynaştırmış, sonunda zor da olsa dostluğu, sevgiyi, barışı bulmuş Thassos.

Sevgiyi, barışı bulan Thassos’u ailecek çok sevdik, bir iki gün kalmayı düşünüyorduk; ama kolayca ayrılamadık oradan.

Karavancı dostlarımızla, tüm Thassos‘u dolaşmayı düşündük. Adayı karavanlarla dolaşalım diye konuştuk önce; daha sonra bu fikirden vazgeçtik, dokuz kişiyi alacak bir araç kiraladık.

Adayı gezip tanıdıkça karavanlarla gezmediğimize çok hayıflandık. Adanın yolları gayet güzel asfalttı ve pek çok kamping vardı adanın çeşitli koylarında. 378 kilometre kareydi Thassos Adası‘nın yüzölçümü, müthiş güzellikte, turkuaz renkli koylar, tepeden bakıldığında denizin içinden tek tek sayılan taşlar.
Karavanlar Thassos Adası'nda

Mermer kayalıklar, duvarlar… göz alabildiğine uzanan kumsallar… yeşil dağların suya vuran görüntüsü…

Kilometrelerce uzanan kumsallar, turistlerin yüzmeye doyamadığı masmavi deniz, pırıl pırıl güneş…

Karavanlar Thassos Adası'ndaKaravanlar Thassos Adası'ndaYemyeşil bitki örtüsüyle kaplanmış adacıklar, suya vuran yansılarıyla kaynaşıp ikiz adacıklar oluşturmuşlardı. Denize uzanan kayalıklar, burunlar, yarımadalar… yollara, denize ulaşmaya çalışan çam ağaçları…

Aliki Koyu

Aliki Koyu

Muhteşem Aliki Koyu… Karavanlar Thassos Adası'ndaÖren yeri… Bizans Harabeleri… Mermer sütunlar… Antik çağlardan günümüze gelmiş mermer duvarlar… O zamanlar mermeri ve altın madeniyle tanınıyormuş Thassos. M.Ö. 7.yüzyılda adaya bir heykel okulu kurulmuş. O çağlarda yapılmış yontularıyla, kabartmalarıyla anakarada ve diğer adalarda çok ünlüymüş Thassos. Apollon ve Musa’yı betimleyen kabartmalar bugün Louvre Müzesi‘ndeymiş. Kentin sur duvarlarından Herakles Kapısı’nın kabartmalarından bir bölümü de İstanbul Arkeoloji Müzesi’ndeymiş. Thassos sanat alanında önemli bir merkezmiş antik çağlarda.

Aliki Koyu

Aliki Koyu

İnsan gittiği yerle ilgili ne çok bilgi ediniyor, Thassos’u tanıdıkça onu kendimize daha yakın hissediyor, farklı zamanları iç içe yaşıyoruz. Bir yapıt bizi ilk çağa götürürken diğeri Bizans’a yönlendiriyor. Roma’dan Osmanlı’ya, Osmanlı’dan Venedik’e ulaşıyoruz. Osmanlı zamanında Thassos’un adı Taşoz olarak söyleniyormuş. Bir yandan doğayla, diğer yandan tarihle kucaklaşıyoruz. Onları birbirinden ayırmak olanaksız.

Binaların çatıları

Binaların çatıları

Kamplardaki ve adanın bazı yerlerindeki taş binaların çatıları kiremit yerine kayrak taşlarıyla kaplıydı. Bu taşlar hoş bir biçimde dizilmişti çatılara aynı İnebolu’daki gibi.

Yunanistan’a ilk defa geldik ama kısa sürede ne kadar çok ortak noktamız olduğunu anladık Yunanlılarla. Musakkamız, plakimiz, dolmamız, sıcakkanlılığımız, martılarımız ve daha nicesi…

Michael Archangelos Manastırı

Michael Archangelos Manastırı

Aaa, bir manastıra geldik, alelacele arabadan indik, manastırın dış kapısından girdik. Manastırın adı Michael Archangelos’tu. Aliki ve Astrida köyleri arasındaydı. Görevliler bizi durdurdu. Bu kıyafetlerle içeri giremezsiniz, giyinmeniz gerekiyor, dediler. Giyinmemiz mi gerekiyor??? Biz giyiniğiz, dedik. Şortlarla ve kolsuz tişörtlerle giremezsiniz! dediler. Yanımızda başka giysi yoktu; buna acilen bir çözüm bulduk. Kimimiz havlulardan, pareolardan etek yaptı, kimimiz şal… Manastıra girebilecek hale geldiğimizde birbirimize bakıp ne dalga geçtik! Sanki bir kıyafet balosuna gidiyorduk. Hepsi hoş anılar olarak kaldılar belleğimizde ve fotoğraf karelerinde. Komik kıyafetlerimizi büyük bir ciddiyetle teftiş eden görevlinin “ohi” yani hayır diyeceğinden çok korktuk. Neyse ki ciddi görevli o kadar da acımasız değilmiş(!)

Kıkır kıkır gülerek manastıra girdik, kapıda iki rahibe güler yüzle bizleri karşıladı. İki rahibe diyorum da birinin yüzünü hiç anımsamıyorum; diğerinin yüzü aradan onca yıl geçmesine rağmen belleğimde capcanlı duruyor. Rahibenin sadece yüzü açıktaydı, gözlerimi uzun süre o güzel yüzden alamadım. Yalnız ben değil herkes genç kızın yüzüne odaklanmıştı. Nasıl güzel, nasıl güzeldi! Yoksa o, Kral Agenor’un bin yıllar öncesinden gelen kızı Europa mıydı? Thassos’un aradığı güzeller güzeli, Zeus’un aklını başından alan Europa… Thassos’un mermeri gibi bir yüz, çam ağaçlarının yeşilini içine çekmiş pırıl pırıl gözler, usta bir yontucunun elinden çıkmış bir burun, insana huzur veren bir gülümseme… Aklıma birkaç soru takıldı. Neden rahibe olmayı seçmişti? Bu manastıra kendini niçin kapatmıştı? Yoksa o da zorla mı getirilmişti buraya? Yok canım, zorla getirilmiş olsa o kadar mutlu, huzurlu görünemezdi.

Manastırdan çevreye bakış

Manastırdan çevreye bakış

Manastır, uçurumun kenarına inşa edilmiş; yüksek, sarp bir kayanın üzerinde kurumla oturuyordu. Manastırın deniz tarafında bulunan balkonundan aşağıya bakınca insanın içi çekiliyor, başı dönüyor… yüksek, inilmesi, çıkılması mümkün olmayan kayalıklar ve de vahşi kayalıklarla turkuaz denizin birlikteliğinden oluşmuş muhteşem manzara herkesi büyülüyor.

Manastırı dolaştıktan sonra arabamıza binip adanın etrafını dolaşmaya devam ettik; bizim adalarımızın çoğunda kamping diye bir şey yoktur. Thassos’ta ise bir sürü hoş kamping vardı. Yunanistan’da kampçılık, karavancılık çok yaygındı. Adanın etrafı yüz on kilometreydi, bu yüz on kilometrenin aşağı yukarı doksan beş kilometresi kumsallardan oluşuyordu.

Aliki Koyu

Aliki

Aliki Koyu‘nda bir kafede oturup çay, kahve içmiştik, Aliki bize bir zamanların Yunanlı film yıldızı Aliki Vuyuklaki’yi anımsattı. Aliki müthiş güzellikte bir koydu! Burada uzun süre denizden çıkamadık, keyifle yüzdük.

Limenaria Korusu

Limenaria Korusu

Limenaria’ya geldiğimizde karnımız acıkmıştı. Limenaria’yı seyretmek için tepedeki koruya çıktık, piknik çantalarımızı açtık, aşağıda Limenaria harika görünümüyle gözlerimizi, ruhumuzu, beynimizi doyururken biz de karnımızı doyurduk. Kimimiz matları yere atıp sere serpe uzandık, kimimiz korunun tahta banklarına yayıldık. Yüksek çamlar, cıvıl cıvıl öten kuşlar, çamların yaprakları arasından süzülen güneş, limandaki çeşitli renkte ve büyüklükte tekne, Limenaria’nın sevimli evleri…

Limenaria

Limenaria

Limenaria

Limenaria

Adayı dolaştığımız yol genellikle sahil şeridini takip ediyordu, zaman zaman içerilere girip dik yokuşlar çıktık, bir yanı uçurum olan yollardan geçtik, olağanüstü manzaralar sık sık nefesimizi kesti. Yetmişten fazla plajı olan Thassos Adası’nın bizi etkileyen plajlarında doyasıya yüzdük, kumsallarında güneşlendik ve  havanın kararmasına yakın kampımıza dönebildik, yorucu; lâkin çok keyifli bir yolculuktu.

Bir hafta kaldığımız Thassos Adası’ndan ayrılmak zor oldu, karavancı dostlarımıza veda edip ver elini Halkidiki dedik.